+ Doğu Akdeniz Üniversitesi Forumu
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla
Şifre:

Reklamlar


YENİ KAYIT YAPTIRACAK ÖĞRENCİLER

Doğu Akdeniz Üniversitesi Hakkındaki Sorularınız Buraya..

Girne Amerikan Üniversitesi Hakkındaki Sorularınız Buraya..

Yakın Doğu Üniversitesi Hakkındaki Sorularınız Buraya..

Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi Hakkındaki Sorularınız Buraya..

Lefke Avrupa Üniversitesi Hakkındaki Sorularınız Buraya..

ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü Hakkındaki Sorularınız Buraya..

  Mesajları Göster
Sayfa: 1 ... 3 4 [5] 6 7 ... 11
81  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Pazarlama Stratejileri : 14 Ağustos 2009, 12:55:44
Yeni yükselen pazarlama, özellikle çok uluslu isletmeler için son derece cazip pazarlar olmakla birlikte, pazarlama stratejileri konusunda çok daha dikkatli olmayi gerektirir. Isletmelerin detayli pazarlama arastirmalari yaparak, yerel tüketicilerin sosyo- kültürel ve ekonomik farkliliklarini ortaya koymalari gerekmektedir. Rekabet savasi ancak bu sayede kazanilabilir. Çünkü bu pazarlarin en önemli özelligi çogu tüketim mallarinda bile birincil talebin yaratilamamis olmasidir. Bir diger sorunsa dagitim kanallarinin ve satis sonrasi hizmetlerin verilmesidir.

GIRIS

Sovyet Rusya, Çin, Polonya, Romanya ve Orta Asya ülkeleri gibi geçmiste merkezi planlamayla yönetilen ülkelerin serbest piyasa ekonomisine geçisiyle birlikte, dünya pazarlari yepyeni bir eksene oturmustur. Özellikle Çin ve Rusya gibi kalabalik bir nüfusa sahip, tüketime aç ülkeler, gelismis ülke isletmelerinin istahini kabartmaktadirlar. Gerek hizli tüketim mallarina, gerekse de dayanikli tüketim mallarina olan talebin çok hizlik büyümesi, otomotivden beyaz esyaya, tekstilden gida sanayiine kadar tüm isletmeleri bu pazarlardan pay kapma yarisinda itmistir. Yeni yükselen pazarlama (emerging markets)olarak isimlendirilen bu pazarlarin çekici gücü yaninda, gelismis ülke pazarlarinin bu tür ürünlere doymus olmasinin yarattigi itici güç de etkili olmaktadir. Yapilan arastirmalar, her yil Çin pazarinin ABD’ den daha fazla buzdolabi pazarladigini, Çek cumhuriyetinde her yil pazarlanan araba sayisinin Isveç’dekini geçtigini göstermektedir (SMIDKOVA;1998:84).

1. YÜKSELEN PAZARLARIN YAPISAL ÖZELLIKLERI

1990’li yillara kadar dis pazarlara girme hazirligi yapan isletmeler, mevcut mal ve hizmetlerini ihraç ederek yeni tüketicilerin onlari eninde sonunda benimseyeceklerini düsünmüslerdir. Bu isletmeler ürünlerinde çok küçük degisiklikler yaparak, daha ziyade reklam sloganlarini o ülke tüketicisinin sosyo- kültürel yapisina uyarlamakla yetinmislerdir. Ayni pazarlama stratejisiyle yükselen pazarlara girmeye çalisan isletmeler faaliyetlerinin en basinda basarisizlikla karsilasmislar ve bu pazarlardan çekilmek zorunda kalmislardir. Yeni yükselen pazarlari diger pazarlardan ayiran çok önemli birtakim ekonomik ve sosyo- kültürel farkliliklar vardir.
Söyle ki;
- Bu ülkelerde kisi basina düsen milli gelir son derece düsüktür. Halkin satin alma gücü ithal ürünler karsisinda yetersiz kalmaktadir. Bilhassa Çin ve Rusya gibi ülkelerde bölgeler arasi gelismislik düzeyi son derece farklidir.
- Bu pazarlarda dolayli vergiler ve ithalat halen yüksek olup, bürokratik engellemeler mevcuttur. Bu gibi güçlükler nedeniyle kanun disi sorun çözme (rüsvet, çetelesme vs) yöntemlerine sikça basvurulmaktadir. Hukuk sisteminin yetersizligi nedeniyle ticari haklar yeterince korunamamaktadir.
- Bu pazarlar uzun yillar merkezi planlamayla yönetildigi için halen” Satici piyasasi” görünümündedir. Tüketici istekleri uzun yillar ihmal edilmis, ölçek ekonomisi göz ardi edilmisi arz talebi doyuramamistir. Durum böyle olunca mamul fonksiyonu kalite ve estetigin önüne geçmisi hantal ürünler belirlenen fiyatlarla yine de alici bulmustur. Satis sonrasi hizmetlerse hemen hemen hiç gelismemistir.
- Dagitim sistemi uzun yillar ihmal edildigi için yaygin dagitim kanallari, yetersiz iletisim sistemiyle birlesince, bu ülkelerde mal ve hizmet dagitimi karmasik ve verimsiz bir hale gelmistir. Toptancilik halen merkezi otorite izniyle elde edilmekle, perakendecilikle çetrefilli pazarliklar ve çatismalarla olusturulabilmektedir( R. SMYTH;1998:786).
- Çogu ülkelerde iletisim araçlari teknolojik açidan geri kalmis ve daginiktir. Tüketici davranislari hakkinda güvenilir bilgi elde etme imkani son derece kit, pazarlama arastirmalari neredeyse imkansizdir.
Yukaridaki gerçekler isiginda yeni yükselen pazarlara girmek ve basarili olmak isteyen isletmelerin pazarlama stratejilerini olustururken sorulara cevap aramalari gerekmektedir.
- Hedef tüketiciler kimlerdir ? Ihtiyaçlarini tatmin edecek mal, fiyat, dagitim ve tutundurmadan olusan pazarlama karmasi nasil olusturulacaktir ?
- Bu pazarlarda yönetsel etkinlik nasil saglanacaktir ?

2. YENI YÜKSELEN PAZARLARDA “HEDEF TÜKETICILER “ VE “ PAZARLAMA KARMASI STRATEJILERI”

2.1. HEDEF TÜKETICILERIN SOSYO- KÜLTÜREL ÖZELLIKLERI

Serbest piyasa ekonomisine geçen ülke pazarlarindaki tüketiciler incelendiginde Polonya, Çek ve Macaristan disindakilerin kisi basina düsen gelirlerinin son derece düsük oldugu görülür (THEOBOLD-MCKENNA;1998:492). Sosyal siniflarin dagilimi ise gelismis ülkelerden çok farklidir. Üst gelir grubu çok küçük bir yüzdeyi olustururken, orta gelir grubu nüfusun çok büyük bir kismini olusturmaktadir. Sosyal devlet zihniyeti nedeniyle batili anlamda fakirlik bu ülkelerde görülmemektedir. Sosyal sinif katmanlarindaki bu farkli yapilanma bu pazarlama girmeye çalisan isletmeler için büyük önem arzeder. Çünkü mal ve hizmetlerini planlarken öncelikle bu farkliligi dikkate almak zorundadirlar. Bu ülkelerin orta sinif tüketicileri ile gelismis ülkelerin orta sinif tüketicileri arasinda gerek harcanabiliri gerekse istege bagli harcanabilir gelir düzeyleri arasinda çok büyük farkliliklar mevcuttur. Gelismis ülkelerin orta sinif tüketicilerinin yasam biçimi ve tüketim degerleri buralarda geçerli degildir. Bu ülkelerin orta sinif tüketicileri daha temel ihtiyaç maddelerine yönelik bir harcama biçimi gösterirler. Gelismis ülkelerin orta sinif tüketicileri Maslow’ un ihtiyaçlar hiyerarsisinde üst basamaklari yasarken, bu ülkelerin tüketicileri orta basamaktaki ihtiyaçlarini gidermeye çalismaktadirlar. Satin alacaklari mal ve hizmetlerde gösteristen ziyade fonksiyonel özelliklere önem vermekte, daha az harcamayla kaliteyi yakalamaya çalismaktadirlar. Sinirli gelirleri nedeniyle maliyetleri arttirici ilave unsurlara pek itibar etmemekte yalin ürün ve hizmetlere yönelmektedirler. Egitim politikalari geregi neredeyse nüfusun % 60’ inin üniversite mezunu oldugu bu pazarlarda tüketiciler son derece kültürlü ve bilinçlidirler. Kadinlarin sosyal yasama katkisi yüksek, çalisan kadin sayisi hizli bir artis içerisindedir. Iletisimdeki gelismelerin de etkisiyle batili yasam biçimine özenenlerin sayisi her geçen gün artmaktadir. Gelismis ülke tüketicilerinin giyim, beslenme, eglence ve kültürel aliskanliklari orta tabakada hizla yayilmaktadir. Buna bagli ithal ürünlere olan talep hizla artmaktadir( FAN, XIAO;1998:275). Ancak bu pazarlardaki tüketiciler henüz daha ürün deneme asamasinda olduklari için markaya baglilik yok denecek kadar azdir( V. SHLAPENTOKH;1998:200).

2.2. PAZARLAMA KARMASI STRATEJILERI

2.2.1. MAMUL STRATEJISI

Yeni yükselen pazarlardaki ekonomik ve sosyo- kültürel dikkate alinmadan mal ve hizmetlerle ilgili stratejiler olusturulmamalidir. Mamullerin tasarim, ambalaj, markalama ve satis sonrasi hizmetleriyle ilgili stratejiler mutlaka orta sinif tüketicilerin taleplerine uygun olmasi gerekir. Ekonomik imkanlarindaki tüm yetersizliklerine ragmen bu ülkelerin tüketicileri, kaliteli ithal mallari kendi yerel ürünlerine tercih etmektedirler. Çünkü bu tüketicileri yasadiklari tecrübeler nedeniyle, fiyatin satin almada tek etken olmadigini görmüslerdir. Kalite ve stil kadar, satis sonrasi hizmetlerin de satin alma kararlarinda etkili oldugu; bu pazarlarda dagitim ve depolama sorunlari nedeniyle bilhassa mamul tasarimi ve ambalajlamaya ayri bir özen gösterilmesi gerekmektedir. Tüketicilerin satin alma sikligi fazla, satin alma miktari ise çok azdir. Bu durum küçük boyutlu ürünlere olan talebi arttirmaktadir. Birim basina düsen maliyetlerin bu durumda yüksek olacagi açiktir. O halde bu pazarlarda tüketicilere küçük boyutlu ve uygun fiyatli ürün sunabilmek için “hedef maliyet”( target costing) lendirme yaparak daha tasarim asamasinda en uygun fiyati olusturacak çalismalari yapmak gerekir.
Uzun yillar dis dünyaya kapali olan bu ülkelerin pek çogunda latin alfabesi bilinmediginden, ambalajlarin daha bilgilendirici olmasina dikkat edilmeli, nem,isi ve isiktan koruyucu önlemlere özen gösterilmelidir. Yeni mal ve hizmetleri denemeye hazir uyuyan talep de dikkate alindiginda, isletmeler için kalici bir talep olusturmak büyük önem arzeder. Burada markalama stratejisine ayri bir önem göstermek gerekmektedir. Çünkü sürekli yeni markalarla tanisan tüketiciler en son tanistigini deneme arzusuyla bir öncekinden kolayca vazgeçebilmektedir. Yeni yükselen pazarlarda tüketicilerde kalici bir marka imaji olusturmak son derce güçtür. Dünya ölçegindeki markalarin bile bu konuda güçlükler yasadigi bilinmektedir(GREWAL, KRISHNAN,BAKER,BORIN;1998:335). Markalarda kullanilan logolarin da yerele anlamlarinin arastirilmasi gerekmektedir. Yanlis algilamalara meydan verecek isaretlerden kaçinmali, mümkünse akilda kaliciligi arttirmak için ülke tüketicilerinde olumlu etkileri olan referans gruplarinda( ünlü yerel sporcu, sanatçi v.s.) yararlanilmalidir.
Kisaca yeni yükselen pazarlama girerken mevcut mal ve hizmetlerle girip o ülke tüketicisinin sosyo- kültürel aliskanliklarini degistirmeyi beklemek yerine, mal ve hizmetleri o ülke tüketicilerinin satin alma aliskanliklarina uyarlamak gerekmektedir.

2.2.2. FIYATLAMA STRATEJILERI

Yeni yükselen pazarlarin tüketicileri ekonomik yetersizlikleri nedeniyle mamul ve hizmetlerde temel fonksiyonel özelliklere büyük önem vermektedirler. Pahali karmasik fonksiyonlara sahip ürünleri almaktansa, ekonomik güçleriyle uyumlu birkaç ihtiyaci giderecek ürünlere daha olumlu yaklasmaktadirlar. Örnegin, kaset çalarli bir radyoyu, normal radyo fiyati ile almak, içerisindeki madde tükenince bardak olarak kullanilabilecek kavanozlara sahip olmak onlari son derece mutlu edecektir. Ürüne ve hizmete eklenecek ilave her deger psikolojik bir etki yaratacak ve satisi hizlandiracaktir ( MANNING, SPROTT, MIYAZAKI;1998:375). Bu ülkelerin tüketicileri küsuratli fiyatlandirmalardan ziyade, yaratilan fonksiyonel degerlere önem vermektedirler. Ödenen fiyat karsiligindan maksimum degerin yaratilmasi için, mal ve hizmetlerin kalite ve fonksiyonlarindan ödün vermeden maliyetlerin düsürülmesi gerekmektedir. Bu amaçla bu ülkelerde birim basina düsük maliyeti saglayacak kitle pazarlamaciligina yönelmek isletmelerin yararinadir. Bu sayede düsük kar marjlariyla pazarlarda hizla büyümek mümkün olabilecektir.
Fiyatlandirmada dikkat edilmesi gereken bir diger unsur ise, bu ülkelerdeki finansal kurumlarin yetersizligidir. Kredi karti v.s. gibi kolaylastirici unsurlarin sistemde yer almamasi üreticilere çok önemli bir finanslama fonksiyonu yükler. Isletmeler liste fiyatlarini ayni tutup, taksitli satislarla, ücretsiz bakim ve garantilerle fiyatlarini cazip hale getirmelidirler. Pek tabii ki karsilikli güven unsurunun olmadigi böyle bir ortamda kredili satislarla ayakta durmanin tek yöntemi “ Iliskisel Pazarlama”ya ( relationship marketing) yönelmektir. Radikal tedbirlerle maliyet yapisini asagiya çekebilen isletmeler, bu ülkelere yaptiklari ihracatta büyük basarilar saglayacaklardir. Çünkü dogrudan fiyat indirimine basvuran isletmeler aslinda girdikleri pazarda birbirlerinin kar marjlarinin azalmasina neden olan lüzumsuz bir rekabete girerler. Bu pazarlarda fiyatlamada dikkat edilmesi gereken en önemli öge “ tüketicilerin satin alma gücünü arttirabilmektir”. Fiyat indirimi yerine temel ürüne ilaveten promosyon ürünler verilmesi pazari hizla büyütmektedir.

2.2.3. DAGITIM STRATEJISI

Dagitim ve buna bagli olarak lojistik hizmetler pazarlamada basariyi etkileyen en önemli etkenlerin basinda gelmektedir. Çok kaliteli ve uygun fiyatli ürünler bile bazen alt yapi ve ulasimdaki yetersizlikler nedeniyle tüketicilere istenilen zaman ve yerde, istenilen miktarlarda iletilemiyorsa, Pazar kisa zamanda rakiplere kaptirilir. Yeni yükselen pazarlarda, özellikle hizli tüketim maddelerinin dagitim kanalindan geçerek tüketiciye ulasmasi büyük farkliliklar arzeder. Bu ülkelerde dagitim merkezleri büyük yerlesim alanlariyla sinirlidir. Kirsal alanlara ulasmak yaratici yöntemleri gerektirir. ( DAWAR, FROST;1999:492). Açik hava pazarlari ve mobil tasima araçlari isletmelerin basvurabilecegi yöntemler arasindadir. Ancak sik ve az miktarda yapilan dagitim , birim basina düsen dagitim maliyetlerinin yüksek olmasina neden olmakta, lojistik faaliyetlerin yetersizligi nedeniyle de dagitimda büyük aksamalar yasanmaktadir. Bu tür sorunlarin çözümü için iliskisel pazarlamaya çok büyük ihtiyaç vardir. Aracilarin finanslama sorununu çözmek, vadeli satislarda toleransli davranmak takas usulü satislar en önemli araçlardir. Aracilara raf düzenleme,satis egitimi, stok kontrolü gibi destek saglamak kaçinilmazdir. Aksi taktirde isletmelerin üretim planlamasi yapmasi imkansizlasir.
Yeni yükselen pazarlama ilk giriste mevcut dagitim kanallarindan yararlanmak, karlilik arttikça ortakliklar yoluyla kendi dagitim kanallarini olusturmak isletmelerin yararinadir. ( BUCKLEY, CASSON;1998:547). Ayni dagitim kanallarina mal ve hizmet veren isletmelerin aralarinda isbirligi yaparak sermayenin verimliligini arttirmalari mümkündür. Nitekim Benetton ve Levis Orta Asya pazarlarinda bu yöntem sayesinde satislarini hizla arttirmaktadirlar.

2.2.4. TUTUNDURMA STRATEJISI

Yeni yükselen pazarlardaki siddetli rekabet nedeniyle tutundurma faaliyetleri öncelikle düsünülmelidir. Bu ülkelerdeki uyuyan talebi uyandirmak ilk kez denemelerini mal ve hizmetleri tekrar satin almalarini saglamak için yaygin tutundurma faaliyetlerine ihtiyaç vardir.
Bu pazarlardaki tüketicilerin uzun yillar farkli kültürü ve geleneklere kapali olduklari düsünülecek olursa reklam ve diger tutundurma faaliyetlerine büyük özen göstermek gerektigi görülür. Çin ve Rusya gibi büyük pazarlarda çok çesitli irklar, dinler ve toplumlar mevcuttur. Bu tüketicilerin kültürel,sosyal, politika ve dini konulara olan hassasiyetleri dikkate alinmali, tutundurma faaliyetlerinde, ambalajlama ve marka ismi belirlemede onlarin önem verdigi degerleri rencide edecek uygulamalardan kaçinilmalidir( ANDREWS, NETEMEYER:1998:64).
Bu pazarlardaki tüketicilerin pek çok ürünler yeni tanistigi dikkate alinacak olursa, tutundurma faaliyetlerinde iletilecek mesajlarin duygusal olmaktan ziyade “ bilgilendirici, gerçekleri açiklayici ve ögretici” olmasi gerekir. Pazara yeni giren isletmelerin “imaj olusturmak” yerine “birincil talebi” olusturmasi için strateji olusturmalari gerekmektedir. Medya planlamasi yapmak, gerek iletisim araçlarinin yetersizligi, gerekse veri eksikligi nedeniyle son derece güç olup, en uygun tutundurma yöntemi halkla iliskiler ve aracilara yönelik satis gelistirme yöntemleridir. Reklam kampanyalarinin “farkinda olmayi saglamak” üzerinde olusturulmasi toplumlarin referans gruplarindan yararlanilmasi isletmeler büyük avantajlar saglayacaktir. Promosyonlar ve sponsorluklar bu pazarlarda tüketicilerin ilgisini daha çabuk çekecek güçtedirler (CHEN,MONROE,LOU:1998:357).

3. YENI YÜKSELEN PAZARLARDA YÖNETSEL ETKINLIK

Pazarlama basarisi açisindan belirsizlik gösteren pazarlara girmenin en az riskli yöntemi ihracattir. Pazarda güçlendikçe isletmeler sabit yatirimlardan dogrudan yatirimlara yönelirler. Basta Çin olmak üzere, Polonya, Macaristan,Çek cumhuriyeti gibi ülkeler dogrudan yatirim konusunda yabanci sermayeye çok önemli birtakim tesvikler saglamaktadirlar (GARTEN;1998:169). Tüm tesviklere ragmen, alt yapi yetersizligi ve bürokratik engellemeler isletmeleri daha az riskli yatirimlara yöneltmektedir. Son yillarin gözde yatirim yöntemi haline gelen stratejik isbirlikleri bu pazarlarda da basvurulan yöntem halinde gelmektedir(HENRIOT,INOTAI:1998:167). 1990’li yillarin baslarinda bu pazarlarda hizla yayginlasan yerel ortakli dogrudan yatirimlar, taraflarin beklentilerindeki farkliliklar nedeniyle gözden düsmektedir. Yerel ortaklar, yatirim yapmak için gelen isletmeleri birer teknoloji ve finansman kaynagi olarak görmüs ve en kisa zamanda pazarin kaymagini almayi hedeflemislerdir. Yatirimci yabanci ortaklarsa, yerel isletmelerin tecrübelerinden yararlanarak uzun zamanda pazara nüfuz etmeyi hedeflemislerdir(KOGUT;1999:167).
2000’li yillara girerken, yeni yükselen pazarlarda bilhassa dagitim konularinda Stratejik isbirliklerine gidildigi gözlenmektedir. Global pazarlama imkanlarindan yararlanarak , isçilik ve diger girdilerin daha verimli elde edilebildigi ülkelerde üretim yaparak, yeni yükselen pazarlarda olusturduklari ortak dagitim kanallariyla pazarlama yapan isletmelerin sayisi hizla artmaktadir(LI,CALANTONE;1998:15). Bu pazarlardan dogrudan sabit yatirimi tercih eden büyük batili isletmeler kontrol ve denetim güçlükleri yasamaktadirlar. Kendi kültürlerinden yöneticiler göndererek bu tür güçlükleri asmak istediklerinde kültürel engellemelerle karsilasmislardir. Yönetsel sorunlarina çözüm bulmaya çalisan yatirimci isletmeler, farkli kültürel degerlere açik ancak yeni yükselen pazarlarin kültürünü de yakinda bilen yöneticilerle daha etkin bir yatirimi saglayabilmektedirler( MAIDANIK;1998:7). Örnegin, Moskova’da tekstil ürünleri pazarlayan Türk isletmeler,i, Türkiye’de egitim görmüs , Rus kültürünü ve dilini iyi bilen Özbek’leri istihdam etmektedirler.

SONUÇ Yeni yükselen pazarlar, gerek gelismis ülke isletmeleri,gerekse Türkiye gibi gelismekte olan ülke isletmeleri açisindan yepyeni firsatlar yaratmaktadirlar. Bu ülkelerde faaliyete gösteren isletmeler uygun pazarlama strateji ve taktikleriyle bu pazarlarda kalici olma firsatini yakalayabilirler.Bu pazarlardaki tüketicilerin ekonomik ve sosyo-kültürel özelliklerinin detayli bir biçimde arastirilmasi gerekmektedir. Isletmelerin bu pazarlarla ilgili veri elde etme imkanlari çok kisitli olacagindan pek çok bilgi deneme yanilma yöntemiyle elde edilebilmektedir. Tüm uluslararasi pazarlamacilik risklerine ilaveten, bu ülkelerde merkezi planlama anlayisinin getirdigi dezavantajlar da mevcuttur. Riskleri minimize etmenin en akilci yöntemi, bu pazarlari çok iyi taniyan yerel isletmelerle birlikte hareket etmektir. Pazarin kaymagini alma zihniyetinden uzak, bu pazarlardaki büyük potansiyelden yararlanacak pazarlama stratejileri isletmeleri uzun vadede basariya ***ürecektir.
82  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Borsa Nedir? Nelerden Etkilenir? : 14 Ağustos 2009, 08:54:53
Borsa Nedir? Nelerden Etkilenir?



Borsa Nedir?
Sermaye Borsalari (Security Exchanges), degerli evraklarin (menkul kiymetlerin) ticaretinin yapildigi kurumsal piyasalardir. Bir piyasadir, çünkü menkul kiymetlerin ticaretinin yapildigi yerdir. Kurumsaldir, çünkü kendine özgü kurallari ve standartlari varir.
Borsalar, sadece hisse senetlerinin degil, baska tür emtialarin (ticari mallarin) ve enstrümanlarin da ticaretinin yapildigi yerlerdir. Örnegin bono ve tahvillerin genellikle menkul kiymetler borsalarinin içersinde ticareti yapilageldigi halde, döviz ticareti için döviz borsalari (forex, foreign exchange) veya mal ticareti için emtia borsalari (commodity exchange) vardir. örnegin, pamuk fiyatlarinin belirlendigi ve ticaretinin yapildigi pamuk borsalari vardir (Türkiye"de de, Izmir"de pamugun vadeli ticaretinin yapilacagi bir vadeli islemler borsasi kurulma asamasindadir).
Türkiye"de borsanin tarihi Osmanli"nin son dönemlerine kadar uzanmakla (özellikle bono piyasasi) birlikte, 1970 ve 1980"lerin ilk yarisinda, mekan olarak Sirkeci Vakif Han"da bir tür tezgah üstü piyasa (OTC; Over The Counter) seklinde faaliyette bulunuyordu. (Tezgah üstü piyasalarda, sermaye piyasasina aracilik eden kurumlar, kendi aralarinda, bir borsanin belirleyici kural ve tüzüklerine uyma zorunlulugu duymadan islem (alim/satim) yaparlar.Bugün en gelismis piyasalardan biri olan Amerika Birlesik Devletleri"nde küçük islem hacmine sahip bazi firmalar, borsa haricinde OTC olarak islem görürler.)
Istanbul Menkul Kiymetler Borsasi (IMKB), konjektürel gelismeler sonucu, hisse senetlerinin ticaretinin düzenlenmesi ve standartlastirilmasi amaciyla 1986 yilinda Karaköy-Tophane"de faaliyete geçmis bulunmaktaydi. Günümüzde, kendi modern binasiyla Istinye"de faaliyetini sürdürmektedir.
Ilk zamanlarda az sayida sirket, düsük islem hacmi ve türk ekonomisine endeksli hareket eden IMKB, günümüzde 270"den fazla sirketin hisse senedi, ortalama 200-300 milyon dolarlik islem hacmi ve dünya ekonomileriyle entegre bir sekilde faaliyetini sürdürmektedir.

Borsa Nelerden Etkilenir?
IMKB endeksleri ve islem gören hisse senetlerinin fiyatlari, diger dünya borsalarinda oldugu gibi baslica üç etmenden etkilenirler; dünya ekonomisinin durumu ve gidisati, yerel (Türkiye"nin) ekonominin durumu ve gidisati ve sektör/firmanin durumu ve performansi.
Global Ekonomi"deki herhangi bir gelisme tüm ülke ekonomilerini az veya çok etkileyecegi gibi, o ülkedeki ilgili veya tüm firmalari da dolayli veya dolaysiz olarak etkileyecektir.
Örnek 1: Sirketimizin Petkim"den hammadde olarak herhangi bir petrokimya ürününü aldigini (girdimiz) ve bunun az veya çok nihai ürünümüzde (çiktimiz) bir agirliginin oldugunu düsünelim. Dünya petrokimya piyasalarinda olusabilecek herhangi bir nedenden dolayi bir dalgalanma, Petkim"in maliyetini degistirecektir. Bu degisikligi de Petkim bizim alis fiyatimiza yansitacaktir. Sonuçta, biz de bunu kendi ürünümüzün fiyatina yansitmak zorunda kalacagiz. Dalgalanma fiyatlarda bir artis seklinde olursa, bizim rekabet gücümüzün azalmasi ve/veya kar marjimizin daralmasi seklinde etkisi olabilir. Bu da bizim ciromuzu ve net karimizi etkiliyebilir.
Örnek 2: Global etkinin yansimasi birçok sekilde olabilir. Örnegin, sirketimizin Almanya"ya Deutsche Mark (DEM) üzerinden ihracat yaptigini ve ürünümüzün önemli bir hammaddesini Amerika"dan Dolar (USD) olarak ithal ettigini düsünelim. Bu halde, bizim kar marjimiz büyük ölçüde Dolar/Mark paritesine bagli olacaktir. Uluslararasi döviz borsalarinda olusacak pariteler bizi etkileyecektir ve faaliyetlerimiz esnasinda eger bu paritenin gidisatini dogru tahmin edemezsek veya paritenin dalgalanmalarina karsi önlemimizi alamazsak (ör. hegde ederek, bir finans teknigi), sirketimiz bu durumdan olumsuz olarak etkilenebilecektir.
Örnek 3: Sirketimizin tekstil alaninda faaliyet gösterdigini düsünelim. Ülke olarak tekstil sektöründe güçlü ve avatajli oldugumuzu, Gümrük Birligi (GB)"nden önce de, GB"den sonrasi için çok umutlu oldugumuz için yeni yatirimlara (kapasite arttirimi ve modernizasyon) girismis oldugumuzu varsayalim. Fakat, dünyada bazi sebeplerden dolayi bir kriz (ör. Uzakdogu veya Rusya krizi) çiktiginda, uluslararasi pazarimiz daralirsa, tam kapasitede çalisamayabiliriz ve yeterli ihracat yapamazsak, kullanilmis olan kredilerin geri ödemelerinde zorlanabiliriz; belki de bu, bizim iflas etmemize bile sebep olabilir.
Ulusal Ekonomi"deki, yani Türkiye ekonomisindeki herhangi bir gelisme, Türkiye"deki sirketleri bulunduklari sektöre ve gelismenin yapisina göre az veya çok etkileyecektir. Ekonomideki büyüme hizi, issiz sayisi, enflasyon, faiz oranlari, vergi oranlarinda olabilecek degisiklikler, olaganüstü halin ilan edilmesi, tesvik politikasindaki degisimler vb. akla ilk gelen örneklerdir. Ulusal ekonominin etkilerini de örnekleme yoluyla açiklamaya çalisalim:
Örnek 1: Almanya"ya agirlikli olarak ihracat yaptigimizi ve girdilerimizin çogunu iç piyasadan yani TRL olarak sagladigimizi düsünelim. Eger hükümetimiz kurlari hizlandirici, (reel olarak TRL"nin degerini düsürücü) yani Dolar, Mark gibi yabanci para birimlerinin para birimimiz karsisinda hizli artmasi gibi bir politikayi benimserse, bundan sirketimizin olumlu olarak etkilenmesi büyük bir ihtimaldir. çünkü girdilerimiz deger kaybeden TRL, buna karsilik çiktilarimiz deger kazanan DEM üzerinden olacagindan, kar marjimiz ve dolayisiyla karimiz artacaktir.
Şirket veya Sektör olarak etkilerden, sektörün veya özel olarak o şirketin ürünlerine talebin azalması seklinde bir eğilimin olması, sektöre karsı devletin desteğinin olması veya eski desteğinin kalkması, sektörel olarak girdilerin pahalanması, dış pazarlarda rekabetin zorlaşması, sektöre aşırı yatırımın (atıl kapasitenin) yapılmış olması vb. akla ilk gelen örnekler olmakla birlikte, özel şirket yönetimlerinin yanlış yönetimleri de sayılabilir.
Örnek 1: Şirketimiz GB öncesi ülkenin önde gelen bir otomotiv üreticisi olabilir. Yabancı bir otomotiv üreticisinden aldığımız know-how"la birlikte fazla rakibimiz olmadığı ve gümrük duvarlarıyla birlikte dış rekabete karsı korunduğumuz için fazla bir yatırıma gereksinim duymadan, pazarın isteği kadar üretim yapıp bunu pazarlıyor olabiliriz. Fakat, yeni hükümetimizin GB"ne girmeye karar verdiğini ve anlaşmanın bir maddesi icabı otomotiv sektöründe ithalatçıların aleyhinde olan fazla vergilerin kaldırıldığını düşünürsek, bu bizim satışlarımızı olumsuz olarak etkileyecektir ve faaliyetlerimizin sonucu zarar etmemiz ve bir daha karlı duruma geçmemiz zor olabilecektir.

Mali Tablolar Nelerdir?
Mali tablolar teriminden sözedilen tablolar, Türk vergi kanunu, Türk ticaret kanunu, sermaye piyasası kanunu vb. kanunlar tarafından bazı şirketler için zorunlu olarak tutulan, şirketlerin dönemsel faaliyetleri sonucu hazırlamak ve yayınlamak (halka açık şirketler, aracı kurumlar vb.) zorunda oldukları ve ilgili şirketin performansını gösteren, standartlaştırılmış muhasebe kayıtlarıdır. Başlıcaları bilanço, gelir-gider tablosu, satılan malin maliyeti, kar dağıtım, fon ve nakit akim tablolarıdır.

Bilanço
Bilanço, şirketlerin dönemsel faaliyetleri sonucu, dönem sonunda hazırladıkları (31 Mart, 30 Haziran, 30 Eylül ve 31 Aralık) ve yayınladıkları, şirketin bir portresini çizen, muhasebe dilinde "t tablosu" olarak adlandırılan düzendeki tablolardır. Bilançolarda iki kişim vardir; aktifler (sol taraf) ve pasifler (sag taraf). Aktifler kisminda sirketin sahip oldugu varliklar, pasiflerde ise yabanci kaynaklari ve özkaynaklari vardir. Aktif ve pasiflerdeki herhangi bir madde kalem olarak adlandirilir.
Aktifler kisminda örnek olarak nakit, stoklar, binalar, araziler, kullanilan aletler, telif haklari gibi bir sirketin sahip olabilecegi hersey kayitlidir.
Pasifler kisminda ise sirketin kaynaklari yazilidir. örnegin, kisa vadeli (ticari, finansal) borçlari, uzun vadeli (vadesi bir yildan uzun olan) borçlari ve özsermaye kalemleri. özsermaye kalemleri sunlardir; ödenmis sermaye, yeniden degerleme fonu (sirketin sahip oldugu varliklarin dönem içindeki yeniden degerlemeden dolayi olusan artislari), emisyon primi, yedekler (kanunen, sirketin anasözlesmesi geregi veya yönetim kurulu karari sonucu dagitilmayan karlarin tutaridir) ve dönem karidir. Bir sirketin bilançosunda aktifler ve pasifler toplami esittir. Konuya matematiksel olarak yaklasirsak, edinilen kaynaklarla alinanlar/yapilan yatirimlarin, kayitlara girdigi siradaki degerleri esit olmak zorundadir ve muhasebe açisindan bilançoya çift tarafli olarak kaydedilmektedir.
Örnek bir bilanço asagidaki gibidir;
Örnek 1:
AKTIFLER PASIFLER
I.DÖNEN VARLIKLAR I.KISA VADELI BORÇLAR
A.HAZIR DEGERLER A.FINANSAL BORÇLAR
1.KASA 1.BANKA KREDILERI
2.BANKALAR 2.ANAPARA VE FAIZLER
B.MENKUL KIYMETLER 3.ÇIKARILMIS BONOLAR VE SENETLER
1.HISSE SENETLERI B.TICARI BORÇLAR
2.TAHVIL, SENET, BONOLAR 1.BORÇ SENETLERI
C.KISA VADELI TICARI ALACAKLAR 2.ALINAN DEPOZITO VE TEMINATLAR
1.ALICILAR C.DIGER KISA VADELI BORÇLAR
2.ALACAK SENETLERI 1.ORTAKLARA BORÇLAR
3.VERILEN DEPOZITO VE TEMINATLAR 2.ISTIRAKLERE BORÇLAR
D.DIGER KISA VADELI ALACAKLAR 3.ÖDENECEK VERGILER
1.ORTAKLARDAN ALACAKLAR II.UZUN VADELI BORÇLAR
2.ISTIRAKLERDEN ALACAKLAR A.FINANSAL BORÇLAR
E.STOKLAR B.TICARI BORÇLAR
1.ILK MADDE VE MALZEME C.DIGER UZUN VADELI BORÇLAR
2.YARI MAMÜL III.ÖZSERMAYE
3.ARA MAMÜL A.SERMAYE
II.DURAN VARLIKLAR B.EMISYON PRIMI
A.UZUN VADELI TICARI ALACAKLAR C.YENIDEN DEGERLEME DEGER ARTISI
B.DIGER UZUN VADELI ALACAKLAR D.YEDEKLER
C.FINANSAL DURAN VARLIKLAR E.NET DÖNEM KARI
1.BAGLI MENKUL KIYMETLER
2.ISTIRAKLER
3.BAGLI ORTAKLIKLAR
D.MADDI DURAN VARLIKLAR
1.ARAZI VE ARSALAR
2.BINALAR
3.MAKINE,TESIS VE CIHAZLAR
E.MADDI OLMAYAN DURAN VARLIKLAR
1.HAKLAR
2.KURULUS VE TESKILATLANMA GIDERLERI
3.ARGE GIDERLERI
AKTIF TOPLAMI PASIF TOPLAMI

Gelir-Gider Tablosu
Gelir-gider tablosu, bir sirketin herhangi bir dönemdeki faaliyetlerinde, cirosundan yola çikarak, gelir ve giderlerini eklemek veya çikarmak yoluyla net karinin hesaplandigi, standartlastirilmis ve SPK mevzuatlarina göre hazirlanan bir tablodur. Gelir-gider tablosu sirketin ilgili dönemdeki faaliyetlerinin neticesini ögrenmemizi saglar.
31 Mart itibariyle hazirlanan gelir-gider tablolari yilin ilk üç aylik faaliyet sonuçlarini; 30 Haziran itibariyle hazirlanan gelir-gider tablolari yilin ilk yarisinin faaliyet sonuçlarini; 30 Eylül itibariyle hazirlanan gelir-gider tablolari yilin ilk dokuz aylik faaliyetlerinin sonuçlarini ve 31 Aralik itibariyle hazirlanan gelir-gider tablolari yilin tümündeki faaliyetlerin sonuçlarini göstermektedir.
Örnek 1:
GELIR GIDER TABLOSU
A.BRÜT SATISLAR
B.SATISDAN INDIRIMLER(-)
C.NET SATISLAR
D.SATISLARIN MALIYETI(-)
BRüT SATIS KARI (ZARARI)
E.FAALIYET GIDERLERI(-)
1.ARASTIRMA GIDERLERI(-)
2.PAZARLAMA, SATIS VE DAGITIM GIDERLERI(-)
3.GENEL YÖNETIM GIDERLERI(-)
ESAS FAALIYET KARI (ZARARI)
F.DIGER FAALIYETLERDEN GELIRLER VE KARLAR
1.ISTIRAKLERDEN TEMETTÜ GELIRLERI
2.FAIZ GELIRLERI
DIGER FAALIYETLERDEN GIDERLER VE ZARARLAR(-)
H.FINANSMAN GIDERLERI(-)
1.K.V.BORÇLANMA GIDERLERI(-)
2.U.V.BORÇLANMA GIDERLERI(-)
FAALIYET KARI (ZARARI)
I.OLAGANÜSTÜ GELIRLER VE KARLAR
J.OLAGANÜSTÜ GIDERLER VE ZARARLAR(-)
DöNEM KARI (ZAK.ÖDENECEK VERGI VE YASAL YÜKÜMLÜLÜKLER(-)
NET DÖNEM KARI (ZARARI)

Dipnotlar
Dipnotlar, bilanço ve gelir-gider tablolarinda gösterilemeyen bilgilerin, denetçiler tarafindan, bu tablolarin sonunda ek olarak standartlastirilmis özel notlar seklinde verilen halidir. Dipnotlarin önemli olmasinin nedeni, bilanço ve gelir-gider tablolarinda belirtilemeyen fakat bu tablolari daha anlasilir kilan bilgiler sunmalaridir.

Baslica Dipnot Kalemleri :
·Alinan/verilen teminatlar,
·Yaptirilmis olan sigorta tutarlari,
·Ortaklardan/istiraklerden alinmis veya verilmis borçlarin dökümü,
·Istirak/ortaklik yapisinin durumu,
·Yabanci para biriminde duran nakitlerin dökümü,
·Dövize endeksli alacaklar/borçlar,
·Personel durumu, amotisman türü ve tutari, vb.

Fon Akim ve Nakit Akim Tablolari
Bu tablolar, sirketin fon ve nakit tutarlarinin akisini ayrintili olarak düzenleyen standart tablolardir. Sirketin iki dönem arasindaki yönetimsel ve finansman politikalarinin mali tablolara yansimasinin daha rahat anlasilmasini saglarlar.

Dönemsel Açiklamalarin Önemi Nedir?
Sirketler SPK mevzuati geregi üçer aylik dönemler itibariyla mali tablolarini olusturmak ve yayinlamak (halka açik olanlar için) zorundadirlar. Alti aylik ve yillik (oniki aylik) mali tablolarinin denetimden geçme zorunlulugu oldugu için bunlari denetim (mali müsavirlik) firmalari denetlerler, üç ve dokuz ayliklarin böyle bir zorunluluklari yoktur ve bunlar genellikle sirketler tarafindan hazirlanirlar.
üçer aylik bazda bu mali tablolarin açiklanmasi ile, yatirimcilar, sirketleri daha iyi izleme ve analiz yapma olanagina kavusurlar. Böylece, her üç ayda bir sirketler yatirimcilar tarafindan degerlendirilmis ve denetlenmis olur.

Kaç Çesit Sermaye Sistemi Vardir?
Türkiye"de mevzuat geregi sirketler iki çesit sermaye sisteminden birini seçebilmektedirler. Bunlar kayitli ve esas sermaye sistemleridir. Kullanilacak sisteme sirketlerin genel kurullari karar verir ve bu karar SPK tarafindan incelenip onaylandiktan sonra yürürlülüge girer.

Kayitli Sermaye Sistemi Nedir?
Kayitli sermaye sistemi, sirket yönetim kurullarina sermaye arttirimlarinda belli bir serbestlik verir. Söyle ki, genel kurullarindan arttirabilecekleri sermaye için bir maksimum limit (sermaye tavani) isteyen yönetim kurulu, bu tavani asmamak kaydiyla, en az bes yil içersinde de o tavana ulasmak kaydi ile, istedigi zamanda, ister bir kerede ister birkaç sermaye artirimi yoluyla, tavan miktarina kadar sermayelerini yükseltebilir. Böylece daha serbest ve hizli hareket edebilen sirket ve yönetim kurulu, sermaye gereksinimi duydugunda en kisa zamanda bu ihtiyacini giderebilme imkanina kavusur.
Sirketler kayitli sermaye sistemine genel kurullarinin karar vermesi ve SPK"nin onaylamasi durumunda geçebilmektedirler; sisteme giris ve çikislar SPK"nin tasarrufuna birakilmistir. Son yillarda sirketler arasinda gözlenen egilim kayitli sermaye sistemine geçis yönündedir. Bunun baslica nedeni de sirket yönetim kurullarinin her sermaye artirimi için genel kurulun onayina ihtiyaç duymayacak olmalaridir.
Kayitli sermaye sisteminde, sirketlerin sermayesi için (finans literatüründe) çikarilmis sermaye ve tavan miktari için kayitli sermaye tavani terimleri kullanilir. Çikarilmis sermaye terimi türetildigi halde, uygulamada yerine ödenmis sermaye veya sermaye terimleri kullanilabilir. Ayni seyi belirten bu terimlerin, teorik açidan sistemi dogru betimlemesi için yanlis kullanilmamasi uygun olacaktir.

Esas Sermaye Sistemi Nedir?
Esas sermaye sisteminde bir sermaye tavani yoktur. Sirketin ödenmis sermayesi ancak ve ancak genel kurulun alacagi zaman ve artirim miktari kararina göre zamaninda bir kerede yapilir. Eger yeni sermayeye ihtiyaç duyulursa, o zaman yapilacak tek sey genel kurulu toplamak ve oradan bu kararin çikmasini saglamaktir.
Esas sermaye sisteminde, sermaye terimi yerine ödenmis sermaye terimi kullanilir.

Sermaye Artirimi ve Temettü



Sermaye Artirim Çesitleri Nelerdir?
Sirketler genelde yilda bir defa olmak üzere sermayelerini artirma yoluna gitmektedirler. Baslica sermaye artirim nedenleri yüksek enflasyon sartlarinda erimis olan sermayelerini güçlendirmek ve yeni yatirimlar için veya sirketin faaliyetlerinin reel büyümesi sonucu gereken fon ihtiyacini gidermektir.
Sirketler iki sekilde sermaye artirimina gitmektedirler; ilki, iç kaynaklardan yapilan Bedelsiz Sermaye Artirimi; ikincisi ise, sirket ortaklarindan ek fon temin edilerek yapilan Bedelli Sermaye Artirimidir.

Bedelsiz Sermaye Artirimi Nedir?
Bedelsiz Sermaye Artirimi, sirketlerin kendi iç kaynaklarini (emisyon primi, yeniden degerleme deger artisi, yedekler, istirak ve duran varlik satis karlari, temettü) kullanarak yapmis olduklari ve ortaklarindan ilave kaynak talep etmeden bedelsiz olarak hisse senedi dagittiklari sermaye artirim türüdür.
Bedelsiz Sermaye Artirimi sirkete ek bir finansman kaynagi saglamamakla beraber sirketlerin bedelsiz sermaye artirimina gitme nedenleri bulunmaktadir. Baslica nedenleri emisyon primi ile istirak ve duran varlik satis kari kalemlerinden yapilan sermaye artirimlarinin sirkete sagladigi vergi avantajidir. Bir baska neden ise sirketlerin enflasyon karsisinda erimis olan sermayelerini güncellemek istemeleridir.
Bedelsiz Sermaye artiriminda kullanilan Temettü disindaki kaynaklar birer özsermaye kalemi olup, esasinda yapilan islem özsermaye kalemleri arasinda tutarlarin yer degistirmesinden ibarettir.
Temettünün Bedelsiz Sermaye Artiriminda kullanilmasi ise su sekilde olmaktadir; Sirketlerin genel kurullari dönem sonunda elde ettikleri karin dagitilabilecek olan kismindan temettü tutarlarini belirler. Yine sirketlerin genel kurullari veya genel kurullarin yetkilendirmesi ile yönetim kurullari bu temettü tutarlarinin bir kismi veya tamami nakit olarak degil de hisse senedi seklinde bedelsiz olarak sermaye artiriminda kullanabilir.
Bedelsiz Sermaye Artirimi sirketlerin Piyasa Degerlerini etkilememektedir. Bunu asagidaki örnek ile daha iyi görebilme imkanina sahip olabiliriz.
Örnek:
Örnek bir Bedelsiz Sermaye Artirimi islemi asagidaki gibi olmaktadir; Sirketin %100 Bedelsiz Sermaye Artirimina gittigini düsünelim,

100 milyar TRL"lik ödenmis sermayeye sahip sirketin, 1 hisse senedinin sermayedeki 1.000 TRL"lik dilimi temsil ettigini hatirlarsak, sirketin 100 milyon adet hisse senedi sayisi bulunmaktadir. 1 hisse senedinin fiyati 5.000 TRL ise, piyasa degeri (hisse senedi sayisi*hisse senedi fiyati) 500 milyar TRL olarak bulunmaktadir.
Sirket %100 Bedelsiz Sermaye Artirimina gitmektedir, bu durumuda 100 milyar TRL"lik eski ödenmis sermayesine (birebir oraninda, çünkü %100) 100 milyar TRL"lik yeni sermaye eklenmektedir, böylece sirketin yeni sermayesi 200 milyar TRL olmaktadir. Hisse Senedi sayisi da ödenmis sermayeye paralel bir sekilde artacaktir ve 200 milyon adet olacaktir.
Sermaye artirimlari esnasinda hisse senetlerinin yeni fiyatlarini hesaplayan formülü kullanarak, sirketimizin hisse senetlerinin eski 5.000 TRL"ye göre yeni fiyatlarini ve buna bagli olarak da piyasa degerlerini bulabiliriz;

R: Rüçhan Hakki Kullanim Fiyati,
n1: Bedelli Sermaye Artirim Orani,
n2: Bedelsiz Sermaye Artirim Orani,
TEM: Hisse Basina Nakit Temettü Tutari,
Sirketimizin Temettü dagitmadigini ve Bedelli Sermaye Artirimi yapmadigini bilmekteyiz, hisse senetlerin yeni fiyati asagidaki sekilde olacaktir;

Sirketin hisse senetlerinin yeni fiyati 2.500 TRL olacak ve sermaye artirimi sonrasi ilk seansta bu fiyattan islem görmeye baslayacaktir. Bu yeni fiyat üzerinden sirketin Piyasa Degerini hesaplayacak olursak (2.500 TRL*200 milyon adet senet) yine 500 milyar TRL"lik degeri buluruz.


Rüçhan Hakki ve Bedelli Sermaye Artirimi Nedir?
Bedelli Sermaye Artirimi, sirketlerin dis kaynaklardan temin etmis olduklari yeni kaynaklar karsiliginda, yani bir bedel karsiliginda, hisse senedi dagittiklari sermaye artirim türüdür. Ortaklarin Bedelli Sermaye Artirimina katilma haklari da Rüçhan Hakki olarak adlandirilmaktadir.
Sirketleri Bedelli Sermaye Artirimi yapmaya iten baslica iki neden bulunmaktadir. Bunlardan ilki, sirketin faaliyet hacminin büyümesine paralel olarak sermaye ihtiyacinin olmasidir. Ikincisi ise, yeni yatirimlar neticesinde sirketlerin fon ihtiyaci içinde olmalari ve ihtiyaç duyulan fonlarin bir kisminin sermaye artirimi yoluyla temin edilmeye çalisilmasidir.
Bedelli Sermaye Artirimi sirkete ek bir finansman kaynagi saglamaktadir. Bu kaynak genellikle mevcut ortaklardan temin edilmekle beraber, bazi durumlarda da mevcut ortaklarin Rüçhan Haklari kisitlanarak, yeni ortaklara bu imkan primli olarak kullandirilmaktadir. Böylece yeni ortaklar edinebilen sirketleri bu yola iten baslica neden daha fazla fon temin etme ihtiyacidir. Bu yolla sirketler normalde 1.000 TRL nominal degere sahip yeni senetleri mevcut ortaklarina yine 1.000 TRL"den kullandirarak, bir senet karsiliginda böylece 1.000 TRL fon temin edecekken, yeni ortaklara daha yukari bir fiyattan senetleri satarak daha fazla fon temin etme olanagini elde etmektedirler.
Yukarida bahsedildigi gibi sirketler Bedelli Sermaye Artiriminda genelde 1.000 TRL"lik nominal degere sahip yeni senetleri yine 1.000 TRL karsiliginda mevcut ortaklarina kullandirmakla beraber, bazi zamanlar daha fazla fon ihtiyaci içinde olan sirketler daha yüksek bir fiyattan Rüçhan Hakkini mevcut ortaklarina kullandirma yoluna gitmektedirler.
Bedelli Sermaye Artirimi esnasinda sirketlerin gerek mevcut ortaklarina, gerekse yeni ortaklarina primli fiyattan kullandirdiklari senetlerin primli kismi Bilanço"da özsermayenin Emisyon Primi kalemine kaydedilmektedir.
Örnek:
ABC A.S. yapmis oldugu Bedelli Sermaye"de, mevcut veya yeni ortaklarina 1.000 TRL nominal degere sahip beher hisse senedini 3.000 TRL fiyattan kullandirmistir. Bu durumda sirketin yapacagi muhasebe islemi su sekilde yapilacaktir; ihraç edilen her yeni senet için ödenmis Sermaye"ye 1.000 TRL, aradaki 2.000 TRL"lik fark ise Emisyon Primi kalemine kaydedilecektir. Bu islemin muhasebe prensipleri ile gösterimi su sekilde olacaktir;
Kasa 3.000 TRL
Ödenmis Sermaye 1.000 TRL
Emisyon Primi 2.000 TRL
Bedelli Sermaye artiriminda ortaklardan fon talep edildiginden yukarida bahsedilmis idi. Bu fonu ortaklarin özkaynaklarindan karsilamak durumunda olduklari gibi, sermaye artirim ile ayni zamanlarda yapilan Temettü ödemelerinden (eger sirket temettü dagitirsa) elde edilen kaynaklar ile bir kisminin veya tamaminin karsilanmasi da olasi bulunmaktadir. Bu durum Temettüden yapilan Bedelsiz Sermaye Artirimina benzemektedir ve IMKB"ye kote sirketlerin çokça kullanilan bir methoddur. Esasinda Temettüden dolayi direk olarak yapilabilen Bedelsiz Sermaye Artirimi imkani da bu usülden hasil olmustur.
Bedelli Sermaye Artirimi sirketlerin Piyasa Degerlerini etkilemektedir. Bunu asagidaki örnek ile daha iyi görebilme imkanina sahip olacagiz.
Örnek:
Bedelsiz Sermaye artirimina örnek olarak kullandigimiz XYZ A.S."nin ayni cari piyasa verilerinde bu sefer %50 Bedelli Sermaye yaptigini düsünelim. Sirket Rüçhan Haklarini 3.000 TRL"den kullandiriyor olsun.

Sirket %50 Bedelli Sermaye Artirimina gitmektedir, bu durumuda 100 milyar TRL"lik eski ödenmis sermayesine (bire yarim oraninda, çünkü %50) 50 milyar TRL"lik yeni sermaye eklenmektedir, böylece sirketin yeni sermayesi 150 milyar TRL olmaktadir. Fakat sirketin kasasina 150 milyar (50 milyon yeni hisse senedi*3.000 TRL hisse basina rüçhan hakki bedeli) girmektedir. Hisse Senedi sayisi da ödenmis sermayeye paralel bir sekilde artacaktir ve 150 milyon adet olacaktir.
Kasa 150 milyar TRL
Ödenmis Sermaye 50 milyar TRL
Emisyon Primi 100 milyar TRL
Sermaye artirimlari esnasinda hisse senetlerinin yeni fiyatlarini hesaplayan formülü kullanarak, sirketimizin hisse senetlerinin eski 5.000 TRL"ye göre yeni fiyatlarini ve buna bagli olarakta piyasa degerlerini bulabiliriz. Sirketimizin Temettü dagitmadigini ve Bedelsiz Sermaye Artirimi yapmadigini bilmekteyiz, hisse senetlerin yeni fiyati asagidaki sekilde olacaktir;

Sirketin hisse senetlerinin yeni fiyati 4.333 TRL olarak hesaplanmakla beraber bu fiyati en yakin fiyat araligina yuvarlarsak 4.350 TRL degerini buluruz. Hisse senedi sermaye artirimi sonrasi ilk seansta bu fiyattan islem görmeye baslayacaktir. Bu yeni fiyat üzerinden sirketin Piyasa Degerini hesaplayacak olursak (4.350 TRL*150 milyon adet senet) yeni 652.5 milyar TRL"lik piyasa degeri buluruz. Yapilan sermaye artirimi islemi sirketin piyasa degerini 152.5 milyar TRL arttirmis bulunmaktadir ve dikkat edilirse bu tutar (küsürat düzeltmesi de dikkate alinmali) sirketin kasasina giren tutara esit olmaktadir.


Temettü Nedir?
Temettü, sirketlerin bir yillik faaliyet dönemleri sonucunda elde ettikleri Net Dönem Kari üzerinden (yasal karsiliklar ayrildiktan sonra) dagittiklari ve ortaklarin sirkette sermayelerinin bulunmasi karsiliginda elde ettikleri getiridir.
Temettüler iki sekilde dagitilmaktadirlar; ilki, nakit olarak ortaklara ödenen temettüler, ikincisi ise Bedelsiz Sermaye Artirimina dahil edilerek karsiliginda yeni senet dagitilan temettüler.
Örnek:
Bedelsiz Sermaye Artirimina örnek olarak kullandigimiz XYZ A.S."nin ayni cari piyasa verilerinde bu sefer %100 Temettü dagittigini, bu temettünün yarisinin karsiliginda Bedelsiz Hisse Senedi verdigini, diger yarisini ise Nakit olarak ortaklara dagittigini düsünelim. Sirket baskaca Bedelli veya Bedelsiz Sermaye Artirimi yapmamaktadir.

Sirket %50 Temettüden dolayi Bedelsiz Sermaye Artirimina gitmektedir. Bu durumda 100 milyar TRL"lik eski ödenmis sermayesine (bire yarim oraninda, çünkü %50) 50 milyar TRL"lik yeni sermaye eklenmektedir. Böylece sirketin yeni sermayesi 150 milyar TRL olmaktadir. Hisse Senedi sayisi da ödenmis sermayeye paralel bir sekilde artacaktir ve 150 milyon adet olacaktir.
Sermaye Artirimi ve Temettü dagitimi esanasinda hisse senetlerinin yeni fiyatlarini hesaplayan formülü kullanarak, sirketimizin hisse senetlerinin eski 5.000 TRL"ye göre yeni fiyatlarini ve buna bagli olarakta piyasa degerlerini bulabiliriz. Sirketimizin baska Bedelsiz veya Bedelli Sermaye Artirimi yapmadigini bilmekteyiz, hisse senetlerin yeni fiyati asagidaki sekilde olacaktir;

Sirketin hisse senetlerinin yeni fiyati 3.000 TRL olarak hesaplanmaktadir. Hisse senedi sermaye artirimi sonrasi ilk seansta bu fiyattan islem görmeye baslayacaktir. Bu yeni fiyat üzerinden sirketin Piyasa Degerini hesaplayacak olursak (3.000 TRL*150 milyon adet senet) yeni 450 milyar TRL"lik piyasa degeri buluruz. Yapilan Sermaye Artirimi ve Nakit Temettü ödemesi islemi sirketin piyasa degerini 50 milyar TRL azaltmis bulunmaktadir ve dikkat edilirse bu tutar sirketin kasasindan çikan Nakit Temettü tutarina esit olmaktadir.


Kaç Çesit Hisse Senedi Vardir?
Farkli özelliklere sahip senet türlerini iki ana grupta toplamak mümkündür: imtiyazli senetler ve adi (normal) hisse senetleri. Bunlar içerdikleri özelliklere göre siniflandirilmislardir. Imtiyazli hisse senedi türü, basta ABD olmak üzere gelismis ülkelerde yaygin olarak kullanilmakla birlikte, ülkemizin mevzuatlari bu tür hisse senetlerine izin vermemekte ve sirketlerimiz ve yatirimcilarimiz bu tür bir enstrümandan yararlanamamaktadirlar.

Hisse Senedi Nedir?
Hisse Senetleri, Anonim ortakliklar tarafindan çikarilan ve belirli ortaklik sermayesine katilma payini temsil eden, yasa ve sermaye piyasasi kural ve sartlarina uygun olarak düzenlenmis kiymetli evraklardir.
Hisse Senetleri, sirket sermayesinin belirli bir kismini temsil eder, sahibine her türlü ortaklik haklarindan yararlanma imkani verir. Bu haklar;
·Sirket karindan pay alma hakki,
·Sirket yönetimine katilma hakki,
·Oy kullanma hakki,
·Rüçhan hakki,
·Tasfiyeden pay alma hakki,
·Sirket faaliyetleri hakkinda bilgi edinme hakki.

Imtiyazli Senet (Preferred Stock) Nedir?
Imtiyazli senet, adi hisse senedi ile tahvil karisimi özellik tasiyan bir hisse senedi türüdür. Hisse senedidir, çünkü adi hisse senetlerinin tasidigi ortaklik hakki (ör. oy hakki) yaninda adi hisse senetlerinden farkli ve öncelikli olarak temettü hakki vardir. Bu ikinci özelligi de tahvillere benzer. Söyle ki, imtiyazli senetler temettüden öncelikli ve sabit bir tutarda yararlanir. Imtiyazli senetlerin temettü ödemeleri yapildiktan sonra, ancak arta kalan dagitilabilir kar üzerinden, adi hisse senetleri için bir temettü ödemesi yapilabilinir.
Türkiye"de halihazirdaki mevzuatlar uyarinca imtiyazli senet olarak adlandirilan tür senetler sirketler tarafindan ihraç edilememektedirler. Bu tür bir enstrümandan yararlanamayan türk sirketleri, normal adi senetlerin yaninda degisik özellikler tasiyan ve imtiyazli senetlere kismen benzetmeye çalistiklari farkli grup adi senetler olusturmaya çalismaktadirlar. IMKB"ye kote birçok sirket bu tür farkli grup senetlere sahip olmalarina ragmen (bu farkli gruplar genellikle halka arz edilmedikleri, dolayisi ile IMKB"ye kote olmadiklarindan pek taninmamistir, örnegin, Anadolu Gida) en bilinenleri Is Bankasi, Adana çimento ve Kardemir"dir. Örnek olarak Adana çimento"yu ele alacak olursak, bu sirketin üç farkli grup senedi bulunmaktadir; A, B ve C olarak adlandirilan bu senet sahipleri farkli tutarlarda temettü geliri elde etmektedirler; A grubu senet sahipleri dagitilacak toplam temettünün %54"üne hak kazanirlarken, B grubu %36"sina ve C grubu da %10"una hak kazanmaktadirlar.

Adi Senet (Common Stock) Nedir?
Adi senet türü IMKB"de karsimiza çikan ve genelde bilinen senet türüdür. Yalin bir tür olmasina ragmen kanunlarimizin verdigi bazi olanaklar sayesinde bu tür senetler kendi içlerinde degisik özelliklere sahip gruplara bölünebilirler. Bu sekilde bir gruplandirma, imtiyazli senetten farkli bir sekilde olmaktadir. Herhangi bir öncelik veya sabit temettü ödeme seklinden çok, temettü dagitim oraninda farklilik ve/veya oy hakkindaki farklilik seklinde karsimiza çikmaktadir.
Türkiye"de nominal deger (par value) olarak degisikler (500 TRL, 1.000 TRL, 5.000 TRL en yaygin olarak kullanilanlaridir) olmasina ragmen, IMKB getirmis oldugu standartlarda nominal degeri 1.000 TRL olarak kabul etmektedir ve farkli olanlari bölme/çarpma islemleri yolula 1.000 TRL"lik nominal degere indirgemektedir. örnegin 5.000 TRL nominal degere sahip bir senet bu yolla bes adet 1.000 TRL nominal degere sahip senet olarak kabul edilmektedir.
Örnek 1: Yatirimcilar tarafindan en çok bilinen örnekler Is Bankasi ve Adana çimento örnekleridir. Bilindigi gibi Is Bankasi"nda dört degisik grup hisse senedi (Kurucu, A, B ve C) olmakla birlikte Adana çimento"da üç degisik grup senet (A, B ve C) vardir. Bunlarin ödenmis sermayede bir paylari vardir ve toplamlari da sirketin toplam sermayesini vermektedir. Bu senetlerin oy oranlari (her gruptaki senedin 1 oydan farkli oy hakki olabilir) ve/veya dagitilacak temettüden alacaklari pay farklidir.
Örnek 2: XXX isimli bir sirketin toplam 500 milyar TRL"lik sermayesi ve üç degisik grup (A, B ve C) hisse senedi olsun. Dönem sonunda 300 milyar TRL kar ettigini ve tüm miktari temettü olarak ortaklarina dagittigini düsünelim. Acaba hisse basina temettü geliri ne kadar olacaktir?
(1 Hisse = 1.000 TRL"lik sermaye tutari oldugunu unutmayalim)
HISSE GRUBU HISSE ADEDI (*1.000) TEMETTÜDEN ALDIKLARI NET TEMETTÜ ÖDEMESI (*1.000 TRL) HISSE BASINA TEMETTÜ
A GRUBU 100.000 % 40 120.000 TRL 1.200 TRL
B GRUBU 200.000 % 40 120.000 TRL 600 TRL
C GRUBU 200.000 % 20 60.000 TRL 300 TRL
TOPLAM 500.000 % 100 300.000 TRL
Görüldügü gibi, 300 milyar TRL kar eden ve karinin tamamini dagitan XXX sirketinin haiz oldugu farkli hisse grubu sahipleri farkli miktarlarda temettü geliri elde ediyorlar ve dolayisiyla her grup senedin piyasa fiyati farkli olacaktir.
Örnek 3: YYY isimli bir sirketin toplam 500 milyar TRL"lik sermayesi ve üç degisik grup (A, B ve C) hisse senedi olsun. Bu degisik gruplarin degisik oy haklari oldugunu düsünelim. Acaba gruplarin yönetim de söz haklari ne kadardir.
NOT: ***Grup Hisse Orani = Gruptaki Hisse Adedi/ Toplam Hisse Adedi
***Grup Oy Hakki = Gruptaki Hisse Adedi * Oy Hakki
***Grup Oy Orani = Grup Oy Hakki/ Toplam Oy Hakki

HISSE GRUBU HISSE ADEDI GRUP HISSE ORANI OY HAKKI GRUP OY HAKKI GRUP OY ORANI
A GRUBU 100.000 % 20 10 OY 1.000.000 % 55.50
B GRUBU 100.000 % 20 5 OY 500.000 % 27.80
C GRUBU 300.000 % 60 1 OY 300.000 % 16.70
TOPLAM 500.000 % 100 1.800.000 % 100.00
Yukarida da görüldügü gibi A Grubu senetleri sermayeden %20 pay aldiklari halde, sirket yönetimi seçiminde %55.5 gibi çogunlugu teskil eden bir oy haklari vardir. Bir yatirimci, yatirim yapmadan önce bu durumu gözönünde bulunduracaktir ve senedi buna göre degerlendirecektir.

Nominal Deger, Hisse Adedi, Lot Ne Demektir?
Hisse senedine yatirim yapmayi düsünen bir yatirimcinin hisse senetleriyle ilgili terimleri bilmesinde yarar vardir. Burada bu terimlerden üçünü açiklamaya çalisacagiz.
Nominal deger (par value), bir hisse senedi basina sermayeden düsen payi belirtir. IMKB, borsaya kote olmus tüm senetlerin nominal degerlerini 1.000 TRL olarak kabul etmistir. Fakat, kote olmayan sirketlerin genelinde de nominal deger 1.000 TRL olarak kullanilmasina ragmen 500 TRL veya 5.000 TRL gibi nominal degerler de kullanilmaktadir. Sorun, farkli nominal degerlere sahip senetlerin halka açilmasi sonucunda borsaya kote olmalarindan kaynaklanmaktadir. Bu durumlarda borsa yönetimi bunlari hisse basina 1.000TRL"ye esitlemektedir. Yani 5.000 TRL nominal degere sahip bir senedi, IMKB, 1.000 TRL"lik bes adet senet olarak görmektedir.
Nominal degerlerin borsada 1.000 TRL olarak esitlenmesi bizim borsamiza özgü bir tasarruftur. Baska dünya borsalarinda degisik nominal degerlere sahip senetler islem görebilmektedir. örnegin New York Borsasi"nda 1 USD"lik nominal degere sahip senetler oldugu gibi 5 USD"lik senetler de islem görmektedir.
Sirketlerin sermayelerindeki her 1.000 TRL nominal degerdeki paylar o sirketin birer senedini olusturmaktadirlar. 1.000 adet hisse senedi bir araya gelerek de birer lotu olusturmaktadirlar. Böylece 1 Lot senet miktari, sirketin 1.000.000 TRL"lik sermayesini temsil etmektedir ve IMKB"de islemlere konu birimi teskil etmektedir. Lot"un altindaki küsuratli miktardaki senet miktarlari normal seans esnasinda alim-satima konu olabilmekle beraber fiyat kotasyonlari verilememektedir.

Hamiline ve Nama Yazili Senet Nedir?
Buradaki ayrimin mantigi aynen alacak senetlerinde veya çeklerde oldugu gibidir. Bir hisse senedi de nama veya hamiline yazili olabilir.
Nama yazili olan senetler sahiplerinin isimlerine kaydedilmis oldugu için, bu türde alim-satim borsada degil, borsaya kote olmayan sirketlerin senetleri gibi ticaret kanunundaki kurallarina göre olmaktadir. Eger bu tür senet sahipleri ellerindeki senetleri borsa araciligi ile satmak isterlerse, senetlerini hamiline çevirmeleri ve IMKB"ye kote ettirmeleri gerekmektedir.
Hamiline yazili senetlerin üzerinde herhangi bir kimlik yoktur. Bu senetlerin sahibi ya bunu ibraz edendir ya da takasbank dökümünde kimin üzerine gözüküyorsa odur. Borsada islem gören senetlerin hepsi hamiline yazilidir, fakat bir sirketin hamiline yazili senetlerinin hepsinin borsaya kote olmasi gerekmez. Hamiline yazili bir senedin borsada islem görebilmesi için kayit altina girmesi gerekmektedir.

Kurucu Hisse Senedi Nedir?
Kurucu hisse senetleri, sirket kurucularina ya da sirket açisindan önem arzeden sahislara genellikle bedelsiz olarak verilen, oy hakkindan yoksun ve sadece temettü hakki olan bir adi senet türüdür.

Borsaya Kote Olmak Ne Demektir?
Borsanin, hisse senetlerinin ticaretinin yapildigi bir piyasa oldugu belirtilmisti. Her piyasada oldugu gibi, bu piyasanin da kendine özgü kurallari vardir.
IMKB, diger borsalarda oldugu gibi hangi sirketlerin senetlerinin, ne miktarda (kaç adet) islem görebileceginin kayitlarini tutmaktadir. Ilk halka arzlarda, sirket yönetimleri, ne kadar hissenin borsaya kote (kayit altina) edilmesinin düsünüldügünü bildirir ve IMKB"den izin ister. Ilerde olusabilecek degisimler için IMKB"den izin almadan, yani kote ettirilmemis senetlerin ticareti olanakli degildir.
Kisacasi, bir senet için kote olmak demek, o senedin IMKB tarafindan tanindigini ve alim/satiminin yapilmasina izin verildigi anlamina gelmektedir.

Neden Halka Arz?
Halka arz nasil olur sorusundan önce neden sirketlerin halka arz ettiklerini anlamak yerinde olacaktir. Sirketlerin faaliyetlerini yürütebilmeleri için kaynaklara ihtiyaçlari vardir. Bu kaynaklar yabanci kaynak (borç yoluyla elde edilen kaynak) veya özkaynak (ortaklardan sermaye yoluyla veya faaliyetler sonucu kar yoluyla saglanan) olabilir. Iki kaynak türünün de sirkete bir maliyeti vardir. Bu maliyet yabanci kaynaklarda faiz maliyeti iken, özkaynakta ödenmesi gereken ve ortaklar tarafindan belli bir taban limitte beklenen temettü geliridir. Sirket yönetimi hangi kaynak ucuza geliyorsa, o kaynaktan faydalanma yoluna gidecektir. Eger özkaynak yoluyla fonlama yani senet ihraç ederek toplanacak fonlarin maliyeti daha ucuz ise, sirketler halka arza basvurma yoluna gidebilirler.
Ayrica, sirket ortaklari halka açilmayi bir tanitim ve reklam vasitasi olarak görebilir ve halka açilmaya karar verebilir. Sonuçta, borsa yoluyla sirketin degeri de olusabilecegi için, bu bir performans ölçüsü olarak da kullanilabilir.
Unutulmamasi gereken bir husus ise vergi mevzuatimiz halka açik sirketlere bir indirim saglamasidir.

Halka Arz Yöntemleri Nelerdir?
Aile sirketleri veya bir kaç ortagin bulundugu sirketler, yukaridaki sebeplerden biri veya birkaçini özönüne tutup halka açilmayi düsünüyorlarsa, kullanabilecekleri birkaç metod vardir. Genellikle bir danisman araci kurulus kullanildigindan, araci kurulusun hazirlayacagi öneriler arasindan, sirket yönetimi en uygununu seçer. çok fazla halka açilma metodu oldugundan burada belli basli bir kaçi kisaca anlatilacaktir.
Sabit Fiyatla Talep Toplama Yöntemi: Bu metodda sirket ortaklari yapilmis olan önfizibilite çalismalari isiginda belli bir fiyat ve arz edilecek hisse miktari belirlerler. Bu ilgili yatirimci grubuna sunulur ve isteyen kisilerden talepleri toplanir. En sonunda hisselerin karsiligini yatirmis olan yatirimcilara hisse senetleri dagitilir. Bu metodda araci kurum sadece yatirimcilar ile sirket arasinda elçilik görevi görebilecegi gibi, bu halka arzi kendisi de üstlenebilir (underwriting). Underwriting anlasmasi çerçevesinde arzi kendisi üstlenen bir araci kurulus, hisselerin tamamini satmayi taahüt eder. Eger satamadigi senet olursa, satilamayan kismi kendisi almakla mükelleftir.
Halka açilacak senetler, sermaye arttiriminda ortaklarin rüçhan haklarinin kisitlanmasi yoluyla (sirket yapmayi düsündügü bedelli sermaye artirimina mevcut ortaklarin kullanim haklarini kisitlar ve primli fiyattan bu tutarlar halka arz edilir) olabilecegi gibi, ortaklarin payindan satilmasi yoluyla da olabilir.
Fiyat Teklifi Alinmasi Yöntemi: Bu metodda sirket belli bir taban limitin altinda olmamak kosuluyla senetler için teklif edilen fiyatlari alir ve nihai karara göre hisseler satilir.
Bir baska metod ise, gelismis ülkelerde sikça kullanilan, senede dönüstürülebilinen tahvil ihraç etme yoluyla (convertible bonds) olandir. Burada, sirket yatirimcilara tahvil ihraç eder ve bu tahvilde, tahvil sahibine önceden belirlenen bir fiyattan hisse senedi alma hakki verilir. Eger tahvil sahibi (bondholder) ileride olusacak konjektürde fiyati uygun bulursa tahvilini hisse senediyle degistirir.

Araci Kurumlarin Islevi Nedir?
Araci kurumlar kurulus amaçlari itibariyle, hisse senedi ticaretinde yatirimci ile piyasa (karsi taraf) arasinda aracilik islemlerini ve yatirimciyi bilgilendirme fonksiyonlarini yerine getirirler. Bu aracilik islemleri için, en büyük gelir kaynaklarini olusturan, islem basina komisyon alirlar.
Araci kurumlarin baska görevleri ve gelir kaynaklari ise halka arz konsorsiyumlarinda yer almak ve yeni hisse senetlerin ihraclarinda aracilik görevi görmektir.

Lider Araci Kurum Nedir?
Bir sirketin halka arzi için, çesitli araci kurumlar bir araya gelip konsorsiyum kurarlar. Isteyen araci kurum bu konsorsiyuma katilir ve belli bir miktarinin halka arzini üstlenir. Bu konsorsiyumda, halka açilacak sirkete danismanlik yapan, konsorsiyumu düzenleyen yani bir halka arzda lider rolünü oynayan araci kurulusa Lider Araci Kurulus denir. Burada kisaca bahsedilen lider araci kurulusun esasinda görevleri ve sorumlulugu daha fazladir.

Ortaklar Kimlerdir?



Ortak Ne Demektir?
Sirketler belli bir faaliyette bulunmak üzere bazi sahislarin bir araya gelip kurduklari, tüzel kisiligi olan ve ülke mevzuatlarina uymakla mükellef kuruluslardir. Bu sirketleri kurmak için bir araya gelen kisilere girisimci, tüzel kisilik olustuktan ve girisimciler bu sirketin sermayelerine istirak ettikten sonra ortak denir.
Ortaklar, sermayedeki paylarina göre küçük ortak veya büyük ortak olarak adlandirilirlar. Büyük ortaklarin genellikle sirkette %50"den fazla oy oranlari vardir. Günümüzde halka açilmalar yayginlastikça, sirketlerin çok fazla miktarda küçük ortaklari olusmaya baslamistir.
IMKB"de hisse senedi sahipleri ayni zamanda sahip olduklari sirketlerin hisse senetlerinden dogan bir hak olarak, o sirketlerin birer ortagidirlar.
Ortaklar kurumsal ortak (fonlar, holdingler, emeklilik fonlari vb.) olabilecekleri gibi sahislar da olabilirler.

Holding ve Sirketler Grubu Ne Demektir? Ne Ise Yararlar?
Bir kisinin, bir grup girisimcinin veya bir ailenin birçok alanda faaliyet gösteren sirketleri olabilir. Fazla büyük olmanin bir sonucu ise bu sirketlerin yönetimlerinin zorlasmasi ve ortak bir misyon etrafinda idare edilme güçlügüdür. Böyle bir durumda sirket sahipleri, bu sirketleri belli bir çati altinda toplamak isteyebilirler. Bunu da ya bir holding kurarak ya da bir sirketler grubu olusturarak gerçeklestirirler.
Holding sirketleri, üretim ve satis türü faaliyetlerde bulunmayan, belli bir faaliyet alani olan sirketlere istirak eden, ve genellikle böyle sirketlerin büyük ortagi durumunda olan anonim sirketlerdir. Holding sirketlerinin kurulus ve varolus nedenleri birden çok sirkete istirak etmek ve bu sirketleri yönlendirmek/kontrol etmek oldugundan sermaye sirketleri sinifinda bulunmaktadirlar. Holding sirketlerinin sahipleri genellikle birçok sirketin sahibi olduklari için, bu paylarini holdinglere devrederler ve bu yolla o sirketlerin yönetimlerini tek elde toplarlar.
Sirketler Grubu"nda da, yine ayni mantiktan yola çikan sirket sahibi veya sahipleri, yönetimi bir baska sirket araciligiyla degil, direkt kendileri, bu sirketleri biraraya getirerek yapmak isterler. Basit anlamda, sirketler grubu, ayni kisi veya kisilerin sahip oldugu sirketlerin bir araya getirilmesidir. Sirketler grubunda genellikle sirket sayisi fazla degildir, buna karsin holdinglerde en az yedidir (kanuni gereklilik).

Yatirimci Kimdir?
Sahislar gelirlerinin harcamalar kismindan arta kalanlarini, ileriki bir tarihte kullanmak üzere saklamak ve gelir getiren bir enstrümanda degerlendirmek isteyeceklerdir. Yatirim araci olarak tanimladigimiz, ilerde bize arti olarak bir gelir getirme firsati sunan enstrümanlara yatirim yapan kisilere yatirimci denir. IMKB"de hisse senedi sahipleri (stockholder, shareholder) birer yatirimcidirlar. Çünkü ilerde belli bir gelir elde etme umuduyla yatirim yapan sahislardir.

Istirak Nedir?
Istirak, bir sirketin baska bir sirketin sermayesinde ortakligi söz konusu olmasi durumunda, sermayelerinde paylari olan sirketlere denir.

Istirak Çesitleri Nelerdir?
Yukaridaki tanimdan hareketle istirak çesitlerini ikiye ayirabiliriz: ana sirket, ortak oldugu sirkette %50"den fazla oy hakkina sahipse ortak olunan sirket bir bagli ortakliktir. Eger çogunluk ana sirkette degilse basit anlamda istirak (bagimsiz ortaklik) denir.

Istirak Etme Amaci Ne Olabilir?
Bir sirket, gereksiniminin üzerindeki fonlari, iki nedenden dolayi baska bir sirketin sermayesine ortak olma yoluyla ekler. Birincisi, iyi bir getiri beklentisiyle, klasik bir yatirimci mantigi ile bu yatirimini yapabilir. Ikinci olarak, bunu ana faaliyetleri ile iliskili olarak yapabilir. Örnegin bu, ürünlerinin pazarlamasini yapan sirketlere, hammadde üreten bir sirkete, baska bir sirketle ortak olarak benzer bir alanda üretim yapmak üzere vb. seklinde olabilir.

Takasbank Nedir?
IMKB"de islem gören senetlerin muhafazasi ile görevli olan IMKB Takas ve Saklama Bankasi A.S., böylece islemlerin düzgün olarak islenmesi ve düzenli olarak tutulmasina faydali olmaktadir. Kote olan senetlerin büyük bir kismi burada muhafaza edildigi için ayrica fiziki bir dolasima, hatta sirketlerin senet basmalarina gerek yoktur. Söyle ki, IMKB"deki islemler elektronik ortamda yapildigindan burada fiziki bir dolasim olmamaktadir, bu durum da gereksiz sayida senet basilmasi külfetinden sirketleri kurtarmaktadir.

Glossary
Menkul Kiymet Tasinabilir nitelikte ekonomik kiymet ifade eden ve paraya çevrilmesi ya da parayla ifade edilmesi mümkün olan kiymetli evraktir.
Borsa Belirli ticaret merkezlerinde, belirli tarihlerde alici ve saticinin bir araya gelerek menkul degerlerin fiyatlarini saptadiklari yerdir.
Döviz Borsasi (Foreign Exchange) Döviz arz edenlerle döviz talep edenlerin karsilastiklari, ulusal paralarin birbirlerine çevrildikleri standartlastirilmis piyasalardir.
Emtia Borsalari (Commodity Exchange) Ticarete konu olabilen mallarin alim ve satiminin gerçeklestirildigi standartlastirilmis piyasalar.
Tezgah üstü Piyasa (OTC; Over The Counter) Degerli evraklarin ticaretinin yapildigi standartlastirilmamis piyasalardir.
Hedging Çitleme. Nakit piyasada bulunan bir pozisyondan olusan risklerden diger piyasalarda (futures, options vs.) pozisyon alarak korunmadir.
Atil Kapasite Bir üretim biriminde, mevcut olan fakat kullanilamayan kapasitedir.
Know-How Bir isletme tarafindan, o isletmenin üretim yöntemlerinin ya da teknolojisinin, ayni dalda çalisan, ya da ayni isi yapmaya çalisan bir baska firmaya satilmasi veya kiralanmasidir.
Çikarilmis Sermaye Kayitli sermaye sistemine tabi ortakliklarin satisi yapilmis (ihraç edilmis) hisse senetlerini temsil eden sermayelerdir.
ödenmis Sermaye Esas sermaye sistemine tabi ortakliklarda, ortaklarca taahhüt edilen sermayenin nakden ödenmis kismidir.
Nominal Deger Menkul degerlerin üzerinde yazili olan degerdir.
Lot Hisse senetleri piyasasinda islem birimidir. IMKB Hisse Senetleri Piyasasi"nda, 1 Lot 1.000 adet hisse senedini veya 1.000.000 TRL nominal degerli hisse senedini ifade eder.
Underwritting Taahhütlü Aracilik Yüklenimi. Araci Kurulusun bir sirketin hisse senetlerinin halka arzi esnasinda senetlerin ihracini garanti vererek üstlenmesi ve satilamayan senetleri satin almasidir.
Convertible Bonds Hisse senedine dönüstürülebilir tahvil.
Bondholder Tahvil Sahibi.
Konsorsiyum Iki veya daha fazla isletmenin belirli bir projenin uygulanmasi konusunda yapmis olduklari isbirligidir.
OTC (over the counter) Tezgah üstü piyasalardir. Tezgah üstü piyasalarda, sermaye piyasasina aracilik eden kurumlar, kendi aralarinda bir borsanin belirleyici kural ve tüzüklerine uyma zorunlulugu duymadan islem (alim/satim) yaparlar. Bugün en gelismis piyasalardan biri olan Amerika Birlesik Devletleri"nde küçük islem hacmine sahip bazi firmalar, borsa haricinde OTC olarak islem görürler.
83  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi : 14 Ağustos 2009, 08:54:21
28 Mart 2001 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen ve 7 Nisan 2001 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan 4632 sayılı ‘Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanunu‘ kamu sosyal güvenlik sisteminin tamamlayıcısı olarak gönüllü katılıma dayalı ve belirlenmiş katkı esasına göre oluşturulan bireysel emeklilik sisteminin işleyiş ve denetleme kuralları belirlenmiştir.

Bireylerin emekliliğe yönelik tasarruflarının yatırıma yönlendirilmesi ile
·bireylere emeklilik döneminde ek bir gelir sağlanarak refah düzeylerinin yükseltilmesi,
·ekonomiye uzun vadeli kaynak yaratarak istihdamın artırılması, ekonomik kalkınmaya katkıda bulunulmasını temin etmek,
amaç niteliğindedir.


Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanunu Amaç, Kapsam ve Taraflar

Bu kanunu amacı kamu sosyal güvenlik sistemine ilave olarak, katılımcılara emeklilik döneminde ek gelir sağlamak amacı ile, gönüllü katılıma dayalı ve belirlenmiş katkı esasına göre oluşturulan bireysel emeklilik sistemi kapsamında; katılımcıların ve varsa isteğe bağlı olarak işverenlerinin katkılarının toplanmasını, bu kanunda belirtilen emeklilik şirketleri tarafından bireysel emeklilik hesaplarında izlenerek emeklilik yatırım fonlarında yatırıma yönlendirilmesini ve sisteme katılma, ayrılma ve emeklilik koşulları ile katılımcıların hak ve yükümlülüklerini düzenlemektir.

Kanunda potansiyel sistemin dört aktif tarafı bünyesinde içerdiği görülmektedir. Bunlar sırası ile; Katılımcılar ( çalışan ve isteğe bağlı olarak işveren ), emeklilik hesaplarının açıldığı – izlendiği ve saklandığı Emeklilik Şirketi, katkı paylarının değerlendirildiği emeklilik yatırım fonlarını yöneten Portföy Yönetim Şirketi ve emeklilik yatırım fonu varlıklarını muhafaza eden yetkili Saklayıcı Kuruluş. Bunların yanısıra; Sermaye Piyasası Kurulu, Hazine Müsteşarlığı, Bireysel Emeklilik Danışma Kurulu ve Hazine Müsteşarlığı’nın bağlı bulunduğu Bakanlık gibi yaptırım gücüne sahip üst organlarda mevcuttur.

Bireysel Emeklilik Sisteminin İşleyişi

18 yaşını dolduran ve kanuni ehliyete haiz herkes bireysel emeklilik sistemine girebilecektir. Sisteme katılacak kişiler emeklilik şirketi ile emeklilik sözleşmesi imzalamak mecburiyetindedirler.

Emeklilik sözleşmesi katılımcının; sisteme girmesine, sistemden ayrılmasına, emekli olmasına, katkılarının ödenmesine, bu katkıların bireysel emeklilik hesaplarında izlenmesine, emeklilik yatırım fonlarında yatırıma yönlendirilmesine ve bireysel emeklilik hesaplarından katılımcılara veya lehdarlarına ödemelerin yapılmasına ilişkin esaslar ile tarafların hak ve yükümlülüklerini içeren ve katılımcılar veya varsa işverenleri ile şirket arasında düzenlenen sözleşmedir.

Katılımcılar, emeklilik sözleşmesinde yer alacak şartlar çerçevesinde, bireysel emeklilik hesaplarındaki birikimlerini aynı şirkete ait birden fazla emeklilik yatırım fonu arasında paylaştırılmasına karar verebilir.

Emeklilik planı ise ise emeklilik sözleşmesinin uygulama biçimini belirleyen teknik esaslardır. Emeklilik planı, plan kapsamında katılımcıya sunulan fonların ünvanlarını, asgari katkı payı tutarlarını, giriş aidatını, yönetim ve fon işletim giderlerini ve bunlara ilişkin hesaplamaları kapsar.

Katılımcılar, sisteme giriş tarihinden itibaren en az 10 yıl sistemde bulunmak koşulu ile 56 yaşını tamamladıktan sonra sistemden emekli olmaya hak kazanırlar.

Bireysel emekliliğe hak kazanan katılımcı hesabındaki birikimi toplu olarak talep edebilir. Birikiminin bir kısmını alarak geri kalanının değerlendirilmesinin devamını isteyebilir veya ömür boyu düzenli maaş isteğinde bulunabilir.

Katılımcının emekliliğe hak kazanmadan sistemden ayrılma talebinde bulunması halinde, bireysel emeklilik hesabındaki katkılar getirileri ile birlikte vergi mevzuatındaki ilgili hükümler saklı kalmak kaydıyla katılımcıya ödenir. Bireysel hesabında varsa işverenleri tarafından yapılan katkılar emekliliğe hak kazanmadan talep edilemez. Bireysel emeklilik hesabındaki katılımcının işverenleri tarafından yapılan katkılar katılımcının emekli olmasına kadar emeklilik yatırım fonlarında değerlendirilmeye devam edilir.

Emeklilik Şirketi, katılımcılardan sisteme ilk kez katılmaları sırasında veya yeni bir bireysel emeklilik hesabı açtırmaları halinde giriş aidatı talep edilebilir. Söz konusu giriş aidatları bireysel emeklilik hesabına yapılan katkılardan ayrı olarak azami bir yıl içerisinde taksitler halinde de ödenebilir.

Emeklilik Şirketi fon varlıkları veya fon gelirleri üzerinden yönetim gideri ve fon işletim masrafı kesintisi yapabilir. Bireysel emeklilik hesaplarından yapılacak her türlü kesintilerin ve giriş aidatlarının emeklilik sözleşmesinde açık olarak belirtilmesi zorunludur.

Katılım Paylarının Yatırıma Yönlendirilmesi ve Emeklilik Yatırım Fonları

Katılım payları emeklilik şirketleri tarafından kurulacak ve portföy yönetim şirketleri tarafından yönetilecek bireysel emeklilik sistemine özel olarak emeklilik yatırım fonları vasıtasıyla yatırıma yönlendirilecektir.

Fon, şirket tarafından emeklilik sözleşmesi çerçevesinde alınan ve katılımcılar adına bireysel emeklilik hesaplarında izlenen katkıların, riskin dağıtılması ve inançlı mülkiyet esaslarına göre işletilmesi amacıyla oluşturulan malvarlığıdır. Süresiz olarak kurulan fonun tüzel kişiliği yoktur.

Fon portföyü, aşağıda belirtilen para ve sermaye piyasası araçları ile işlemlerinden oluşur:
Nakit, vadeli ve vadesiz mevduat,


Borçlanma araçları(ters repo dahil) ile hisse senetleri,


Kıymetli madenlere ve gayrimenkule dayalı varlıklar,


Repo işlemleri,


Vadeli işlem ve opsiyon sözleşmeleri,


Borsa para piyasası işlemleri,


Yatırım fonu katılma belgeleri,


Kurulca uygun görülen ve kamuya ilan edilen diğer para ve sermaye piyasası araçları.


Bireysel emeklilik sistemi çerçevesinde kurulacak emeklilik yatırım fonları aşağıdaki şekilde sınıflandırılmaktadır.
Gelir amaçlı fonlar


Büyüme amaçlı fonlar


Para piyasası fonları



Kıymetli madenler fonları



İhtisaslaşmış fonlar


Diğer fonlar


Bireysel Emeklilik Sisteminde Fon Portföy Sınırlamalarına İlişkin Esaslar
Fon varlıklarının %10"undan fazlası bir ihraçcının para ve sermaye piyasası araçlarına yatırılamaz. Ayrıca, fonun %5"inden fazla yatırım yaptığı ortaklıkların para ve sermaye piyasası araçlarının toplam tutarı fon varlıklarının %40"ını aşamaz. Devlet iç borçlanma senetleri için bu bentteki sınırlamalar uygulanmaz.


Fon portföyüne borsada işlem gören para ve sermaye piyasası araçlarının alınması esastır. Ancak borsada işlem görmesi koşuluyla, yapılan ilk ihraçlardan da para ve sermaye piyasası aracı alınabilir.


Fon, tek başına hiçbir ortaklıkta sermayenin ya da tüm oy haklarının %5"ine veya daha fazlasına, bir şirketin kurucusu olduğu fonlar ise toplu olarak, hiçbir ortaklıkta sermayenin ya da tüm oy haklarının %20"sinden fazlasına sahip olamaz.


Fon varlıklarının en fazla %5"i risk sermayesi yatırım ortaklıkları tarafından ihraç edilen para ve sermaye piyasası araçlarına yatırılabilir.


Fon portföyüne şirketin ve portföy yöneticisinin para ve sermaye piyasası araçları satın alınamaz.


Şirketin ve portföy yöneticisinin; sermayesinin %10"undan fazlasına sahip olan hissedarlarının, yönetim kurulu başkan ve üyelerinin, genel müdür ve genel müdür yardımcılarının, ayrı ayrı ya da birlikte sermayesinin %20"sinden fazlasına sahip oldukları ortaklıklar ile şirketin ve portföy yöneticisinin doğrudan ve dolaylı iştiraklerince çıkarılmış para ve sermaye piyasası araçlarının toplamı, fon varlıklarının %20"sini aşamaz.


Fon varlıklarının en fazla %20"si bir topluluğun para ve sermaye piyasası araçlarına yatırılabilir. Topluluk, hukuksal yönden birbirinden bağımsız olmakla birlikte sermaye, yönetim ve denetim açısından birbirleriyle ilişkili, faaliyet konuları yönünden aynı sektöre bağlı olsun veya olmasın, organizasyon ve finansman konularının bir ana ortaklık çatısı altında tek merkezden koordine edildiği ana ve bağlı ortaklıklar bütününü ifade eder.


Fon varlıklarının en fazla %20"si Borsa Para Piyasası"nda değerlendirilebilir.


Fon varlıklarının en fazla %10"u yatırım fonu katılma belgelerine yatırılmak suretiyle değerlendirilebilir. Ancak, her bir yatırım fonuna yapılan yatırım tutarı, fon varlıklarının %2"sini geçemez.


Fon varlıklarının en fazla %10"u bankalar nezdinde açtırılacak mevduat hesaplarında değerlendirilebilir. Ancak her bir bankada değerlendirilebilecek tutar fon varlıklarının %2"sini aşamaz.


Fonlar, hisse senetlerini satın aldıkları ortaklıkların herhangi bir şekilde yönetimlerine katılma amacı güdemezler ve yönetimde temsil edilemezler.


Yabancı para ve sermaye piyasası araçlarına yatırım yapmak amacıyla kurulmuş ve bu durumu fon unvan ve içtüzüklerinde belirten fonlar dışında kalan diğer fon türleri portföylerine hiçbir şekilde yabancı para ve sermaye piyasası aracı alamayacaklar ve yabancı bir ülkede kurulu bir banka nezninde mevduat hesabı açamayacaklardır.


Bireysel Emeklilik Sisteminde Fon Türleri ve Ünvanları

Fonlar, doğrudan fonu tanıtması, fonun risk ve getiri yapısı hakkında eksik, yanlış veya yanıltıcı bilgi vermemesi, izahnamede belirtilmesi ve SPK tarafından uygun görülmesi koşuluyla, izahnamelerinde belirtilecek portföy yönetim stratejilerine uygun olarak kurulabilir.

Fon ünvanında belirli bir varlık grubuna yatırım yapıldığı izlenimi uyandıracak bir ibare kullanılması halinde fon varlıklarının en az %80"i oranında ünvanda yer alan söz konusu varlık grubuna yatırım yapmak zorundadır.

Fon türleri belirlenirken, portföy yönetim stratejilerinin uygulanması neticesinde ulaşılmak istenen hedefin objektif olarak tanımlanabilmesi ve fonun bu hedefe ulaşmadaki performansının ölçülebilmesi amacıyla kullanılacak karşılaştırma ölçütünün de izahnamede belirtilmesi zorunludur.

Bireysel Emeklilik Sistemi"nde Katılımcı Yatırım Tercihine İlişkin Kısıtlamalar

Bireysel emeklilik sisteminde, emeklilik şirketinin, katılımcının risk getiri profilini belirlemeye yönelik bir test yapması zorunludur. Katılımcı kişisel risk getiri profilini belirleyen formu doldurup imzalar ve bu form çerçevesinde elde edilen bilgilere göre kendisine verilen tavsiyeler doğrultusunda yatırım kararını verebilir. Katılımcı yatırım tavsiyelerine uymak zorunda değildir.

Katılımcılar emeklilik sözleşmelerinde belirtilen esaslar çerçevesinde fon hesaplarında yatırıma yönlendirilecek katkı paylarının;
en fazla %15"ini, portföyünün en az %80"i yabancı para ve sermaye piyasası araçlarından oluşan fonlara,


en az %30"unu ise portföyünün en az %80"ini ters repo dahil devlet iç borçlanma senetlerinin oluşturduğu fonlara yönlendirirler.


Şirket, katılımcıların katkılarının bu türdeki fonlarda değerlendirilmesi konusunda gerekli tedbirleri alır.

Bireysel Emeklilik Sisteminde Katılımcının Portföy Dağılımını Belirlemesi

Birey yönetmelikte belirlenen sınırlamalar dahilinde katılım paylarının yatırıma yönlendirilmesinde uygulanacak yatırım dağılımını belirleyebilir. Yukarıda ifade edilen birey risk getiri profili testi dahi katılımcıyı bilgilendirme amacına yöneliktir.

Katılımcı, katkı payını emeklilik planlarında belirtilen fonlar arasında paylaştırabilir. Katkı payı dağılım oranları veya tutarlarına ilişkin değişiklik yılda azami dört kez yapılabilir.

Katılımcının, mevcut emeklilik sözleşmesindeki katkı payı dağılım oranları veya tutarlarını planda belirlenen sınırlamalar içinde kalacak şekilde yeniden tespit etmesine yönelik bildirim, değişiklik tarihinden en az beş iş günü önce şirkete yazılı olarak yapılır.

Şirket, sözleşmede belirtilmesi kaydı ile emekliliğe hak kazanılmasından asgari üç yıl önce, katılımcının birikimlerinin mali piyasalardaki risklerden etkilenmesini önlemek amacıyla orta ve düşük risk düzeyine sahip fonlara geçişini sağlamak üzere katılımcıya yazılı uyarıda bulunmak zorundadır. atılımcının şirket tarafından yapılan yazılı uyarıyı uygun görmesi halinde, emeklilik planı değişikliğine gidilir.
84  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Oligopol : 14 Ağustos 2009, 08:53:57
 Oligopol


Oligopol, homojen veya farklılaştırılmış bir malı satan, birbirlerine etki edebilecek kadar az sayıda satıcının sonsuz sayıda alıcı ile karşı karşıya geldiği piyasadır.
(Satıcılar az sayıda olmasından kasıt, ikiden fazla ancak birbirlerinin kararlarından etkilenebilecek kadar az sayıda olmalarıdır.)
İki satıcı varsa ð düopol
Üç satıcı varsa ð triopol
Alışverişe konu olan mal;
Homojen ise ð tam oligopol
çimento, çelik vb. hammadde kullanılan malların piyasası
Heterojen ð noksan oligopol
otomobil, çamaşır makinesi, buzdolabı vb malların bulunduğu piyasalar

Oligopolcü dengesi



Oligopolde firma sayısının az olması yanında, her firmanın davranışının rakiplerinin davranışlarına bağlı olması, bu piyasada dengeyi açıklayacak tek teorinin kurulmasını olanaksız kılmaktadır.
Rekabetçi davranışlar üzerine Cournot-düopol modeli
Dirsekli talep eğrisi modeli (Sweezy modeli)
Kartel dengesi

Dirsekli talep eğrisi (Sweezy modeli) ve fiyat kararlılığı



Dirsekli talep eğrisi modeli, piyasa fiyatının neden hangi düzeyde oluştuğuna değil de, maliyetlerdeki önemli değişmelere rağmen fiyat istikrarını açıklar.


Dirsekli talep eğrisi, oligopol piyasasında gözlenen fiyat kararlılığını veya piyasadaki katılığı açıklamaya çalışan bir modeldir. Bu model, bir oligopolcü firmanın talep eğrisinin, cari piyasa fiyatında, bir dirseğe (kırılma noktasına) sahip olduğunu gösterir. Talep eğrisi, dirseğin üst kısmında, dirseğin alt kısmına göre daha fazla esnektir. Çünkü, diğer oligopolcü firmalar fiyat yükselişlerini takip etmeyecekler fakat bir firmanın fiyatını düşürmesi halinde diğer firmalar da aynı doğrultuda davranacaklar yani fiyatlarını düşüreceklerdir. Diğer taraftan, dirseğin alt kısmında marjinal hasılat eğrisinin bu kopuk kısmında, marjinal maliyet eğrisinin farklı düzeylerinde, oligopolist firma fiyatını değiştirmez.
Oligopolcünün dirsekli talep eğrisi ile karşı karşıya olması iki varsayıma dayanmaktadır.
(1) Oligopol piyasasında iki talep eğrisi vardır. Firmanın talep eğrisi (tt), piyasa talep eğrisi (TT). Firmanın kendi talep eğrisi piyasa talep eğrisinden daha esnektir.
(2) Firma satış fiyatını düşürdüğü zaman rakipleri tarafından izlenmesine rağmen satış fiyatını yükselttiği zaman rakipleri tarafından izlenmeyecektir.
Oligopolcünün denge fiyatı TT ile tt eğrilerinin (endüstri talep eğrisiyle firma talep eğrisinin) kesiştiği D noktasında oluşacaktır. (fd düzeyi) oligopolcü satış fiyatını fd denge fiyatının üzerine çıkarmak isterse endüstrideki rakip firmalar bundan yararlanmak için kendisini izlemeyeceklerdir.
Firma satış fiyatını fd denge fiyatının altına indirdiğinde, endüstrideki firmalar tepkisiz kalmayacak pazar paylarını söz konusu firmaya (fiyat düşüren firmaya) kaptırmamak için onlar da fiyatlarını düşüreceklerdir.
Dirsekli talep eğrisi modelinde denge istikrarlıdır. İstikrarın nedeni de, firmanın maliyetinin yükselmesi ya da düşmesi halinde, marjinal maliyet BC boşluğundan geçtiği sürece, firmanın dengesinin değişmeyeceğidir. Başka bir anlatımla, yukarıdaki şekilde, oligopolcünün marjinal maliyet eğrisinin MM12 konumuna yükselmesi ya da maliyetlerin düşmesi sonucunda MM3 konumunu alması halinde, oligopolcü kâr maksimizasyonunu sağladığından dengesini değiştirmeyecektir. Marjinal maliyet MM2 ile MM31 miktarında mal üretip satarak, kâr maksimizasyonunu gerçekleştirebilecektir. konumunda olduğunu varsaydık. Maliyetlerin artması sonucunda marjinal maliyetin MM arasında hangi düzeyde olursa olsun OM

Oligopol piyasasında uzun dönem etkinliği


Kısa dönemde oligopolcü firma kâr edebilir, kâr ve zararlarını eşitleyebilir veya bir miktar zarara katlanabilir. Ancak firma uzun dönemde zarara katlanmaktansa üretimde vazgeçer. Oligopolcü firma, uzun dönemde piyasaya yeni firmaların girişi kısıtlı olduğundan kaynak dağılımını kontrol altına alır ve böylelikle de kâr edebilir. Genellikle firmalar aşırı bir reklama ve mal farklılaştırmasına giderler. Bununla birlikte, piyasadaki etkinlik koşulları birkaç firmaya müsaade eder ve oligopolcü firmalar kârlarını araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde kullanırlar.
Uzun dönemde oligopolcü firmaların gelir dağılımını ve kaynak dağılımını bozucu etkileri yanında reklamlardan kaynaklan israf gibi zararlı etkileri de bulunmaktadır.

Oligopolün eleştirisi


1-Kaynak dağılımını bozucu etki: Oligopolcü, üretimini, satış fiyatını yükseltmek amacıyla, tam rekabete oranla, kısmaktadır. Firmaların üretimi suni olarak kısmaları, üretim faktörlerinin toplum tercihlerine uygun mal ve hizmet bileşimini sağlayacak şekilde, üretim alanları arasında optimal dağılımını engellemektedir. Eğer oligopol piyasası firmalar arası rekabetin varlığı nedeniyle tam rekabete yaklaşıyorsa, kaynak dağılımını bozucu etki nispeten az olacaktır. Öte yandan firmalar arası antlaşmalar sonucu, oligopol piyasası monopole yaklaşıyorsa, bu olumsuz etki artacak ve ekonomideki kaynakların bir kısmının daha verimli olabileceği alanlara kayması önlenecektir.

2-Gelir dağılımını bozucu etki: Üretimi suni olarak kısan oligopolcü firmalar, normal kârın üzerinde bir kâr elde ederken, toplumdaki gelir dağılımını kendi lehlerine bozarlar. Oligopolcülerin uzun dönemde de devam eden bu aşırı kârları, piyasadaki rekabet durumuna göre farklılıklar gösterir. Firmalar arası rekabet ne kadar azalırsa, piyasa monopol piyasasına o kadar yaklaşır ve gelir dağılımını bozucu etki de o kadar artar. Rekabet artınca, aşırı kâr azalırken, gelir dağılımını bozucu etki de önemini yitirecektir.

3-Reklamlardan kaynaklanan israf: Noksan oligopolde aşırı ürün farklılaştırmasına giden firmalar, ayrıca mamullerini reklam aracılığıyla tanıtırlar. Bu piyasada sık sık yaşanan reklam savaşı ve yeni mamul savaşı, çoğu kez tüketicinin refahını etkilemekten çok,oligopolcü firmaların pazar paylarını artırmaya yöneliktir. Monopollü rekabet piyasasındaki kadar olmasa bile, oligopol piyasasında da, satın alınan malın içerisinde çoğu kez, tanıtım giderleri önemli bir yer kaplamaktadır. Tanıtım giderlerinin fiyat içerisindeki payı ne kadar artarsa, tüketicilerin refahına olumsuz etkisi de o kadar artmaktadır.
85  Eğitim & Öğretim / Ödevler / DIŞ TİCARETTE ÖDEME YÖNTEMLERİ (Ekonometri) : 14 Ağustos 2009, 08:53:24
DIŞ TİCARETTE ÖDEME YÖNTEMLERİ

Bir dış ticaret işleminde en önemli sorunlardan birisi ihracatçı ile ithalatçı arasındaki güven konusudur.Birbirinden mal alıp satmak isteyen ihracatçı ile ithalatçı farklı ülkelerde yerleşik bulunmaktadır;birbirlerini belkide hiç tanımazlar ,farklı dilleri konuşur ,farklı paraları kullanırlar.Birbirlerinin ticari ve mali güvenirliği konusundan da yeterli bilgi sahibi olmayabilirler.Bir taraf sorumluluğunu yerine getirmediği takdirde diğerinin onu zorlamasının güç olacağı bilinmektedir.Kısacası ,tarafların birbirlerine güvenmediklerini söylemek her zaman doğru olmasa bile ,ihtiyatlı davranmalarını gerektirecek birçok neden bulunmaktadır.
İşlemler uzak mesafeler arasında yapıldığından ,iç ticaretteki gibi bir taraf malı teslim ederken diğer tarafın aynı anda ona ödemede bulunması söz konusu değildir.İthalatçı ,kendisini güvenceye almak için ,önce malı devralmayı ,daha sonra ödemeyi yapmayı arzularken ,ihracatçı açısından en önemli yol ,ödemenin peşin yapılması ,malın sonra gönderilmesidir.
Yabancı ülkede yerleşik karşı tarafa güvenememe sorunu ,dış ticaret işlemine bir bankanın aracılık etmesi ile çözümlenir.Normal olarak bankanın güvenirliliği bireysel ithalatçı ve ihracatçıya göre daha yüksektir.banka ihracatçıya ,ithalatçı adına ödemeyi yapacağı güvencesini verir ; ithalatçıya da ihracatçının istenen nitelikte malı kendisine göndereceğini garanti eder. Böylece ihracatçının malı güven içinde göndermesi ,ithalatçının da kuşku duymadan ödemede bulunması sağlanmış olur.O bakımdan ,bankalar adeta dış ticaretin ayrılmaz bir parçası durumundadır.Dış ticarette farklı ödeme yöntemleri vardır. Ve bunların hangisinin kullanılacağı ,mal ve sektör bazında yerleşik geleneklere ,alıcı ile satıcı arasındaki güvenin derecesine ,ülkenin genel politikasına ,nakit ödeme gücüne vb. faktörlere bağlıdır.

I. KARŞI TİCARET(Counter –Trade )
Karşı –ticaret ,genel anlamda bir takas muamelesidir.Özellikle merkezi ekonomili ülkeler ile yapılan ticarette yoğun biçimde uygulanmaktadır.Bununla beraber ,az gelişmiş ülkeler ve sanayileşmemiş ülkeler arasındaki ticarette de giderek artan bir önem kazanmaktadır.Ödemek için yeterli dövizi olmayan ,fakat satmak istediği malı olan ülkelerin çoğu kez başvurduğu bir yoldur.Şu halde iki ülke arasında mal ile mal veya mal +paranın ters yönde aktığı iki-yönlü bir ticaret söz konusudur.
Karşı-ticaret çeşitli şekillerde uygulanabilmektedir.Bunları beş tipe ayırabiliriz:

A)Takas (Barter) : Finansal ödeme veya fon transferlerinin yer almadığı bir tek sözleşme ile gerçekleştirilen ,eşit değerde olduğu kabul edilen iki mal grubunun doğrudan ve eşanlı olarak değiştirildiği işlemdir.Takas anlaşmaları aynı müşteri ile uzun vadeli ve düzenli işlemleri değil ,genellikle bir defaya mahsus işlemleri (one-off- deals) kapsamaktadır.
B)Kliring (Clearing):Takasın biraz daha geliştirilmiş bir şeklidir.Kliring anlaşması imzalayan ülkelerde ithalatçılar ,ithal ettikleri malların bedelini kendi ülkelerinde kliring hesaplarını tutmakla görevlendirilen Merkez Bankası veya Kliring Ofisi gibi bir kuruma ulusal paraları cinsinden öderler.Bu şekilde oluşturulan hesaplar dönem sonunda karşı ülke ithalatçılarının da kendi ilgili kurumana yatırmış oldukları paralardan oluşan hesaplarla denkleştirilir.Eğer arada bir açık söz konusu ise ,bu açık önceden anlaşılan herhangi bir konvertibil döviz ile kapatılır.

C)Karşı –alım ( Counter-purchase ): Satıcının ihracat sözleşmesindeki değerin belirli bir yüzdesindeki malı karşı taraftan ya bizzat satın alması ya da satışın bir üçüncü tarafça gerçekleştirilmesini sağlamasına dayanan bir işlemdir.Karşı ticaretin en yaygın kullanılan şeklidir.İhracatçının böyle bir taahhüde girmeden önce ,üçüncü tarafla anlaşması gerekir.

D)Dengeleme (Compensation):Satıcının ihraç ettiği mal bedelinin tümünü veya bir kısmını mal karşılığı alması anlamındadır.Dolayısıyla tam dengeleme veya kısmi dengeleme şeklinde iki kısma ayrılmaktadır.

E)Geri –alım (Buy-back) engelemenin bir başka şeklidir. Burada ihraç edilen malların (ki,bunlar sermaye malları veya anahtar teslim projeler niteliğindedir.) bedeli ,bu mallar vasıtasıyla gerçekleştirilecek üretimin satın alınmasıyla ödenmektedir.

F)Üçlü-ticaret (Switch deals) : Bir ülke tarafından ödenecek hesabın başka bir ya da daha fazla ülkeye transfer edildiği işlemdir.Mesela Türkiye ‘den Rusya’ya bir ihracat yapılmış olsun .Rusya bunun karşılığını para veya mal olarak vermek istemiyor,fakat bu ülkenin de bir üçüncü ülke diyelim Macaristan ile bir hesabı var. Bu durumda eğer Türkiye"nin alacağı ,para ve/veya mal ,şeklinde Macaristan"dan tahsil ediliyorsa ,bir switch muamelesi yapılıyor demektir.
Karşı-ticaret olayı oldukça karmaşıktır.Azgelişmiş ülkeler çeşitli mülahazalarla bu yola başvurularken tekniğini yeterince bilmedikleri için aleyhte sonuçlarla karşılaşabilmektedirler.O nedenle ,anlaşma yapmadan önce ,dünya piyasaları hakkında çok iyi bir bilgi ile birlikte ,anlaşılacak şartların çok dikkatli biçimde değerlendirilmesi gerekir.

II. PEŞİN ÖDEME (Cash in Advance )
Peşin ödeme ön ödeme demektir. Bu yöntemde ithalatçı sipariş ettiği malın bedelini ödedikten sonra ,ihracatçı tarafından mal kendisine gönderilir.Ödeme genellikle ihracatçının hesabına bir telefon ,faks,bilgisayar mesajı veya normal bir banka havalesi ile yapılır.
Kuşkusuz ki satıcıya en fazla güvence sağlayan yöntem budur. Çoğunlukla ilk kez mal alan ve tanınmayan müşterilere uygulanır.Bununla birlikte ,ithalatçı ülkedeki iç karışıklık ,ekonomik kriz , ya da kambiyo denetimi gibi nedenlerle döviz transferlerinin gecikmeli yapıldığı ,hatta tamamen durdurulduğu durumlarda da ihracatçı peşin ödeme talebinde bulunabilir.
Diğer taraftan peşin ödeme şekli ,ihracatçı açısından bir ön finansman niteliğini taşımakta ,bunun kaynağı ise alıcı (ithalatçı) olmaktadır.
Uluslar arası piyasalarda genellikle satıcı tekeli olan mallarda ve bazen de alıcı bakımından peşin ödeme iskontolarının yüksekliği nedeniyle bu tür ödemeler cazip olabilmektedir.
Birde Merkez Bankası ‘nca alım satımı yapılan konvertibil dövizler ,peşin döviz olarak yurda getirilebilir.Mevzuatta TL olarak ödenmesine izin verilen ihracat bedeli Türk Liralarının da peşin olarak getirilmeleri mümkündür.Bu dövizlerin alışı bir defada yapılır. İhracat bedeli peşin dövizler yetkili bankalar aracılığıyla havale şeklinde veya ithalatçı ,ihracatçı veya bunlar adına hareket eden üçüncü şahıslarca her nevi çek veya efektif olarak getirilebilir.Peşin döviz karşılığında yapılacak ihracatın 1 yıl içinde gerçekleştirilmesi gereklidir.
Ülkemizdeki uygulama açısından prefinansmanlı ödemenin burada açıklanan peşin ödemeye benzediğini fakat farklı hükümlere tabi olduğunu ve bazı farklılıklar taşıdığını belirtmek gerekir.Prefinansman da 1 yıllık süre ile sınırlandırılmış olmakla beraber ,bunun için bankalarca para piyasalarındaki cari oranlar (LOBOR + spread )üzerinden faiz ödenmesine ,anapara ve faizler için geri ödeme garantisi verilmesine ve vadelerinde kaynağına geri ödenmesine izin verilmiştir; fakat bu imkanlar peşin dövizler için tanınmamış ,hatta ihracatın gerçekleşmesi halinde bu dövizlerin geri ödenmesi yasaklanmıştır.

III. AÇIK HESAP (Open Account)
Açık hesapla yapılan dış ticarette çok ender rastlanmakla birlikte , dış ticaretin en basit şeklidir. Burada satıcı önce malları gönderir ve bedelini kararlaştırılan vadelerde olmak üzere daha sonra almayı kabul eder. Bu işlemde taraflar oldukça iyi bir ilişki bulunması gerekir. Çünkü özellikle satıcı açısından beğenilmeyip geri gönderilmesi ve bedelinin tahsilinin aksaması gibi riskler söz konusudur. Ayrıca açık hesabın finansman yükünü ihracatçı taşır. Bu nedenle ,ihracatçının mali yönü oldukça güçlü olmalıdır. Çünkü muhtemel riskler karşısında ,ortaya kambiyo senedine bağlı bir işlem olmadığından ,hukuken ihracatçıyı alacağını ispat konusunda delilsiz bırakmaktadır.
Açık hesap metoduyla yapılan ödemeler döviz tevdiat hesabından çek vermek ,bankadan döviz çeki almak veya döviz havalesi yaptırmak suretiyle gerçekleştirilebilir.
Açık hesaplı ticarette bankaların rolü ,sadece bedellerin bir hesaptan diğerine şu yada bu araçla aktarılması ile sınırlıdır. O yüzden de masraflar çok düşüktür. Çünkü malın ithalatçı adına gönderildiğini temsil eden belgeler banka aracılıyla değil ,posta ile gönderilir.Fakat bu yol uygulamada genellikle problemler yaratır.Şöyle ki ,çoğu kez malların nakliyesi gelişmiş hava ulaştırma sistemiyle ithalatçıya posta yoluyla gönderilen ilgili belgelerden önce varırı.Bu durumda eğer ,banka garantisinin varlığı halinde belirli bir tazminat karşılığı mallar hemen alınmazsa ,ithalatçının zararı söz konusu olacaktır.

IV. KONSİNYASYON (Consignations)
Konsinye ihracat ileri bir tarihte satılmak üzere dış alıcılarla ,komisyonculara ya da dış ülkelerdeki şube ve temsilciliklere emaneten mal gönderilmesidir.Malın kesin satışı yapılana kadarda malın mülkiyetini elinde bulundurur.Mallar satılıncaya dek herhangi bir ödeme yapılmaz.
Satılmak üzere gönderilen malları teslim alan kişi veya kuruluşlar malı rayiç değerinden satar, komisyon vb. giderleri satış gelirinden düşer ve kalan tutarı yetkili banka aracılığıyla döviz cinsinden ihracatçıya yollarlar.
Konsinye satışta ihracatçı firmanın varlığı dış pazarda açıkça görülmekle birlikte ,satışta kesinlik olmaması dolayısıyla da risk söz konusudur. Beklemeden doğan zararlar ihracatçı hesabına kaydedilir..Ayrıca malın satılıncaya kadar her an için satıcıya,alacak ve satış masraflar dikkate alınmaksızın ,geri gönderilmesi ihtimali vardır.İhracatçının malı ,kontrolü olmaksızın ülke dışında politik nedenlerle kambiyo kısıtlamalarından ve hatta iklim sebebiyle doğacak riskler altında kalmaktadır. Bu durumda satıcının elinde bir kambiyo senedi bulunmadığı gibi ,alıcının kusurlarından doğacak zararını karşılayacak bir garantisi de bulunmamaktadır.
Konsinye satışlarda bedellerin gönderilmesi ve satış türünün ortaya çıkardığı problemler açık hesaptakiyle hemen hemen aynıdır.Konsinye satışların riskli oluşu ,uygulamada “müşterek hesap “ denilen ve konsinye satışları kısmen garanti altına alan yeni bir satış şeklini doğurmuştur.Bu şekilde yapılan ihracat yine konsinye olmakla birlikte , konsinyatör tarafından ihracatçıya asgari bir satış fiyatı garanti edilir ve bu fiyatla satış fiyatı arasındaki farkın giderler düşüldükten sonra kalan kısmı ihracatçı ile alıcı (konsinyatör ) arasında paylaşılır.
Konsinye veya müşterek hesap yoluyla yapılan ihracat genellikle, bir piyasaya ilk defa giren ve tanıtılmak üzere gönderilen mallar niteliği itibariyle satışı uzun süren ,çürüyebilir ve bozulabilen malları kapsar.

V. POLİÇE İLE SATIŞ / VESAİK MUKABİLİ ÖDEME
(Documantary Collections- Cash Against Documents)
Poliçe ,uluslar arası ticarette yaygın olarak kullanılan bir ödeme aracı veya belgedir. İhracatçı tarafından düzenlenen ,ithalatçının hemen ya da ileriki bir tarihte ,belirli miktarda ödeme yapmasını koşulsuz olarak emreden ,yazılı bir ödeme emri niteliğindedir.Bu ödemelerde ,ihracatçı ,malları göndererek ithalatçı üzerine bir poliçe çekip sevk ettiği mallara ait belgeleri buna iliştirir ve söz konusu vesikalı poliçeyi kendi bankası aracılığıyla ithalatçının bankasına gönderir.Satıcının bankaya vereceği “tahsil emri “nde ,ithalatçının malı teslim almasını sağlayacak belgelerin ya “görüldüğünde ödenmesi “ ya da “poliçenin kabul edilmesi “karşılığında verileceği açıkça belirtilir. Ayrıca tahsil emrinde ödeme veya poliçenin kabul edilmemesi halinde yapılacak işlemler , faiz ,komisyon vesair masrafların kime ait olacağı ve tahsil edilen paranın ne şekilde ödeneceği açıkça belirtilir. Aksi halde işlemler uluslararası ödemelerle ilgili “Yeksenak Kurallar “gereğince yapılır.
Poliçeyi çeken ,normal olarak malını satan ve gönderen taraf ,yani ihracatçıdır. Kendisine poliçe çekilen ,diğer bir deyişle ,koşullara uygun olarak ödemeyi yapması istenen taraf da alıcı ya da ithalatçıdır.Poliçe ya doğrudan ithalatçının adına ya da onun bankasına çekilir. İthalatçıya çekilen poliçeye “Ticari Poliçe “,onun bankasına çekilene de “Banka Poliçe “si adı verilir.
Poliçe , onu taşıyana veya ödemenin kendisine yapılması istenen kişi adına göre düzenlenebilir. Adına ödeme yapılması istenen kişi ise poliçeyi çeken olabileceği gibi başkası da olabilir.
Poliçelerin , mali piyasalarda devredilebilir araçlar olmaları , bunların kullanışını yaygınlaştırır. Bir poliçenin devredilebilir olma niteliği kazanabilmesi için aşağıdaki koşullara sahip olması gerekir:
a) Yazılı olmalı ve düzenleyen tarafından imzalanmalı ,
b) Belli miktar paranın ödenmesiyle ilgili koşulsuz bir ödeme emri içermeli,
c) Talep edildiğinde veya gelecekte sabit veya belirlenebilen bir tarihte ödenebilir olmalı,
d) Belirli bir kişinin adına veya taşıyana göre düzenlenmiş bulunmalı
Bu koşullara uygun olarak düzenlenen bir poliçe devredebilme özelliğine sahiptir.Bundan ötürü de çeşitli tipteki poliçeler , kişisel çekler dahil , yaygın bir kullanım alanına sahiptirler.

Poliçe Türleri :
Eğer poliçe “görüldüğünde ödemeli poliçe” ise ,sevk belgeleri ithalatçıya ancak ödemeyi yaptığı takdirde teslim edilir.İthalatçı artık ilgili belgeleri nakliye firmasına ibraz ederek malları çekebilir.Bu durumda ithalatçı mallara sahip olduğu için ,ihracatçı da parası kendisi adına diğer ülkelerdeki muhabir banka tarafından alındığı ve muhtemelen kendisine “SWIFT” (paranın elektronik araçlarla anında alıcının hesabına geçirildiği uluslar arası para transferi yöntemi ) yoluyla ulaştırılacağı için memnundur. Görüldüğünde ödemeli poliçe gereğince yapılacak ödeme ,eğer tahsil emrinde uygun görülmüşse ,transfer formalitelerinin tamamlanması amacı ile yerli para cinsinden yapılabilir.Bu durumda tahsil emrine transfer anında doğacak kur farkının ithalatçı veya bankası tarafından garanti edilmesine dair şart konabilir.
Vesaik mukabili ödemenin ikinci türü “ticari kabul “ olarak bilinir.Burada belgeler alıcıya ,adına çekilen poliçedeki bedeli ödeyeceğine dair “kabul “alındıktan sonra teslim edilir.Alıcı poliçenin arkasına kabul edilmiştir diye yazar ve imzalar.Muhabir banka bu kabul edilmiş poliçeyi saklar ve süresi geldiğinde tahsil eder. Burada kullanılan kambiyo senedi “vadeli poliçe “ dir.Satıcı gönderme belgesine iliştirdiği vadeli poliçeyi “ibraz vadeli “ veya “sabit vadeli “şeklinde tanzim edebilir.
İbraz vadeli poliçe mal bedelinin belgelerinin ibrazından belli gün sonra (30,60,90,180 gibi) ödenmesi anlamındadır. Sabit vadeli poliçe ise poliçe keşide edilirken belli bir ödeme tarihinin önceden üzerine yazılmasıdır.
İhracatçı ,bir banka kabulünü veya ticari kabulü vade sonuna kadar tutarak bedelini şahsen tahsil edebilir. Yada bunun yerine ,bu kabulü bir bankaya veya kabul ticareti yapan bir bankere ,nominal değeri üzerinden ıskontolu olarak satar.(ciro eder)
Özellikle banka kabulleri ,bankanın ödeme taahhüdü olduğundan ,mali yatırımcılar için oldukça güven duyulan araçlardır.Dolayısıyla bunlar likiditesi yüksek kısa süreli menkuller grubuna girerler.Para piyasasında belli bir iskonta ile alınır ve satılırlar.Bu yönüyle banka kabulleri ,bankaların çıkarttıkları devredilebilir mevduat sertifikaları (Certificate of Deposit-CD) ‘na benzetilebilirler.
Ticari kabullerde de belirli bir tarihe kadar muhatabın ödeme taahhüdünü yansıtırla.Ancak ,muhatabın mali itibarına bağlı bulunmakla birlikte ,bunlar banak kabulleri kadar pazarlanabilme özelliğine sahip değillerdir.Ödeme tarihi geldiğinde ticari kabulü elinde bulunduran kimse ,bunu bankası aracılığıyla kabul eden firmaya tahsile gönderir.
Yukarıda belirtildiği gibi ,bir poliçenin devredilebilir mali varlık niteliği kazanabilmesi için ,gelecekte ödenme tarihinin kesinlikle belirlenebilir olması gerekir.Örneğin “görüldüğünden 60 gün sonra “ gibi bir kayıt belirlenebilir bir tarihi ifade eder.Ama “malların varmasından 30 gün sonra “ şeklindeki bir kayıt ,gerçekte belirli değildir.Çünkü malların kesin varış tarihi belirlenmemiştir.
Poliçeler ayrıca “temiz “ ve “belgeli “ diye ikiye ayrılırlar.Başka hiçbir belge eklenmeden sunulan poliçelere temiz poliçe denilmektedir.Bunların kullanılış alanları sınırlıdır.Örneğin çok uluslu bir işletme tarafından yurt dışındaki şubelere yapılan mal sevkıyatında kullanılırlar.Bu gayet doğaldır,çünkü aynı şirketin şubeleri arasında güvensizlik ve kredi itibarı sorunları söz konusu değildir.
Temiz poliçeler ticarette kullanıldığında ,satıcı genellikle sevk evrakını alıcıya yollar, o da bir ödeme veya kabul işlemi yapmadan ,malların mülkiyetini elde eder. Temiz poliçelerin ticaret dışı amaçlarla kullanıldığı da olur ; bir borcun ana parasının tahsili gibi .Açık hesap borcunu ödemek istemeyen bir borçluya ,temiz bir poliçe çekilerek borcun ödenmesi için baskı yapılabilir. Böyle bir poliçeyi ödememe veya kabul etmeme ,muhatabın ticari ve mali itibarını zedeleyebilir.
Çoğu poliçeler belgelidir. Bunun anlamı ,sevk belgelerinin poliçeye eklenmiş bulunmasıdır.İthalatçının belgeleri devralabilmesi için ,ya ödemede bulunması ,yada poliçeyi kabul etmesi gerekir.Diğer yandan ,bu belgelerle malları gemiden teslim alınır.Belgelerin poliçenin alıcıya ödenmesi üzerine verilmesine “Ödeme Karşılığı Teslim “yöntemi ,kabul etmesi üzerine verilmesine de “Kabul Karşılığı Teslim “ adı verilmektedir.Şimdi poliçe ile ödemenin nasıl olduğunu açıklayalım.




Poliçe İle Mal Sevki (Vesaik Karşılığı Ödeme )
Poliçe satıcıya ,açık hesap yoluyla satıştan daha fazla güvence sağlar.Ama akreditif kadar da güvenli değildir.
Poliçeye dayalı dış ticaret işlemleri çoğunlukla bankalar tarafından yapılır.İhracatçı malını gönderdikten sonra çektiği poliçeyi sevk evrakı ile birlikte ,yabancı ülkedeki alıcıya ulaştırmak üzere ,kendi bankasına verir.Bankada bu belgeleri ihracatçının ülkesindeki muhabirine gönderir.İhracatçının ülkesindeki muhabir bankanın izleyeceği yol poliçenin türüne bağlıdır.:
Eğer poliçe görüldüğünde ödenecek tipte ise ,banka ithalatçıyı çağırır ve mal bedelini ödemesini ister.İthalatçının ödemeyi yapması üzerine de ,malı teslim almaya yarayan belgeleri kendisine devreder, tersine ,eğer sevk bir vadeli poliçe ile yapılmışsa bu kez banka ithalatçıdan poliçeyi “kabul “ etmesini talep eder ve kabul üzerine de belgeleri kendisine teslim eder. Türkiye ‘de her iki ödemeye de alışılan deyimle “vesaik karşılığı ödeme “ adı verilmektedir.


VI. AKREDİTİF (Letter of Credit ,L/C)
Dış ticarette kullanılan oldukça yaygın ve güvenilir bir yöntemdir.Akreditif ,ithalatçı tarafından yurt dışındaki ihracatçı adına bir bankaya açtırılan ,malın sözleşme koşularına uygun olarak gönderilmesi üzerine ihracatçıya ödeme yapılacağını taahhüt eden, miktarı ve süresi belirli bir kredi hesabıdır..Taraflar satış sözleşmesinde ödemenin akreditifle yapılacağını kararlaştırmış olabilirler.Bunun üzerine ithalatçı firma ,işleme aracılık eden bankasına başvurarak yurt dışındaki ihracatçı lehine ,belirli miktarda ve belirli vade için geçerli bir akreditif açılmasını ister. Bunun üzerine bankada ihracatçının ülkesinde bulunan muhabirine bir talimat göndererek ,ihracatçı lehine böyle bir akreditifin açılmasını sağlar.Bundan sonra sıra ihracatçının ,sözleşme koşullarına uygun olarak malı gemiye yüklemesine ve sevk evrakı adı verilen ve malı gemiden devralmaya yarayacak belgeleri muhabir bankaya sunmasına gelmiştir.Bu belgeleri kendi ülkesindeki muhabir bankaya teslim etmesinden sonra da banka tarafından kendisine ödeme yapılır. Yabancı ülkede bulunan ve aldığı talimat doğrultusunda akreditifi açan muhabir banka belgeler üzerinde gerekli incelemeleri yapar ve ihracatçının ,sözleşme koşullarının gerektirdiği tüm bilgileri eksiksiz olarak sunduğundan emin olmadıkça ödemeyi yapmaz.
Bu sistem diğer ödeme yöntemlerine göre daha pahalı olmasına rağmen ,en güvenilir olanıdır.Hem satıcıya hem de alıcıya çeşitli faydaları vardır. Mal bedelinin banka taahhüdünde olması ,transfer riskinin büyük ölçüde ortadan kalkması , satıcı ve alıcının kredi imkanı elde etmesi ,gerekli şartların yerine getirilmesinin bankaca sağlanması faydaları arasındadır.

1. Önce farklı ülkelerdeki ithalatçı ve ihracatçı arasında bir alım –satım sözleşmesi yapılır.Bu sözleşmede malın cinsi ,vasıfları ,miktarı ,fiyatı ,döviz cinsi ,malların sevki ,satış şekli ve ödeme şekli (ki ,burada akreditiftir)yer alır.
2. İthalatçı ,bankasından ihracatçı lehine bir akreditif açmasını ister.Akreditif metninde ,ihracatçıya ,ancak malları sevk ettiğinde tevsik eden belgeleri muhabir bankaya sunmasından sonra ödemenin yapılabileceği hükmü bulunur.
3. İthalatçının bankası akreditifi ihracatçının ülkesindeki muhabir bankaya iletir.Muhabir bankadan ,ihracatçıya akreditifin açıldığını ve ödeme için hangi belgelerin gerekli olduğunu bildirmesi istenir.
4. Muhabir banka ihracatçıya akreditifin metnini ileterek açıldığını bildirir.
5. İhracatçı akreditif şartlarına uygun olarak malları sevk eder ve gerekli belgeleri hazırlar.
6. İhracatçı belgeleri muhabir bankaya sunar.Banka belgelerin gerekli şartlara uyup uymadığını kontrol eder.Belgeler uygun bulunursa ,ödeme yapılır veya –gerekiyorsa-ihracatçının tanzim edeceği poliçeyi kabul eder.
7. Muhabir banka belgeleri ve –varsa –ciro edilmiş poliçeyi ithalatçının bankasına iletir ve ödemeyi tahsil eder.
8. Şimdi ithalatçının bankası belgeleri elinde bulundurduğu için ,malların mülkiyetine de sahiptir.İthalatçının –komisyon dahil- akreditif bedelinin tamamını bankasına ödemesinden sonra banka malların mülkiyetini ithalatçıya devreder.
Böylece ,bir akreditif sürecinin nasıl işlediğini genel hatlarıyla görmüş olduk.Akreditif işlemleri yürürlükteyken geçerli olan kurallar Milletlerarası Ticaret Odası(ICC) tarafından standart hale getirilmiştir.Yaklaşık 160 civarındaki ülke bankaları bu kuralları kabul etmiştir.


Akreditif Belgeleri :
1 .Fatura (Invoice) :Alıcı adına düzenlenmiş mala ait miktar ,cins,özellik,fiyat ve şartları gösteren belgedir.Teklif belirten faturaya “proforma “ ,kesin olanına ise “orijinal fatura” denir.Ayrıca ,taşıma esnasında değişikliğe uğrayacak nitelikteki mallar için teslim anındaki kesin durumuna göre tanzim edilecek faturaya kadar geçen zamanda kesilen faturaya ise “ geçici “ veya “muvakkat “fatura denir. Birde ,özel ticaret anlaşmalarının sağladığı bazı muafiyetlerden istifade amacıyla ,malın gönderildiği ülkenin konsolosluğu tarafından malın kaynağını belgelendirmek için düzenlenen “konsolosluk faturası “vardır.
2.Konşimento (Bill of Lading) : Konşimento esasen emtiayı temsil eden kıymetli evraktır.Malların sevkini yapan nakliyat firması tarafından düzenlenir. Sevki tesvik eden en önemli belgedir.Çoğu durumlarda ciro edilebilir.Konşimentolar ,gönderilen adına,gönderilen emrine veya sadece yükletenin emrine göre düzenlenebilir.Aracı banka adına düzenlenip ,sonradan gönderilene ciro edile bilinir.
Çeşitli konşimento tipleri vardır: Yükleme konşimentosu ,tesellüm konşimentosu ,üst üste taşıma konşimentosu gibi.Ayrıca, konşimentolarda yazılı malların kısım kısım çekilebilmelerini sağlamak üzere hazırlanan teslim emirleri vardır ki ,bunlara da “ordino “adı verilir.
3.Karayolları taşıma senedi :Uygulamada “nakliyeci makbuzu “ veya “irsaliye mektubu “ da denen bu belge sevkıyatın yapıldığını ispata yarar; mülkiyeti temsil etmez ve ciro edilemez.
4.Hamule senedi (Railway bill): Demiryolu taşımacılığında kullanılan ,ciro edilemeyen ,gönderme belgesidir.
5.Posta makbuzu : Malların postayla gönderilmesi halinde alınan gönderme belgesi niteliğinde bir makbuzdur.Mülkiyeti ansıtmadığı gibi ciro da edilemez.
6.Hava konşimentosu :Malların uçakla gönderildiği durumlarda nakliyeci firmadan alınan ,malların-gönderilmek üzere –teslim alındığını gösteren bir belgedir.
7.Menşe şehadetnamesi (Certificate of origin ):Yollanan malların üretim yerini gösteren bir belgedir.
8.Sigorta poliçesi (Insurance policy): Malların sevki esnasında kaybolması veya tahribi risklerini teminat altına alan ,sigortacı tarafından düzenlenen belgedir.
Bu belgelere ilaveten ,ayrıca ,canlı hayvan ticaretinde kullanılan “sağlık raporu “ ,ithal edilen malların gayri safi ağırlıklarını ayrıntılı gösteren “tartı pusulası “ ve AET içerisinde gerekli çeşitli dolaşım belgeleri de söz konusudur.

Akreditif Türleri

1.Belgeli ve Belgesiz Akreditif (documentary and nondocumentary or clean L/C)
Uluslararası ticari işlemlerle ilgili olarak açılan akreditiflerin çoğu belgelidir.Belgeli L/C durumunda ,satıcının kendi ülkesindeki aracı bankaya bir dizi belge sunması gerekir.Bu belgelere alışılmış deyimiyle sevk evrakı denir ve bunlar kredi mektubunun üzerinde bir liste halinde gösterilir.Söz konusu belgelerin bir kısmı zorunlu bir kısmı ise ithalatçımım isteğine ve tarafların anlaşmasına bağlıdır.Konşimento ,ticari fatura ve poliçe zorunlu belgelerdir.İsteğe balı olanlar arasında örneğin sigorta poliçesi ,konsolosluk faturası ,menşe şehadetnamesi ,çeki listesi ,analiz belgesi ,paketleme listesi vb. yer alır.
Belgesiz veya “temiz “ akreditiflerde ise eklenen herhangi bir belge yoktur.Bunlar genellikle ticari nitelikte olmayan işlemlerde kullanılırlar.

2.Dönülemez ve Dönülebilir Akreditifler (Revocable and Irrevocable L/C)
Dönülebilir akreditiflerde amir banka ihracatçının nam ve hesabına açtığı krediyi her an kendi isteğiyle iptal edebilir.Dolayısıyla ,burada mal bedelinin ödeneceğine dair yapılan fakat alıcı için kesin olmayan bir vaat söz konusudur.Ancak iptal mektubunun satıcının eline geçmesinden önce satıcı akreditif şartlarına uygun olarak yüklemeyi yapar ve vesaiki bankaya ibraz ederse ,o takdirde banka akreditif bedelini ödemek zorundadır.
Bu tip akreditifler güvenli olmadığı için uygulamada pek kullanılmaz.Dönülemez akreditif ise ,amir banka ve akreditif amirinin onayı olmadan süresinden önce geriye alınması ,bozulması ve iptali mümkün olmayan akreditiflerdir.Gerekli şartlar yerine getirildiği takdirde ,akreditif bedelinin amir bankaca ödeneceği taahhüt edilmiştir.Dolayısıyla birincisine nazaran daha güvenlidir.
Dönülemez akreditifte amir bankanın ödemesi güvence altında olmakla beraber ,ihracatçının ülkesindeki muhabir bankanın ödemeyi yapması garanti değildir.Bu nedenle ,akreditifler “teyitli “hale getirilerek daha güvenli bir yol bulunmuştur.

3.Teyitli ve Teyitsiz Akreditifler (Confirmed or Uncorfirmed L/C)
Teyitli akreditifte muhabir bankada akreditifi “teyit “ ederek bedellerin ödeneceği hususunda ilave teminat vermektedir.O halde herhangi bir ödememe durumunda ,muhabir banka amir bankanın yükümlülüğünü üstlenmiş olur.
Uygulamada sadece dönülemez akreditifler teyitli olarak açılırlar .Çünkü ,dönülür akreditifler teyit edilirse ,o zaman amir banka büyük risk yüklenmiş olur.
Bu akreditifler ilgili üç tarafın(amir banka ,teyit bankası ve lehdar )muvafakatı olmadan iptal edilemez.Teyitsiz akreditifte muhabir bankanın rolü sadece akreditifin açıldığını bildirmekten ibarettir.Teyitli akreditiflerde teyit bankası üstleneceği riske karşılık bir komisyon aldığı için ,tabiatıyla akreditif masrafları yükselmektedir.O nedenle ithalatçılar genellikle teyitsiz akreditifleri tercih ederler.

4.Bir defalık veya Dönen akreditif (Revolving L/C)
Bu tip akreditif genellikle belirli bir müşteriden sürekli veya yüksek tutarlı alımlarda kullanılır.Böylece hem işlemlerin tekrarlanması külfetinden kurtulma ,hem de yüksek miktarda siparişin fiyat avantajından yararlanma imkanı söz konusudur.
Revolving akreditifler şartları çerçevesinde ,akreditif tutarının tamamı veya bir kısmı kullanıldıkça ,bir değişikliğe gerek olmadan aynı tutar için –vade içerisinde –kendiliğinden yenilenirler.Diyelim ki ,bir Türk ithalatçı ,bir Amerikan firmasından bir yıl içerisinde tamamını almamak üzere 100 bin dolarlık bir revolving akreditif ,bir yıl içerisinde kısmen veya tamamen 100 bin doları dolduruncaya kadar kullandıkça otomatik olarak yenilenecektir.
Revolving akreditiflerde dönerlik şartı genellikle iki şekilde olmaktadır: Miktara göre ve süreye göre .
a)Miktara göre devreden akreditiflerde ,akreditif tutarı ,kaç kere dönebileceği ve böylece ödemeler toplamının sınırı belirlenmektedir.
b)Süreye göre devreden akreditiflerde ise ,her sevkıyatın yapılacağı dönem de belirlenir.Bu tip akreditifler “biriken “ veya “birikmeyen “ olmak üzere iki şekilde açılabilir.Biriken revolving akreditifte ,ilk dönemde kısmen veya tamamen kullanılmamış
miktar ,müteakip dönemdeki tutara eklenerek kullanılabilir.Birikmeyen akreditifte ise kullanılmayan kısımdan onu izleyen dönemde faydalanılamaz.

5.Red-Clause ve Green –Clause Akreditifler:
“Red –Clause akreditif “’te ithalatçının açtığı akreditifin tamamı veya bir kısmı daha mal gönderilmeden ve belgeler bankaya ibraz edilmeden ihracatçıya kullandırılır.Yani peşin veya avans şeklinde olabilir.BU akreditiflere red clause denmesinin nedeni ,bunlara konulan avans şartının önceleri kırmızı şartla yazılmış olmasıdır.
Ülkemizde bazı tarımsal ürünlerin bedellerinin ödenmesinde kullanılmaktadır.Türkiye ‘deki bir ithalatçının red-clause akreditifli bir ithalat yapabilmesi için ise , kambiyo mevzuatımız gereği ,dışarıdaki muteber bir bankanın garantisi gereklidir.
“Green-Clause akreditifler de red clause ‘a çok benzemektedir.Bir farkla ki ,burada mallar önce bir üçüncü şahsa banka adına teslim edilmekte ve ambar teslim makbuzu bankaya verilmek suretiyle karşılığında avans alınabilmektedir.Böylece banka ithalatçının riskini bir ölçüde azaltmaktadır.Fakat yinede risk tamamen ortadan kalkmaz ve nihai sorumluluk alıcı üzerinde kalır.
Görüldüğü gibi ,red –clause ve green-clause akreditifler temelde ihracatı finanse etmek işlevi görmektedirler.Böylece ihracatçı ülkedeki kredi faizlerinin ithalatçı ülkedekinden yüksek olduğu zamanlarda ,ihracatçılar için düşük maliyetli finansman imkanı sağlanmaktadır.

6.Karşılıklı Akreditif(Back-to-back L/C) :
“Karşılıklı “ akreditifler ,transit ticarette ,aracı vasıtasıyla yapılan satışlarda kullanılırlar.Transit ticarette aracı firma ,hem ithalatçı hem de ihracatçı durumundadır.Aracı firma satış yapacağı ülkede lehine açılmış bulunan akreditifi teminat göstererek ,kendisinin ithalat yapacağı ülke lehine bir akreditif açabilir.İşte bu ikincisine ,karşılık gösterilmek suretiyle açıldığı için ,karşılıklı akreditif adı verilir.
Burada ,ihracat akreditifi ile karşılıklı akreditife konu olan belgelerin çok az farklılıklarla aynı olması gerekir.Bunu ,aracı firmanın bankası ,hem amir hem de muhabir banka olması sebebiyle sağlama imkanına sahiptir.Söz konusu banka genellikle aynı zamanda teyit bankası da olacağından ,büyük sorumluluk üstlenmektedir.O nedenle ,karşılıklı akreditif,riski yüksek olduğu için komisyonu da yüksek olmasına rağmen ,bankalarca sınırlı kalan bir uygulamadır.Ülkemizde dış ticaret mevzuatı bu uygulamaya imkan tanımaktadır.
7. Devredilebilen ve Devredilemeyen Akreditif (Transferable L/C):
Devredilebilir akreditif ,Lehdarı tarafından üçüncü bir şahsa devredilebilen akreditiftir.Aslında ,karşılıklı akreditifle aynı amaca hizmet eder.Ama sadece bir defa devri mümkündür.Devir işleminin ,ilk akreditif talimatındaki esas ve şartları taşıması gerekir.Yalnız ,ikinci akreditifte akreditif tutarının ve malların birim fiyatının azaltılması ,akreditif vadesi belgeleri ibraz süresi ve en son sevk tarihinin kısaltılması ve sigorta yüzdesinin ise arttırılması mümkündür.Bu akreditifler,taşıdıkları devir şartlarına göre tamamen veya kısmen devredildikleri gibi ,kısımlar halinde birden fazla kişilere devredilmesi de mümkündür.
Dünyada yaygın bir kullanımı olan devredilebilir akreditifler son yıllarda ülkemizde de çokça kullanılmaya başlamıştır.Bunda ,büyük ihracat şirketlerinin ilave teşviklerinden yararlanılması için ,küçük firmaların bu şirketler üzerinden gerçekleştirme durumunda kalmalarının önemli rolü vardır.
Burada devredilebilir akreditifle karıştırılabilen fakat ondan tamamen farklı bir uygulama olan “akreditif alacağının devri “ konusuna da değinmek gerekiyor.Bu uygulamada ,aracı firmalar ,lehlerine açılan akreditif karşılığında ihraç edecekleri malların teslimini sağlamak üzere ,bu akreditifle ilgili alacaklarının teslim aldıkları mal bedellerine karşı gelen miktarını satıcıya devretmek suretiyle malları temin edebilirler.
Devredilebilir akreditifte ,akreditifle ilgili bütün haklar ,fakat “akreditif alacağının devri “nde ise sadece alacak devri söz konusudur.Bu uygulama da ülkemizde ki mevzuat çerçevesinde mümkündür.
Normal olarak eğer kredi mektubu (L/C) üzerinde belirtilmiş değilse akreditif devredilemez.

8.Garanti Akreditifleri (Stand-by Credits)
Garanti akreditifleri şekil yönünden diğerlerine benzemekle birlikte ,mahiyeti itibariyle akreditiften ziyade bir teminat niteliğindedir.Stand-by akreditifler ile belirli bir taahhüdün yerine getirilmesi garanti altına alınmış olur.Taahhüdün yerine getirilmemesi halinde ,bu durum bankaya tevsik edildiğinde ,akreditif bedeli tahsil edilir.Mesela bir Türk inşaat firmasının Ürdün ‘de bir yol ihalesi aldığını farz edelim.Bu durumda Türk firması akreditif amiri olarak Ürdün devleti lehine bir stand-by akreditifi açar.Eğer sözleşme şartları içerisinde firma işlerini tamamlayamazsa ,lehdar bunu belgelendirdiği zaman ,akreditif tutarını bankadan alacaktır.
Stand-by akreditifler ,ayrıca uluslararası kredi işlerinde kredilerin teminatı ,açık hesap gibi belirli bir garantiden yoksun ihracat satışlarının garantisi ve bazı tip teminat mektuplarının kontrol garantisi olarak da kullanılabilmektedir.
9.Yetki Mektupları
Ödeme yetkisi ve iştira yetkisi olmak üzere iki şekilde uygulanan yetki mektuplarının akreditif kapsamı içerisinde sayılmasının sebebi ,bunların da aynı fonksiyonu görmesidir.
“Ödeme yetkisi “ nin en önemli özelliği dönülebilir bir akreditif olmasıdır.Burada ithalatçının bankasının ihracatçının ülkesindeki muhabirine ,ihracatçının mal bedeli karşılığı keşide ettiği poliçeleri ödemesi hususunda yetki vermesi söz konusudur.Ödeme yetkisi her ne kadar bir transfer riskinin olmadığını gösteriyor ve ihracatçılar açısından bir finansman aracı niteliğini taşıyorsa da dönülebilir niteliği dolayısıyla pek yaygın kullanılmamaktadır.
“İştira Yetkisi” ise ,poliçelerin alınıp iskonto edilmesi için amir bankaca muhabir bankaya verilen bir yetkidir.Bunun ödeme yetkisinden farkları ,poliçelerin alıcı üzerine çekilmesi ve dönülebilir-dönülemez ,teyitli-teyitsiz olarak tanzim edilebilmesidir.

9.Ödenmesi Ertelemeli Akreditif :
Ödenmesi ertelemeli akreditif vadeli poliçe uygulamasına benzemekle birlikte ,ondan farklıdır.Burada ihracatçı bankaya kabul edilmek üzere bir poliçe keşide etmek yerine ,belirli bir süre sonra ,görüldüğü anda ödenecek bir poliçe keşide eder.Böyle bir uygulama için ,akreditif bankasının söz gelimi vesaikin ibrazından 90 gün sonra akreditif tutarını ödeyeceği şeklindeki bir soyut borç vaadi gereklidir.
Ödenmesi ertelemeli akreditifte vade genellikle taşıma süresi kadardır.İthalatçı bu yolla masrafları azaltmayı amaçlar.Fakat bu yöntem hem uygulamada çeşitli problemler doğurabilecek mahiyettedir hem de banka kabullü vadeli bir poliçe de aynı işi görebilir.
Uygulamada ortaya çıkabilecek problemler ithalatçının borçlu olduğunu gösteren bir vesaikin bulunmamasından kaynaklanır.O nedenle ,ödenmesi ertelemeli akreditiflerin açılması hususunda bankalar isteksiz davranmaktadır.
86  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Vergİ UyuŞmazliklari : 14 Ağustos 2009, 08:52:57
İÇİNDEKİLER
BİRİNCİ BÖLÜM
VERGİ UYUŞMAZLIKLARI
A- GENEL OLARAK .................................................. ........................................ 2
B- UYUŞMAZLIK KAVRAMI VE VERGİ UYUŞMAZLIĞI ........................2
1- Uyuşmazlık Kavramı
2- Vergi Uyuşmazlığı
C- VERGİ UYUŞMAZLIĞINDA TARAFLAR .................................................. .2
D- VERGİ UYUŞMAZLIĞININ ŞEKİLLERİ VE DOĞUŞ ZAMANI .............2
E- VERGİ UYUŞMAZLIĞININ DOĞUMUNA NEDEN OLAN ETKENLER.3
1- Vergilendirme İşleminin Hukuka Aykırılığı .............................................3
a) Vergilendirme İşleminin Yetki Yönünden Hukuka Aykırılığı
b) Vergilendirme İşleminin Konu Yönünden Hukuka Aykırılığı
c) Vergilendirme İşleminin Şekil Yönünden Hukuka Aykırılığı
d) Vergilendirme İşleminin Sebep Yönünden Hukuka Aykırılığı
2- Vergi İncelemeleri .................................................. ..................................5
3- Hatalı Vergi Tarhiyatı ve Ceza Uygulaması .............................................7
4- Matrahın Düşük Beyanı .................................................. ...........................9
5-Verginin Ödenmemesi .................................................. .............................10
6- Diğer Nedenler .................................................. .......................................11
İKİNCİ BÖLÜM
VERGİ UYUŞMAZLIKLARINDA YARGI YOLU
A- GENEL OLARAK .................................................. ..........................................11
1- Vergi Yargısı Kavramı .................................................. ...........................11
2- Vergi Yargısının İşlevleri .................................................. ......................11
3- Vergi Yargısının Sistemleri ve Yargı Bağımsızlığı ................................ 12
B- VERGİ UYŞUMAZLIKLARININ SONUÇLARI AÇISINDAN TÜRK VERGİ YARGI SİSTEMİ .................................................. ................................ 13
1- Vergi Yargısı Organları .................................................. .......................13
a) Vergi Mahkemesi
b) Bölge İdare Mahkemesi
c) Danıştay

C- VERGİ DAVASININ KONUSU VE DAVA AÇMA HAKKININ DOĞMASI .................................................. .................................................. ..........16
1- Davanın Kapsamı .................................................. .................................16
2- Davanın Açılması .................................................. .................................16
a) Dava Açmaya Yetkili Organlar
b) Yetkili Vergi Mahkemesi
3- Dava Açma Süresi .................................................. ................................17
D- DAVA TARAFLARININ DEĞİŞMESİ .................................................. ..... 18
E- TEBLİGAT VE CEVAP VERME .................................................. ............... 19
F- DURUŞMA .................................................. .................................................. .....20
1- Genel Bilgi .................................................. .........................................20
2- Duruşma Yapılabilecek Durumlar.......................................... ................20
G- KARARLARIN AÇIKLANMASI .................................................. ............... 22
H- VERGİ YARGISINDA İSPAT VE DELİL .................................................. ..22
I- RE’SEN ARAŞTIRMA İLKESİ .................................................. ......................23
J- YARGI KARARLARINA KARŞI KANUN YOLLARI ...............................24

1- İtiraz .................................................. .................................................. ...24
a) İtiraz Başvurusuna konu olabilecek kararlar
b) İtiraz başvurusuna konu olamayacak kararlar
c) İtiraz nedenleri
d) İtiraz incelemesinin yapılacağı yer
e) İtiraz süresi
2- Temyiz .................................................. .................................................. 27
a) Temyiz Başvurusuna Konu Olmayacak Kararlar
b) Temyiz Nedenleri
ba- Görev ve Yetki Kurallarına Aykırılık
bb- Yetki Kurallarına Aykırılık
c) Hukuka Aykırılık
d) Usul Kurallarına Aykırılık
e) Temyiz İncelemesinin Yapılacağı Yer
f) Temyiz Dilekçesinin Verileceği Yerler
3- Karar .................................................. .................................................. .......29
a) Karar Düzeltme
b) Karar Düzeltme Süresi
4- Yargı Yenilenmesi Nedenleri ve Süresi .................................................3 1
a) Bir Belgenin Sonradan Ele Geçirilmesi
b) Bir Belgenin Sahteliğinin Sonradan Belirlenmesi
c) Karara Esas Alınan İlamın Sonradan Ortadan Kaldırılması
d) Bilirkişinin Kasten Gerçeğe Aykırı Rapor Vermesi
e) Hile Kullanılmış Olması
f) Vekil ya da Yasal Temsilci Olmayan Kimseler İle Davanın Görülmüş Olması
g) Çekinme Nedenleri Varken Hakim ya da Üyenin Karara Katılmış Olması
h) Birbirine Aykırı Hükümlerin Varlığı
O- KANUNUN YARARINA BOZMA .................................................. .............31















GİRİŞ
Devletin sağladığı gelirler içinde büyük yer tutan vergi, çağımızın ilgi çekici ve önemli bir olaydır. Vergi mutlak olmayıp, tarihi ve sosyal bir olaydır. Bu olay yer ve zamana bağlı olarak ekonomik ve sosyal yapıdaki değişikliklere göre sürekli olarak çok farklı anlamlar kazanmıştır.
Vergi uyuşmazlıkları genellikle, vergiyi doğuran olay, mükellefiyet, tarh, tebliğ, tahakkuk, ceza kesme ve tahsil işlemlerinden ya da bunlara ilişkin uygulamalardan doğmaktadır. Bu uyuşmazlıklarda iki taraf vardır. Biri vergi alacaklısı durumunda olan vergi idaresi, diğeri de vergi borçlusu durumunda olan mükellef ya da vergi sorumlusu veya iştirakçi, teşvikçi, yardımcı vs. gibi ceza muhatabıdır.
Vergi uyuşmazlığında, idare ile mükellefin ya da sorumlunun karşı karşıya geldiği konular, genellikle verginin alınmak ya da ödenmemek istenilmesi veya da az tutarda ödenmek istenilmesinden doğmaktadır. İdare, vergiyi almak, karşı taraf ise ödememek ya da daha az miktarda ödemek istemektedir.
Bu aşamada tarafların önünde iki yol vardır. Bunlardan birincisi uyuşmazlığı idari aşamada çözümlemek, diğeri ise yargı yoluna başvurmaktır. Birincisinde eğer ortada vergiye ilişkin hesaplarda ya da vergilendirmede yapılan hatalar yüzünden haksız yere fazla ya da eksik vergi istenmesi veya alınması durumu söz konusu ise, yapılan hata, düzeltme yoluyla giderilmeye çalışılmaktadır. Bunun dışındaki durumlarda ise, mükellefler ödemeleri istenilen vergi ve cezaları hiç değilse kısmen ödemeye yanaşarak uyuşmazlığı idari aşamada çözümlemeye çalışmaktadır.
İkinci yol; uyuşmazlığın dava konusu yapılmasıdır. Uyuşmazlığın davalar açısından ayrı ayrı maliyetleri vardır. Mükellefler, davayı kaybetmeleri durumunda vergi aslı ile cezanın tamamını üstelik de gecikme faizi ile birlikte ödemek zorunda kalmaktadır. İdare ise, özellikle mükellefin haklı çıkarak davayı kazandığı durumlarda almak istediği vergi ile cezanın tamamı üzerindeki talebinden vazgeçmekte üstelik emek ve zaman kaybı bir yana bir de dava giderlerini karşı tarafınki ile birlikte karşılama durumunda kalmaktadır.
Görüldüğü gibi uyuşmazlığın dava konusu yapılmasının taraflar açısından ayrı bir maliyeti ve riski vardır. Buna karşılık uyuşmazlığı sona erdirme gibi yararı da vardır. Uyuşmazlığın idari aşamada çözümlenmesini, hem idare hem de taraflar yönünden karşılıklı anlaşma zemini içinde sonuçlandırılması nedeniyle daha üstün ve arzulanan bir çözüm yöntemi olarak değerlendirmek gerekir.

A- GENEL OLARAK
Verginin kanunilik ilkesinin doğal bir sonucu olarak vergi kanunları yükümlülere bir takım görevler yüklerken bu görevlere ilişkin itiraz etme hakkını da tanımaktadır. Vergi kanunları hazırlanırken kanun koyucunun düşünmediği birçok,husus değişik nedenlerle gündeme gelmektedir. Bunun dışında, ekonomik yaşamın sürekli olarak değişmesi, vergi kanunlarını da etkileyerek sık sık değişmelere yol açmakta, uygulanmasında güçlükler yaratmaktadır. Bu durumdan etkilenenler sadece yükümlüler değildir. Vergi memurlarının da uygulamada birçok hatalar yaptıkları bir gerçektir. Üstelik, vergi dairelerinin, kanunları çoğu kez ‘kriminalistik’ baktığını gözlemek mümkündür. Bundan başka, vergilerin yükümlüler açısından bir ‘külfet’ olarak algılanması sonucu; birçok yükümlü kanunlardaki boşluklardan yararlanarak ödeyeceği vergiyi azaltmaya ya da hiç ödememeye çalışmaktadır.
Yukarıda kısaca belirtmeye çalıştığımız nedenlerden dolayı, yükümlüler ile vergi yönetimi arasında bazı uyuşmazlıklar çıkmaktadır.
B-UYUŞMAZLIK KAVRAMI VE VERGİ UYUŞMAZLIĞI
Hukuk dilinde kullanılan “uyuşmazlık” sözcüğünün günlük dilde kullanılan uyuşmazlık sözcüğünden bir farkı yoktur. Uyuşmazlık; kişiler merciler (yani adli, idari, askeri merciler ) ve devletler arasında olabilir.
Genel tanımla ile uyuşmazlık, karşılıklı iki tarafın, bir konu üzerinde değişik görüşlere sahip olmaları nedeniyle, düşülen anlaşmazlığı ifade etmektedir.
C-VERGİ UYUŞMAZLIĞINDA TARAFLAR
Vergi uyuşmazlıklarında iki taraf bulunmaktadır. Bu taraflardan birincisi, devlet ya da devlet tarafından vergilendirme yetkisiyle donatılmış kamu kuruluşları; diğeri ise, vergi yükümlüsüdür. Vergi uyuşmazlığında vergi yükümlüsü taraf olabileceği gibi, yükümlü yerine hareket eden vergi sorumlusu da taraf olabilir.
D-VERGİ UYUŞMAZLIĞININ ŞEKİLLERİ VE DOĞUŞ ZAMANI
Vergi uyuşmazlıkları başlıca yükümlülük, ceza kesme ve tahsil konularında ortaya çıkmaktadır. Yükümlülüğe ilişkin uyuşmazlıklar; vergi matrahının saptanması, vergi matrahının saptanması, vergi miktarı, muafiyet ve istisnalar ile yükümlünün şahsında hatalar dolayısıyla ortaya çıkmaktadır. Ceza kesmede uyuşmazlıklar, vergi cezasına ilişkin olarak ortaya çıkar. Tahsil uyuşmazlıkları ise, tebliğ edilen ödeme emri

ile ilgili olup; borcun olmadığı,tamamen veya kısmen ödendiği ya da zamanaşımına uğradığı iddialarından doğar.
Ayrıca,vergiye ilişkin olarak uygulanan kanunların Anayasaya, tüzük, yönetmelik gibi mevzuatın da kanuna aykırı olduğu iddiasıyla da uyuşmazlıklar çıkabilmektedir.
Vergi uyuşmazlığı için ortada bir vergi olması şart değildir. Vergi matrahının tespitine ilişkin işlemlerin tamamlanmasından itibaren vergi uyuşmazlıkları doğabilir. Öyleyse, verginin taraflarına kanunla hangi aşamada itiraz hakkı tanınmışsa, vergi uyuşmazlığı da o aşamada ortaya çıkabilmektedir.
E- VERGİ UYUŞMAZLIĞININ DOĞUMUNA NEDEN OLABİLEN ETKENLER
1- Vergilendirme İşleminin Hukuka Aykırılığı:
Vergilendirme işleminin, yetki, konu, şekil ve sebep yönlerinden biri ile ya da bunlardan birkaçının bulunması nedeniyle hukuka aykırı olması halinde, uyuşmazlıkta ortaya çıkmış olur.
Aşağıda, uyuşmazlık konusu olabilen bu gibi durumlar ayrı ayrı başlıklar halinde çalışılmıştır.
a) Vergilendirme İşleminin Yetki Yönünden Hukuka Aykırılığı:
Kanunlar, toplum için uyulması zorunlu, genel, soyut ve sürekli hükümler içeren metinlerdir. Belli bir kişi ya da olaya göre değil aynı nitelikteki bütün olay ve kişilere uygulanır. Yürürlükte kaldıkları sürece, uygulanması gerekir.
Vergi Kanunları, Anayasa’dan sonra vergi hukukumuzun en önemli, zorunlu ve bağlayıcı kaynağıdır. Anayasa’ya aykırı olmamak koşuluyla ve orada konulan temel ilkeler doğrultusunda vergi koyma yetkisi kural olarak yasama organına verilmiştir. Yasama organı, vergi ve benzeri yükümlülükleri, ancak kanunla koyabilecektir.
Vergi idaresinin yetkisi konu, zaman, yer bakımından olmak üzere üçe ayrılarak açıklanabilir.
Konu itibariyle yetki, denildiği zaman, yasalarda belirtilmiş olan kararların hangi idari makam ve mercilere alınabileceğini ifade etmektedir.
Zaman bakımından yetki ise, konu itibariyle yetkinin kullanabileceği süreyi ve zamanı ifade etmektedir. Şöyle ki; yetkiyi kullanacak olan görevlinin görevde olması gerekmektedir. Eğer, yetkili şahıs, izin ve emeklilik gibi nedenlerle görevden ayrılmış ise, yetkilerinin kullanamaz.
Yer bakımından yetki ise, vergi dairesinin konu bakımından yetkisini kullanabileceği coğrafi alanı temsil etmektedir. Örneğin, Gelir Vergisi Kanunu’muza göre bu verginin mükellefin ikametgahının bulunduğu yerdeki vergi dairesi tarafından tarh edileceği hükme bağlanmıştır.Ancak Kanun’da sayılan istisnalar dışında mükellefin ikametgahının bulunduğu yerdeki vergi dairesi tarafından vergilendirme işlemlerin hukuka aykırılığına neden olmaktadır.
Burada özellik taşıyan bir diğer önemli husus da, vergi yargısında yetki konusu anlaşmazlığın her aşamasında ve re’sen mahkemece söz konusu olabilmektedir.
b) Vergilendirme İşleminin Konu Yönünden Hukuka Aykırılığı:
Vergiler genel olarak adlarını, üzerine konuldukları konulardan almaktadırlar. Sağlıklı bir vergi uygulaması bakımından, verginin nasıl uygulanacağı kadar, neyin üzerinden alınacağının belirlenmesinde büyük önemi vardır. Verginin konusu; verginin üzerine konulduğu,doğrudan ya da dolaylı olarak kaynağını oluşturduğu iktisadi unsurdur. Verginin ne üzerinden alınacağını, belirten verginin konusu kavramı, mükellefiyetin hedefini ve amacını da gösterir.
Uygulanacak olan verginin neyin üzerinden alınacağı, yasa koyucu tarafından belirlenmekte olup, yasalarda gösterilmiş olmadıkça, herhangi bir unsur ya da işlem vergilendirilmez. Ayrıca, verginin konusu göz önünde tutulmak suretiyle, kıyas yoluyla diğer bazı işlem ya da iktisadi unsurların vergilendirilmesi olanağı yoktur.
Gelir elde eden bir gerçek kişiden gelir vergisi yerine, bir harcama vergisi alınması,vergilendirme işlemini konu yönünden hukuka aykırı hale getirmekte ve sakatlamaktadır.
c) Vergilendirme İşleminin Şekil Yönünden Hukuka Aykırılığı:
Vergi idaresinin yapmış olduğu vergilendirme ile ilgili işlemin kesin ve yürütülmesi zorunlu hale gelinceye kadar, izlenmesi ve uyulması gereken yol, usul hazırlık çalışmaları ve incelemeleri şekil unsurunu ifade etmektedir.

Verginin kanuniliği ilkesinin bir sonucu olarak, vergilendirme işlemlerinin belirli usul kurallarına göre yapılması hem vergi mükelleflerinin hukuki güvenliğini sağlar, hem de vergi alacağının güven altına alınması için vergi idaresine izlemesi gereken yolu gösterir. Vergilendirme işlemlerinde yetki kuralları ile şekil kuralları ile şekil kuralları, birlikte, usul kurallarını oluşturmaktadır. Vergilendirme işleminin yapılmasından önce bazı hazırlıklara girişilmesi yasada öngörülmüş olabilir, örneğin belli makamların görüşlerinin alınması gibi, eğer bu işlemler yasaya uygun bir şekilde yapılmazsa veya hiç yapılmamaları halinde, şekil açısından hukuki aykırılık söz konusu olmaktadır.
d) Vergilendirme İşleminin Sebep Yönünden Hukuka Aykırılığı:
Vergilendirmeyle ilgili olarak, uyuşmazlıkların ortaya çıkmasına neden olan durumlardan biri de sebep yönünden hukuka aykırılıkla ilgilidir.
Vergilendirmenin tarh işleminde sebep unsuru vardır. Hukuki sebep ve maddi sebep olmak üzere ikiye ayrılır. Hukuki sebep, yürürlükteki kanun hükmünü, maddi sebep ise, vergiyi doğuran olayı ifade etmektedir. Devletin alacak hakkının doğmasına neden olan vergiyi doğuran olay ise, ya fiili bir olay ya da hukuki bir durumun gerçekleşmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Vergilendirme işleminin, sebep unsuru bakımından sakat olmaması için, hem vergiyi doğuran olayın hem de hukuki durumun, yürürlükteki kanun hükmüne uygun olması gerekmektedir. Vergiyi doğuran olayın başka bir anlatımla, maddi olayın, kanun hükmüne uygun olmasına “tipiklik” denilmektedir.
Vergi idaresi tarafından, bir vergilendirme işlemi ile, bir serbest meslek kazancı elde etmediği halde bu kazançtan dolayı kendisine gelir vergisi tarh olunan mükellefin durumunda, sebep yönünden hukuka aykırılık vardır. Bir başka anlatımla, tipiklik ilkesi gerçekleşmemiş sayılmaktadır.
2- Vergi İncelemeleri:
Günümüzde vergiler, genellikle mükellefler tarafından beyan olunan matrahlar üzerinden alınmaktadır. Ancak, idare yalnızca bu beyanlarla yetinmemekte, zaman zaman mükelleflerin bildiriminin gerçeğe uygun olup olmadığını, vergi incelemesi yapmak suretiyle araştırmaktadır.
Vergi incelemesi ile; defter, hesap, kayıt ve belgeler ile gerekli görüldüğü takdirde karşıt araştırmaya da muhasebe dışı envanterden elde edilecek sonuçlara göre, mükellefin ödediği vergilerin doğruluğunu araştırarak bunu sağlamak ve saptamak amaçlanmaktadır. İnceleme sırasında, gerek duyulursa başka kaynaklardan da
yararlanılır.
İnceleme sonucu ödenen verginin gerçeğe uygum olmadığının fark edilmesi durumunda düzenlenen vergi inceleme raporuna ya da buna dayanarak takdir olunan matrah ya da matrah farkı üzerinden, vergi idaresince tarhiyat yapılmakta, mükellef ya da ceza sorumlularının ise, bulunan matrah veya matrah farkının gerçeğe uygun olmadığını öne sürmesi sonucu, uyuşmazlık doğmuş olmaktadır. Örneğin, vergi incelemesi sırasında, mükellefin lehine ve aleyhine olan durumlar göz önüne alınarak matrah farkı bu8lunduğunun öne sürülmesi gerekmektedir. Mükellefin, kendi lehine olan durumlar göz önüne alınmadan matrah farkı bulunduğunu öne sürmesi sonucu, uyuşmazlık doğmuş olmaktadır. Bu konuda başka bir örnek olarak da alıcılardan bir kısmının, fatura da yazılı bedelden daha fazla ödeme yaptıklarına ilişkin ifadelerinin, kıyas yolu ile tüm alıcılara uygulanmakla suretiyle matrah farkı bulunup bulunamayacağı gösterilebilir. Bu gibi durumlarda, satışlar belgelere yansıtılmakta ancak olduğundan daha düşük bir tutarda gösterilmektedir. Gerçek tutar ile belgede belirtilen tutar arasındaki fark kadar satış hasılatı gizlenmiş olmaktadır. Benzeri bir uygulamada, alıcıya verilen faturayı gerçeğe uygun olarak düzenlemekte ancak, firmada saklanan ve kayıtlara yansıtılan fatura düşük değerli olmaktadır. Başka bir anlatımla, faturanın asıl ve suretinde yer alan tutarlar farlık olacak şekilde fatura düzenlenmesidir. Bazı mükellefler ise, fatura düzenlerken araya karbon kağıdı koymamakta, ilk nüshasını müşteriye verdikten sonra, işyerinde kalan ikinci nüshayı
dilediği gibi düzenlemektedirler. Mükellefin defter ve belgelerini ibraz etmeye yanaşmaması halinde ise, vergi matrahı ya inceleme elemanlarınca belirlenmekte ya da ilgili komisyonlarca takdir olunmaktadır. Bu şekilde bir matrah belirleme yoluna gidildiği durumlarda, müşterilere verilen fatura tek tek ele geçirilemeyeceğinden inceleme elemanı kendince, belli bir dönem kazancı takdir etmekte ve bunun üzerinden de mükellefe vergi salınmaktadır. Salınan vergiler ile kesilen cezaların tebliği ile, mükellef ile idare arasında uyuşmazlık doğmuş olmaktadır.
Vergi incelemesi genellikle satışların, alışların, giderlerin ve gelirlerin araştırılması amacına yönelik olduğundan bazı durumlarda defter, kayıt ve belgelerin yanı sıra kanuni ölçülere göre de matrah ya da matrah farkı bulunmakta veya una olanak bulunmayan durumlarda, re’sen matrah ya da matrah farkı takdir olunmaktadır. Mükellefler ise, inceleme elemanlarının öne sürdüğü tutarda satış yapmadıklarını, alıcılar nezdinde karşıt inceleme yapılmasını, fire durumunun göz önüne alınması ya da randıman hesaplaması yapılmasını öne sürerek bulunan matrah farkını kabul etmeyerek salınan vergilerle kesilen cezaları uyuşmazlık konusu yapabilmektedirler. Bunların yanı sıra, giderlerin gerçek olduğunu ya da işle ilgili bulunduğunu veya gelirlerini gizlemediklerini belirterek, inceleme sonucu adlarına salınan vergilere kesilen cezaları kısmen ya da tamamen uyuşmazlığa konu yapmaktadır.
3-Hatalı Vergi Tarhiyatı ve Ceza Uygulaması:
Verginin hatalı biçimde tarh edilmiş olması, idare ile mükellef arasında uyuşmazlık doğurabilen başlıca nedenlerden biridir. Vergiye ilişkin hesaplarda ya da vergilendirmede yapılan hatalar sonucu haksız yere fazla veya eksik vergi tarh edilmiş olması ve ceza kesilmiş olması farklı biçimlerde ortaya çıkmaktadır.
Bu hatalar yanlış bir hesaplamadan veya vergilendirmeden doğmuş olabilir. Sözgelimi, verginin tarh edilmesi aşamasında yanlış oran veya tarife uygulanmış olabileceği gibi, yapılması gereken mahsuplar yapılmamış ya da aritmetik işlemlerde hata yapılmış olabilir. Bunların yanı sıra, matrahın yanlış belirlenmiş olması ya da aynı matrah üzerinden birden fazla vergi veya ceza alınmak istenilmesi, hesap hatalarına örnek gösterilebilir.
Ayrıca, açık olarak verginin konusuna girmeyen ya da vergiden istisna bulunan gelir servet, değer, belge ve işlemler üzerinden vergi istenmesi ya da yine açık bir biçimde vergiye tabi olmayan veya vergiden muaf bulunan kimselerden, örneğin, isim benzerliği sonucu vergi istenmesi, vergilendirmede yapılan hatalara örnek gösterilebilir. Verginin asıl mükellefi yerine başka bir kişiden vergi istenmesi ya da vergilendirme veya muafiyet döneminin yanlış belirlenmesi sonucu, verginin eksik veya fazla istenmiş olması vergilendirme işlemlerinde yapılan diğer hatalardır.
3- Matrahın Düşük Beyanı:
Mükellefin beyan ettiği matrahın, vergi dairesince düşük bulunması vergi uyuşmazlığını doğuran diğer bir nedendir. Vergi dairesinin mükellef tarafından beyan edilen matrahın düşük olduğu gerekçesiyle, ek bir vergi almak istemesi, mükellefin olmadığını ya da vergi dairesince belirlenen matrahın çok yüksek olduğunu öne sürmesiyle, uyuşmazlık doğmuş olmaktadır.
Düşük matrah beyanından doğan uyuşmazlıklar, vergilerin ve faaliyetin türüne göre farklı biçimlerde ortaya çıkmaktadır. Buna, gayri menkullerin rayiç bedelinin düşük bulunması veya gelir ve kurumlar vergisini mükelleflerinin, beyan ettikleri kazancın düşük görülmesi durumları örnek olarak gösterilebilir.
Gayri menkullerin yıllık vergileri ya da el değiştirmesi nedeniyle doğan uyuşmazlıklar, genellikle beyan olunan rayiç bedelin, vergi dairesince düşük bulunarak idarece belirlenmesi ya da takdir olunması sonucu, ek bir matrah üzerinden vergi alma yoluna gidilmekte, mükelleflerde, vergi idaresince belirlenen ya da takdir olunan rayiç bedeli kısmen ya da tamamen kabul etmemektedirler. Mükelleflerin, gayri-menkullerinin değerini düşük göstermeleri, hem gayri menkulün el değiştirmesi sırasında ödenecek alım-satım harçlarını, veraset ve ,intikal vergilerini azaltmakta, hem de her yıl ödenecek emlak vergisinin miktarını etkilemektedir. İdare ise mükellefin beyanı ile yetinmemekte ve inşaatın maliyetinden, semtinden, cinsinden vb. özelliklerinden hareket ederek, gayri menkulün rayiç bedelini belirleyebilmektedir.
Gelir ve kurumlar vergilerine düşük matrah beyanından doğabilen uyuşmazlıklar, mükellefin sahip olduğu bazı servet unsurları ile yaşam düzeyi arasında ilişki kurulmasından da doğabilmektedir. Bir anlamda, bazı dış göstergelere göre görüntü vergileme biçiminde olan bu uygulama, Fransa’da öteden beri başarı ile sürdürülmektedir. Aynı matrahtan hareketle, Türkiye’de de 1982 yılından itibaren gelir vergisi mükellefleri için “Hayat Standardı Esası” uygulanmaya başlanılmıştır . Ancak, 4369 Sayılı Kanunla 01.01.1999 tarihinden itibaren yürürlükten kaldırılmıştır. Uyuşmazlığın doğmasına neden olan bir başka uygulamada, mükellef beyanının benzer iş kollarıyla kıyaslanmasıdır.
Fransa ve Almanya’da uygulamalarını örnek gösterebilecek olan bu matrah belirleme yönteminde, aynı dalda faaliyette bulunan mükellefler için bir kar oranı belirlenmekte ve bildirimler buna göre denetlenmektedir. Fransa’da perakende satışlarda ve elde edilen hasılatta bir gizleme olup olmadığı, aynı dalda faaliyete bulunan işletmelerin gayri safi kar oranlarının araştırılması ile anlaşılmaktadır. Ayrıca, perakende emtia ticareti ile uğraşan bir işletmenin satış tutarlarının düşük bulunması durumunda inceleme elemanı, satılan emtianın maliyet bedeline uyun gördüğü bir yüzdeyi uygulamak suretiyle, gayri safi karı yeniden hesaplamaktadır. Almanya’da ise, aynı dalda faaliyette bulunan mükellefler için bir kar oranı saptanmakta ve bildirimler bu oranlara göre, satış tutarları esas alınmak suretiyle denetlenmektedir.
4- Verginin Ödenmemesi:
Tahakkuk ettirilmiş bulunan vergilerin ödenmemesi ya da vadesinde ödenmemiş olması, vergi uyuşmazlığını doğurabilen diğer bir nedendir.
Vergi idaresi, mükellef ya da sorumlunun kesinleşmiş ya da kesinleşmek üzere bulunan vergi borcu ile cezaları, tahsil edebilmek amacıyla, gerektiğinde bazı zorlayıcı yollara başvurmakta, mükellef ya da sorumlunun, böyle bir borcunun olmadığını, istenen borcun gerçeğin üzerinde olduğu veya bir borçla ilgili olarak da daha önce tebligat yapılmadığını öne sürmesiyle de uyuşmazlık başlamış olmaktadır.
5- Diğer Nedenler:
Vergi uyuşmazlıklarının doğumuna neden olabilen etkenler yalnızca yukarıda sayılan nedenlerden ibaret değildir. Bunların yanı sıra, vergi ve cezalarının ya da vergilendirmeyle ilgili işlemlerin tebliğinden, vergi ve cezaların tahsiline ilişkin uygulamalardan ya da mükelleflerin vergi ödemeye karşı duyarsızlığından da uyuşmazlıklar doğabilmektedirler.

VERGİ UYUŞMAZLIKLARINDA YARGI YOLU
A- GENEL OLARAK
1- Vergi Yargısı
Vergi uyuşmazlıklarının çözümlenmesi konusunda başvurulan yargı yoluna Vergi Yargısı denir. Mali yargının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Ayrıca, vergi yargısı denilince, vergi yargısı yasalarındaki ihtilafların yargı organlarınca çözümlenmesini düzenleyen, usul hükümleri yanında vergi yargı teşkilatının ve vergi yargı mercilerinin kuruluş ve işleyişiyle ilgili hükümlerinde anlaşılması gerekir.
Vergi davalarının hukuki niteliği, tartışmalı bir konudur. Vergi davaları terkin ve iptale yönelikse “iptal davası”, devlete geçen verginin geri verilmesini de içeriyorsa, iptal davası ile birlikte açılan “tam yargı davası” niteliği taşır. Bununla birlikte, vergi uyuşmazlıklarının kendine özgü nitelikleri olup, diğer idari dava türlerinden ayrılan yönlerinin de olduğu vurgulanmalıdır.
2- Vergi Yargısının İşlevleri
Yargısal denetim, vergi yargısı organlarının vergi yükümlüsü, vergi sorumlusu
ya da vergi yönetimi tarafından yapılan itirazları inceleyerek, vergi kanunlarının hükümlerine uygun bir yargısal tasarrufta bulunmasıdır.
Vergi yargısının ikinci işlevi, içtihad yaratmaktır. Vergi yargısı, yargısal kararlar yoluyla karmaşık ve ayrıntılı bir nitelik taşıyan mevzuatın boşluklarını doldurmakta, muğlak hükümleri açıklığa kavuşturmaktadır. Son derece önemli bir işlev olan bu işlevin yerine getirilebilmesi için, vergi yargısının iyi örgütlenmesi gerekir. Ayrıca, vergi yargısında görev alacak olan kişilerin hukuk ve mevzuat bilgisi dışında, iktisat, işletme ve muhasebe formasyonuna da sahip olması gerekir.
3- Vergi Yargısı Sistemleri ve Vergi Yargısının Bağımsızlığı
Vergi yargısı, hangi yargı sistemi içinde yer alırsa alsın, idarenin belli bir alandaki işlemlerinin denetlenmesini sağladığından, hukuk devleti sisteminde, işlevi olan bir yargı alanını oluşturur.
Çeşitli ülkelerde uygulanmakta olan vergi yargı sistemlerini; adli yargıya bağlı vergi yargısı sistemi, idari yargıya bağlı vergi yargısı sistemi, bağımsız vergi yargısı sistemi ve karma vergi yargısı sistemi olmak üzere dört grupta toplamak mümkündür. Belçika ve Hollanda uygulamalarını örnek olarak gösterebileceğimiz adli yargıya bağlı vergi yargı sisteminde, vergi uyuşmazlıkları adli yargı sistemi içinde yargılanmaktadır. İdari yargı yerlerinde ya da bağımsız vergi mahkemelerinde yargılama söz konusu değildir. İsveç ve Lüksemburg uygulamalarını örnek gösterebileceğimiz idari yargıya bağlı vergi yargı sisteminde ise, idari yargı organlarında çözümlenmektedir.
Bağımsız vergi yargı sistemi uygulamasında ise, vergi uyuşmazlıkları, diğer yargı organlarından bağımsız olan ve kendine göre özellikleri bulunan vergi yargısında yargılanmaktadır. Bu yargılama biçimine Almanya uygulaması örnek gösterilebilir.
Türkiye’de şu anda uygulanmakta olan sistem, idari yargıya bağlı vergi yargısı sistemidir. Vergi mahkemeleri ile idare mahkemeleri, idari yargı içinde yer almaktadır. Bu aşamadan sonra itiraz ve temyiz şeklindeki kanun yollarıyla bölge idare mahkemeleri ve Danıştay gibi idari yargı organlarına başvurularak uyuşmazlıklar çözümlenmeye çalışılmaktadır.



B- VERGİ UYUŞMAZLIKLARININ SONUÇLARI AÇISINDAN TÜRK VERGİ YARGI SİSTEMİ
Vergi uyuşmazlıklarının çözümlenmesi ile ilgili olarak, Maliye Bakanlığı bünyesinde sürdürülen istatistiki bir çalışmanın olmayışı nedeniyle, ortaya çıkan uyuşmazlıkların ne oranda idari aşamada, ne oranda da yargı aşamasında çözümlendiğinin saptanması konusunda, net bir bilgi ortaya koymak pek mümkün değildir.
Ancak, yargı yoluna başvurulması halinde, ayrıca her ay için gecikme faizinin işlemesi, mükelleflerin cezada indirim hakkından yoksun kalması, yargı giderleri, emek ve zaman kaybı gibi nedenlerle, mükelleflerin çoğunluğu, sonuçtan büyük ölçüde emin olmadıkları sürece, uyuşmazlıklarını “uzlaşma” yoluyla idari aşamada sonuçlandırma yoluna gitmeyi tercih etmektedir.
1- Vergi Yargısı Organları
Türk vergi yargısında görev alan yargı organları 2575 ve 2576 sayılı kanunlarla belirlenmiştir. Bu kanunlara göre vergi yargısı organları; Vergi Mahkemeleri, Bölge İdari Mahkemeleri ve Danıştay’dır.
Vergi Mahkemeleri
Vergi mahkemeleri bir başkan ile yeteri kadar üyeden oluşur. Mahkeme kurulları başkan ile iki üyeden kurulur (2576 Sayılı Kanun, Md.4). Başkanın yokluğunda mahkemeye kıdemli üye başkanlık eder.
Görevleri
Genel bütçeye, il özel idareleri, belediye ve köylere ait vergi, resim ve harçlarla benzeri mali yükümler ve bunlara ilişkin zam ve cezalar ile tarifelere ilişkin davaları ve bu konularda 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkındaki Kanunun uygulanması hakkındaki davaları ve diğer kanunlarda gösterilen işleri çözümlemekten ibarettir.
Ancak, kazançları ***ürü usulde tespit edilen yükümlülerin sınıf ve derecelerinin tespitine dair işlemlere karşı açılan davalar ile her türlü vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezaları toplamı 2.000.000 lirayı geçmediği takdirde dava, vergi mahkemesi hakimlerinden biri tarafından çözümlenmektedir. O halde, vergi uyuşmazlıklarında toplam 2.000.000 liranın üzerindeki ihtilaflar, tek hakimle çözümlenemeyecektir.


Vergi Yargı Sistemi
Vergi Mahkemeleri


Tek Hakim Üç Kişilik Komisyon


Bölge İdare Mahkemesi Danıştay

Bölge İdare Mahkemeleri
Bölge idare mahkemeleri bir başkan ve iki üyeden oluşur. Bölge idare mahkemesi üyeliği görevi, bölge idare mahkemesinin bulunduğu yerdeki idare ve vergi mahkemesi başkanlarınca yürütülür. Ancak, iş hacminin gerekli kıldığı hallerde bölge idare mahkemesi üyeliklerine Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca devamlı atama da yapılabilmektedir.
Görevleri
a) Bölge İdare Mahkemelerinin Görevleri
Bölge idare mahkemelerinin görevleri, 2576 sayılı kanunun 8. maddesinde düzenlenmiş bulunmaktadır. Buna göre, bölge idare mahkemeleri,
aa) Yargı çevresindeki idare ve vergi mahkemelerinde tek hakim tarafından 2576 sayılı kanununun 7. maddesi uyarınca verilen kararları itiraz üzerine inceler ve kesin olarak hükme bağlar.
ab) Yargı çevresindeki idare ve vergi mahkemeleri arasında çıkan görev ve yetki uyuşmazlıklarını kesin olarak karara bağlar.
ac) Diğer kanunlarla verilen görevleri yerine getirir.
b) Bölge İdare Mahkemesi Başkanlarının Görevleri
Bölge idare mahkemesi başkanlarının görevleri, 2576 sayılı kanunun 9. maddesinde düzenlenmiş bulunmaktadır. Buna göre, bölge idare mahkemesi başkanları;
ba) Görüşme ve duruşmaları yönetirler. Düşünce ve görüşlerini bildirirler ve oylarını verirler.
bb) Bölge idare mahkemesi yargı çevresinde bulunan idare ve vergi mahkemelerinin genel işleyişinden sorumludurlar.
bc) Mahkemelerin düzenli ve verimli çalışmaları için gerekli tedbirleri idare ve vergi mahkemelerinin başkanlarına danışarak alırlar.
bd) Her takvim yılı sonunda kendi yargı çevrelerindeki işlerin durumu, bunların yrütülmesinde aksaklıkları varsa sebepleri ve alınmasını lüzumlu gördükleri tedbirleri içeren bir raporu, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna sunulmak üzere Adalet Bakanlığı’na gönderirler.
be) Diğer kanunlarla verilen işleri yaparlar.
bf) İdare vergi mahkemelerinin Adalet Bakanlığı ve diğer resmi mercilerce olan idari yazışmaları, bölge idare mahkemesi başkanlığı aracılığı ile yapılır.
c) Bölge İdare Mahkemesi Üyelerinin Görevleri
Bölge idare mahkemesi üyelerinin görevleri, 2576 sayılı kanunun 11. maddesinde düzenlenmiş bulunmaktadır. Buna göre, vergi mahkemesi üyeleri, bulundukları mahkemelerde başkanlar tarafından kendilerine verilen dosyaları geciktirmeden inceleyerek mahkeme kuruluna gerekli açıklamaları yaparlar, düşünce ve görüşlerini bildirirler, oylarını verirler, kararlarının yazarlar ve mahkeme ile ilgili olmak üzere kendilerine başkan tarafından verilen diğer işleri görürler.
Danıştay
Danıştay; onbiri dava dairesi, ikisi idari daire olmak üzere onüç daireden oluşur. Dava dairelerinden üçüncü, dördüncü, yedinci, dokuzuncu ve onbirinci dava daireleri vergi uyuşmazlıklarına bakmakla görevlendirilmiştir. Sözü edilen dava dairelerinin dışında Vergi Dava Daireleri Genel Kurulu ve İçtihatları Birleştirme Kurulu da vergi uyuşmazlıklarının çözümünde önemli görevler üstlenmişlerdir.
Görevleri
İdare ve vergi mahkemeleri tarafından verilen kararlara karşı temyiz taleplerini inceleyip karara bağlar. Danıştay kanunda belirtilmiş olan idari davaları ilk ve son mercii olarak inceler ve karara bağlar, Başbakanlık ve Bakanlar Kurulunca gönderilen kanun tasarı ve teklifleri hakkında görüşlerini bildirir, tüzük tasarılarını ve imtiyazlar sözleşme ve şartnamelerini inceler, Devlet Başkanlığı ve Başbakanlık tarafından gönderilen işler hakkında görüşünü bildirir. Danıştay Kanunu ile diğer kanunlar tarafından verilen görevleri yerine getirir. Danıştayın bazı daireleri vergi davalarına bakmakla görevlendirilmiştir. Üçüncü dairesi, temyiz makamı olarak bakmaktadır. Dördüncü dairesi, yedinci dairesi ve dokuzuncu dairesinde hangi tür vergi davalarının çözümleneceği hükme bağlanmış bulunmaktadır.
C- VERGİ DAVASININ KONUSU VE DAVA AÇMA HAKKININ DOĞMASI
1- Davanın Kapsamı
VUK’a göre; vergi davası açabilmek için uyuşmazlığa konu olan verginin tarh edilmesi, cezanın kesilmesi, tadilat ve takdir komisyonları kararlarının tebliğ edilmiş olması, tevkif yoluyla alınan vergilerde ise, istihkak sahiplerine ödemenin yapılmış ve ödemeyi yapan tarafından verginin kesilmiş olması gerekmektedir.
Aynı maddede mükelleflerin beyan ettikleri matrahlara ve bu matrahlar üzerinden tarh edilen vergilere karşı dava açamayacakları belirtilmiş, ancak VUK’un vergi hatalarına ait hükümleri hariç tutulmuştur.
2- Davanın Açılması
a) Dava Açmaya Yetkili Organlar
VUK’nun 377. maddesinde kimlerin vergi anlaşmazlıkları nedeniyle davacı olabileceği hükme bağlanmıştır. Buna göre;
“Mükellefler ve kendilerine vergi cezası kesilenler, tarh edilen vergilere ve kesilen cezalara karşı vergi mahkemelerinde dava açabilirler.
Vergi dairesi tadilat ve takdir komisyonlarınca tahmin ve takdir olunan matrahlara karşı vergi mahkemesinde dava açabilir.
Belediyelerin dava açma yetkisini belediye adına varidat müdürü, olmayan yerlerde hesap işleri müdür veya o görevi yapan kullanır.
Vergi daireleri Maliye Bakanlığının (il özel idareleriyle belediyeler valilerin) muvafakatını almadan vergi mahkemelerinin kararları aleyhine Danıştay’da temyiz davası açamazlar.
Ancak Maliye Bakanlığı tespit edeceği hadlerle sınırlı olmak şartıyla, muvafakat verme yetkisini defterdarlıklara devredebilir.”
aa) Davalı
Vergi davalarında davalı kural olarak idaredir. Gerçekten, vergi davalarında hazineyi temsil etme görevi vergi dairesi müdürlüklerine aittir.
Danıştay’a göre, dava açma, temyiz ve itiraz yollarına başvurma konusunda da vergi dairesi müdürleri yetkili olup, hazine avukatlarına bu konuda idareyi temsil etme yetkisi tanınmamıştır. Ancak düzeltme talebinin reddine ilişkin şikayet Maliye Bakanlığınca reddedilmişse, davanın bu bakanlık hasım gösterilerek açılması gerekir.
Ayrıca gümrük vergisine ilişkin uyuşmazlıklarda husumetin Başbakanlık Gümrük Müsteşarlığı’na yöneltilmesi gerekir.
Bakanlar Kurulu’nun almış olduğu kararlara karşı açılacak davalarda Bakanlar Kurulu Kararı’nı uygulayacak bakanlığın davalı olarak gösterilmesi gerektiği söylenebilir.
b) Yetkili Vergi Mahkemesi
ba)Yetkili Vergi Mahkemesinin Belirlenmesine İlişkin Genel Bilgi
İdari yargının genel görevli mahkemeleri olan idare mahkemeleri ile, özel görevli mahkemeleri olan vergi mahkemelerinin yetki alanları, Adalet Bakanlığınca tespit edilerek ilen edilmiştir.
Davaya hangi yargı çevresindeki idare veya vergi mahkemesinde bakılacağı konusundaki kurallar ise 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda düzenlenmiştir.
Sözkonusu kanunun “Vergi Uyuşmazlıklarında Yetki” başlığını taşıyan 37. maddesine göre,
“Bu kanuna göre, vergi uyuşmazlıklarında yetkili mahkeme;
a) Uyuşmazlık konusu vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümleri tarh ve tahakkuk ettiren, zam ve cezaları kesen,
b) (4001 Sayılı Kanunun 17. maddesi ile eklenen bent) Gümrük Kanununa göre alınması gereken vergilerle Vergi Usul Kanunu gereğince şikayet yoluyla vergi düzeltme taleplerinin reddine ilişkin işlemlerde; vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümleri tarh ve tahakkuk ettiren,
c) (4001 Sayılı Kanunun 17. maddesi ile bent numarası “b” iken “c” olmuştur) Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun uygulanmasında, ödeme emrini düzenleyen,
d) (4001 Sayılı Kanunun 17. maddesi ile bent numarası “c” iken “d” olmuştur) diğer uyuşmazlıklarda dava konusu işlem yapan,
dairenin bulunduğu yerdeki vergi mahkemesidir.
3- Dava Açma Süresi
Süreler , genel olarak tebliğ, yayım veya ilan tarihini izleyen günden itibaren işlemeye başlar.
Tatil günleri, sürelere dahildir. Ancak sürenin son günü tatil gününe rastlarsa, süre tatil gününü izleyen çalışma gününün bitimine kadar uzar.
İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda yazılı sürelerin bitmesi çalışmaya ara verme zamanına rastlarsa bu süreler, ara vermenin sona erdiği günü izleyen tarihten itibaren yedi gün uzamış sayılır.
Vergi dava açma süresi, Danıştay’da ilk derece mahkemesi olarak iptal davası açılması halinde 60 gün, temyiz için başvurulmasında 30 gün, vergi mahkemelerinde ise 30 gündür. Özel kanunlar da dava açma konusunda ayrı süreler gösterilmiş olması durumunda, özel kanunlarda belirtilen süre geçerlidir. Vergi davalarıyla ilgili olarak özel kanunlarda yer verilen süreler aşağıda yer almaktadır.
- VUK’nun 41. ve mükerrer 49. maddeleri uyarınca, takdir komisyonlarının tespitleri ile bina metrekare normal inşaat maliyetleri hakkındaki tespitlere karşı açılacak davalarda, ilgili kuruluşlar ve vergi dairelerinin dava açma süresi 15 gündür.
- Uzlaşma yoluna başvurulmuş ve uzlaşmanın sağlanamamış olması durumunda, dava açma süresi dolmuş ya da sürenin dalmasına 15 günden daha az bir süre kalmışsa, dava açma süresi, durumun tebliği tarihinden itibaren 15 gündür.
D- DAVA TARAFLARININ DEĞİŞMESİ
Davanın açılmasından sonra, bazı sebeplerle davanın taraflarında değişmeler söz konusu olabilir. Bu değişiklikler taraflardan birinin ölümünden kaynaklanabileceği gibi, tüzel kişiliğin sona ermesi veya taraf durumunda olana idaredeki değişme sonucunda da ortaya çıkabilir.
Bu konuya ilişkin kurallar İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 26. maddesinde yer almaktadır. Anılan maddedeki düzenlemeler şu şekilde açıklanabilir:
a) Davanın taraflarında bir değişiklik olursa , davayı takip hakkı kendisine geçenin başvurmasına kadar,
b) Gerçek kişi olan tarafın ölümü halinde, idarenin mirasçılar aleyhine takibi yenilemesine kadar, dosyanın işlemden kaldırılmasına kadar verilir.
c) Yalnızca öleni ilgilendiren davalarda dilekçeler iptal edilir.
d) Dosyanın işlemden kaldırılması kararı diğer tarafa tebliğ edilir.
e) Yenileme talebi 4 ay içinde yapılmazsa yürütmenin durdurulması kararı kendiliğinden kalkar.




E- TEBLİGAT VE CEVAP VERME
Dava dilekçesinin ilgili yargı yerine verilmesinden ve ilk incelemenin tamamlanmasından sonra, dilekçe ve eklerinin davalıya tebliği ile vergi davasının yürütülmesine başlanmış olur.
Tebligat işlemleri ve davacı ile davalının karşılıklı cevaplaşması süreci İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 16. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, vergi davalarında tebligat ve tarafların birbirleri ile cevaplaşmaları süreci şu şekilde gerçekleşir:
1- Mahkeme ilk olarak dava dilekçesi ve eklerinin bir örneğini, davalı idareye tebliğ eder.
2- Davalı idarenin bu tebliği izleyen otuz gün içerisinde vereceği savunma ise, davacıya tebliğ edilir.
3- Davacı, davalı idarenin kendisine tebliğ edilen savunmasına karşı, yine savunmanın tebliği tarihinden itibaren otuz gün içinde, savunmaya karşı vereceği cevabı, mahkemeye sunar.
4- Mahkeme, davacının savunmaya verdiği cevabı, davalı idareye tebliğ eder. Davalı idare, savunmaya cevabın kendisine tebliğinden itibaren yine otuz gün içinde ikinci savunmasını mahkemeye iletir.
5- Davalı idarenin ikinci savunması da mahkemece davacıya tebliğ edilir. Davacının bu ikinci savunmaya karşı cevap verme hakkı yoktur. Ancak mahkeme, bu savunmaya ilişkin olarak, davacının cevaplaması gereken hususların bulunduğu kanaatine varırsa, davacıya yeni bir cevap hakkı ve süresi tanıyabilir.
Kısaca özetlemek gerekirse, vergi davalarında tebligat ve cevaplaşma işlemleri, dava dilekçesinin davalıya, davalının birinci savunmasının ise davacıya tebliği ile başlar. Davacının savunmaya karşı cevabının davalıya, davalının ikinci savunmasının ise, davacıya tebliği ile sona erer. Bütün bunların sonucunda dava dosyası tekemmül etmiş (oluşmuş) olur.



F- DURUŞMA
1- Genel Bilgi
Duruşma, mahkeme veya hakim önünde görülen bir davada davacı, davalı ve varsa görgü tanıklarının dinlenmesidir. Duruşma, tarafların mahkeme karşısında iddia ve savunmalarını açıklamaları için kabul edilmiş bir usuldür.
Duruşmalar, kural olarak açık yapılır. Genel ahlakın veya kamu güvenliğinin gerekli kıldığı durumlarda, görevli mahkemenin kararı ile duruşma kısmen ya da tamamen gizli de yapılabilir. Duruşmalarda taraflara ikişer defa söz verilir. Taraflardan sadece birisi gelirse, onun açıklamaları dinlenir. Hiçbiri gelmezse, duruşma açılmaz ve inceleme evrak üzerinde yapılır.
Vergi mahkemelerinde yapılacak duruşmalarda, gerekli hallerde, mahkeme, dava konusu olan tarhiyata ilişkin incelemeyi yapmış olan inceleme elemanları ile yükümlünün mali müşavirini ya da muhasebecisini de dinler.
2- Duruşma Yapılabilecek Durumlar
a) İptal davalarında,
b) Konusu 10 milyon lirayı aşan tam yargı davalarında,
c) Tarh edilen vergi, resim ve harçlarla benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezaları toplamı 10 milyon lirayı aşan vergi davalarında taraflardan birinin ya da her ikisinin isteği üzerine davanın duruşma yapılarak karara bağlanması zorunludur. Bu durumda mahkemenin duruşma yapılması konusunda bir takdir yetkisinden söz edilemez. Tarafların bu şartları taşıyan duruşma isteği varsa davanın duruşma yapılarak görülmesi gerekir.
3- Davanın Karara Bağlanması
Vergi ihtilafının konusunu oluşturan olaylar aydınlandığında, meseleler sırasıyla oya konulur ve mahkemece karara bağlanır. İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 15. maddesinde sayılan sebeplerle veya yargılama usulüne ilişkin konularda azınlıkta kalanlar işin esası hakkında da oy kullanırlar. Azınlıkta kalanları görüşleri, kararların altına yazılır.
Her dava dosyası için görüşmelere katılan başkan ve üyelerin (Danıştay’da düşünce veren savcının ve tetkik hakiminin) ve tarafların ad ve soyadlarını, incelenen dosya numarasını, kısaca dava konusunu ve verilen kararın neticesini, çoğunlukta ve azınlıkta bulunanları gösteren bir tutanak düzenlenir. Bu tutanaklar, görüşmeye katılanlar tarafından aynı toplantıda imzalanır ve dosyalarında saklanır.

4- Kararların İçeriği, Saklanması ve Tebliği
İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 24. maddesine göre, mahkeme kararlarında;
a) Tarafların ve varsa vekillerinin veya temsilcilerinin ad ve soyadları yahut unvanları ve adresleri,
b) Davacının ileri sürdüğü olayların ve dayandığı hukuki sebeplerin özeti, istem sonucu ile davalının savunmasının özeti,
c) Danıştay’da görülen davalarda, tetkik hakimi ve savcının ad ve soyadları ile düşünceleri,
d) Duruşmalı davalarda duruşma yapılıp yapılmadığı, yapılmış ise hazır bulunan taraf ve vekil veya temsilcilerin ad ve soyadları,
e) Kararın dayandığı hukuki sebepler ile gerekçesi ve hüküm; tazminat davalarında hükmedilen tazminatın miktarı,
f) Yargılama giderleri ve hangi tarafa yükletildiği ,
g) Kararın tarihi ve oybirliği ile mi oy çokluğu ile mi verildiği,
h) Kararı veren mahkeme başkan ve üyelerinin veya hakimin ad ve soyadları ve imzaları ve varsa karşı oyları,
ı) Kararı veren dairenin veya mahkemenin adı ve dosyanın esas ve karar numarası belirtilir.
İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 25. maddesine göre, kararların mahkeme başkanı ve üyeleri veya hakimi tarafından imzalı asıllarından biri, karar dosyasına, diğeri de dava dosyasına konur; mahkeme mührü ve başkan yahut hakim, Danıştay’da daire veya kurul başkanı veya görevlendireceği bir üye imzasıyla tasdikli birer örneği de taraflara tebliğ edilir.
5- Kararların Sonuçları
Dava mükellef tarafından açılmış ve mükellefin lehine sonuçlanmışsa, vergi dairesinin işlemi iptal edilerek, yapılan tarhiyat işlemi ortadan kaldırılır ve terkin işlemi gerçekleştirilir. Bunun yanı sıra daha önce ödenmiş bir vergi söz konusu ise mükellefe iade edilir. Haciz işlemi söz konusu ise bu işlem kaldırılır. Ayrıca, Vergi Usul Kanunu’nun mükerrer 49. maddesi uyarınca açılan davaların lehte sonuçlanması halinde emlak vergisine ait bedel ve değerlere ilişkin olarak yapılan tespitler iptal edilir. Ancak vergi dairesi temyiz ya da itiraz yoluna başvurarak yürütmeyi durdurma kararı alırsa, ikinci ihbarname düzenlenerek mükellefe tebliğ edilir ve ihtilaflı verginin tahsili yoluna gidilir.
Mükellef tarafından açılan davanın mükellefin aleyhine sonuçlanması halinde ise, tarh edilen vergi tahakkuk etmiş. Bu durumda mahkeme kararının idareye tebliğinden sonra bu karara göre tespit edilecek olan vergi, resim, harçlar ve benzeri mali yükümler ile zam ve cezaların vergi dairesince düzenlenecek ödeme ihbarnamesi ile mükellefe tebliğ edilmesi gerekir. Eğer mükellef süresi içinde yürütmeyi durdurma kararı alamazsa, ödenecek aşamaya gelmiş olan vergisinin süresi geçen taksitlerini, ihbarnamenin tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde ödemesi gerekir.
G- KARARLARIN AÇIKLANMASI
Mahkeme kararlarının açıklanmasında amaç, mahkeme tarafından varılan sonucun belirsiz ve açık olmayan taraflarını veya idari mahkemelerin kararlarında yer alan birbirine aykırı görünen hükümleri ortadan kaldırmak suretiyle mahkeme kararının gerçek anlamıyla yerine getirilmesini sağlamaktır.
Taraflardan her biri kararların açıklanmasını isteyebilecektir, tarafların mahkeme kararının açıklanmasını isteyebilmesi için mahkeme tarafından verilen kararın;
- Yeterince açık olmaması,
- Birbirine aykırı hüküm fıkraları taşıması zorunludur.
H- VERGİ YARGISINDA İSPAT VE DELİL
Genel olarak hukukta ispat, maddi ve manevi olguların doğruluğu hakkında yargıçta kanaat uyandırmak için gerekli delillerin sunulmasıdır. İspat yüküne ilişkin genel kural uyarınca, hukukta iddia sahibi iddiasını ispatlamak durumundadır. Delil ise, ispat işleminde kullanılan araçlar olarak tanımlanabilir. Genel olarak hukukta tanık, bilirkişi, keşif, belge, ikrar gibi deliller kullanılmaktadır.
Vergi Usul Kanunu’nun ispata ilişkin 3. maddesinin (b) bendinde şu ifadeye yer verilmektedir: “Vergilendirmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin işlemlerin gerçek niteliği esastır. Vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin işlemlerin gerçek niteliği esastır. Vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin işlemlerin gerçek niteliği yemin hariç her türlü delille ispatlanabilir. Şu kadar ki, vergiyi doğuran olaya ilgisi tabii ve açık bulunmayan şahit ifadesi ispatlama vasıtası olarak kullanılamaz. Ekonomik ya da teknik icaplara uymayan ya da olayın özelliğine göre normal ve mutad olmayan bir durumun iddia olunması halinde ispat külfeti bunu iddia eden tarafa aittir.
Vergi yargısında yemin delil olarak kullanılmaz. Tanık ifadelerinin delil olarak kullanılabilmesi ise, tanıkların vergiyi doğuran olay ile doğal ve açık bir ilgisinin olması durumunda mümkündür.
Vergi davası açıldıktan sonra, taraflar bu dava ile ilgili delillerin tespitini sadece söz konusu davaya bakan mahkemeden isteyebilirler. Bu konuda başka yargı organlarına başvuramazlar. Delillerin tespiti ile ilgili bir talep geldiğinde, Danıştay ya da vergi mahkemesi talebi yerinde görürse, üyelerden birisini bu işle görevlendirebileceği gibi, delillerin tespitini, mahallin idari ya da adli yargı mercilerinden de isteyebilir. Bu tür talepler acele olarak incelenir ve karara bağlanır.
Kanıt Değeri Taşıyan Belge ve Bilgiler
- İkrar (bir maddi olayın ya da hukuki durumun, tarafı olan kişi tarafından doğrulanması),
- Karine (önceden bilinen ve varlığı tartışmasız olan bir olayın ihtilaflı olan diğer bir olayın varlığının kanıtı olarak kabul edilmesi,
- Resmi kurum ve mesleki kuruluşlardan alınan bilgi ve belgeler,
- Vergi dairesinin işlemleri,
- Yoklama fişi ve inceleme tutanağı.
I-RE’SEN ARAŞTIRMA İLKESİ
Vergi mahkemeleri, bakmakta oldukları davalara ilişkin her türlü inceleme ve araştırmaları kendiliklerinden yapmak durumundadırlar. İdari yargılama usulünde genel olarak geçerli kabul edilen bu ilkeye “re’sen araştırma ilkesi” adı verilmektedir.



J- YARGI KARARINA KARŞI KANUN YOLLARI
1- İTİRAZ
a) İtiraz Başvurusuna Konu Olabilecek Kararlar
Vergi mahkemesince tek hakim tarafından usule ya da esasa ilişkin olarak verilen nihai kararlar kural olarak itiraza konu edilebilirler. Buna göre,
1) Davanın esası hakkında verilen tüm kararların, tek hakim tarafından verilmiş olmaları şartıyla itiraza konu edilmeleri mümkündür.
2) Yargılamanın yenilenmesi istemleri hakkında verilen kararlara itiraz edilebilir.
3) Bunun dışında aşağıda belirtilen usule ilişkin kararlara da yine aynı şartla itiraz edilmesi mümkündür.
a) Harç ve posta ücretinin ödenmemesi veya eksik ödenmesi nedeniyle verilen davanın açılmamış sayılmasına dair kararlar,
b) Davanın diğer yargı düzenlerinin (adli-askeri) görevlerine girmesi sebebiyle verilen görevsizlik kararları,
c) Davanın idari merci tecavüzü sebebiyle reddi yolunda verilen kararlar,
d) Davanın ehliyetsizlik sebebiyle reddine dair kararlar,
e) Davanın süre aşımı sebebiyle reddine dair kararlar,
f) Ortada idari davaya konu edilebilecek nitelikte işlem olmaması sebebiyle davanın incelenmeksizin reddine ilişkin kararlar,
g) Yenileme dilekçelerinde aynı yanlışlıkların yapılması nedeniyle, verile, davanın reddine ilişkin kararlar,
h) Yalnızca öleni ilgilendirdiği gerekçesiyle dilekçenin iptali yolunda verilen kararlar,
ı) Adreste tebligat yapılmaması sebebiyle işlemden kaldırılan dosyaların bir yıl içinde yeniden işleme konulmalarının istenilmemesi sebebiyle davanın açılmamış sayılmasına dair kararlar,
i) İtiraz dilekçelerindeki İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 3. maddesine olan aykırılıkların verilen süreye karşın giderilmemesi sebebiyle karara itiraz edilmemiş sayılması yolunda vergi mahkemesince verilen kararlar,
j) İtiraz dilekçelerindeki harç ve posta gideri eksikliğinin İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 48. maddesinin 5. fıkrasında yazılı sürelerde tamamlanmaması sebebiyle vergi mahkemesince verilen kararın itiraza konu edilmemiş sayılmasına dair kararlar,
k) İtiraz süresi içerisinde yapılmamış olması sebebiyle, kararı bu başvurulara konu edilen vergi mahkemesince verilen süre aşımı nedeniyle istemin reddine dair kararlar,
l) Davacının davadan feragati, davalının davayı kabulü halinde verilen kararlar.

b) İtiraz Başvurusuna Konu Olamayacak Kararlar
ba) Nihai Kararlar
a) İdari Yargının görevli olduğu davalarda, görevsizlik veya yetkisizlik nedeniyle davanın reddi yolunda verilen kararlar,
b) Kararın düzeltilme istekleri hakkında bölge idare mahkemeleri tarafından verilen kararlar,
c) Bölge idare mahkemelerinin itiraz başvurusu dolayısıyla vermiş oldukları kararlar,
d) Bölge idare mahkemelerince, görev ve yetki uyuşmazlıkları ile ilgili olarak verilen kararlarla merci tayinine ilişkin kararlar.
bb) Nihai Olmayan Kararlar
a) Ara kararları,
b) Yürütmenin durdurulması istekleri hakkında verilen kararlara vaki itiraz üzerine verilen kararlar,
c) Dava dilekçesinin gerçek hasma tebliğine dair kararlar,
d) Dava dosyalarının birleştirilmesine veya ayrılmasına ilişkin kararlar,
e) Bağlantılı davalarda, bağlantı hakkında verilen kararlar,
f) Süre uzatma istekleri hakkında verilen kararlar,
g) Duruşma istemleri hakkında verilen kararlar,
h) Sonradan ibraz olunan belgelerle ilgili kararlar,
ı) Açıklama, aykırılıkların giderilmesi ve yanlışlıkların düzeltilmesi istekleri ile ilgili kararlar,
i) Delil tespiti istekleri ile ilgili kararlar.
c) İtiraz Nedenleri
İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 45. maddesinin üçüncü fıkrasında, itirazın temyizin şekil ve usullerine tabi olduğu hükme bağlanmıştır. Buna göre, itiraz sebepleri, temyiz nedenleri ile aynı niteliktedir.
İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49. maddesinin birinci fıkrasında temyiz (ve dolayısıyla itiraz) nedenleri üç noktada toplanmıştır. Bu nedenler;
1- Görev ve yetki dışında bir işe bakılmış olması,
2- Hukuka aykırı karar verilmiş olması,
3- Usul hükümlerine uyulmamış olmasıdır.
Görev ve yetkiye ilişkin kurallar, usul hükümlerinin bir parçasını oluşturduğundan temyiz nedenlerini kısaca “usule ve hukuka aykırılık” olarak belirlemek mümkündür.
d) İtiraz İncelemesinin Yapılacağı Yer
İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 45. maddesinin birinci fıkrasına göre; idare ve vergi mahkemelerince tek hakim tarafından verilen nihai kararlara karşı bölge idare mahkemesinde itiraz edilebilir.
Buna göre, itiraz incelemesinin yapılacağı yer, ilgili vergi mahkemesinin yargı çevresine dahil olduğu bölge idare mahkemesidir.
İtiraz edenin, itiraza konu olan kararı veren mahkemenin bulunduğu yerde bulunmaması durumunda, itiraz dilekçesinin verilebileceği diğer makamlar şunlardır:
1- Davacının bulunduğu yerde başka idare ya da vergi mahkemesi varsa, o mahkeme,
2- Bulunduğu yerde idare ve vergi mahkemesinden her ikisi de yoksa, asliye hukuk hakimliği,
3- Yurt dışında ise, Türk Konsoloslukları’na verilebilir.
e) İtiraz Süresi
İtiraz başvurusunda bulunma süresi, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 45. maddesinin ikinci fıkrasına göre, 30 gündür.
Ancak, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 46. maddesinin altıncı fıkrasında üç özel duruma özgü 7 günlük temyiz (dolayısıyla itiraz) süresi düzenlenmiştir. Buna göre,
1- İtiraz dilekçesinin usule aykırılığı nedeniyle itiraz edilmemiş sayılma kararı,
2- Harç ve posta ücretlerindeki eksikliğin 15 günlük süre içinde tamamlanması nedeniyle verilen karara itiraz edilmemiş sayılması kararı,
3- İtiraz başvurusunun süre aşımı nedeniyle reddine ilişkin karar söz konusu ise itiraz süresi 7 gündür.
Bölge idare mahkemesi dosya üzerinde, yaptığı inceleme sonucunda, maddi olaylar hakkında edindiği bilgiyi yeterli görürse veya itiraz yalnızca hukuksal noktalara ilişkinse ya da itiraz konusu karadaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkün ise, işin esası hakkında karar verir. Aksi halde, gerekli inceleme ve soruşturmayı kendisi yaparak, dosyayı tamamlar ve esas hakkında yeniden karar verir.
İtiraz üzerine Bölge İdare Mahkemesinin verdiği kararlar kesin ve bağlayıcıdır. Bu kararlara taraflar uymak zorundadırlar. Kararlara karşı Danıştay’a ya da başka bir merciye başvurulması söz konusu değildir.
Vergi mahkemesinin kararına karşı itiraz yoluyla Bölge İdare Mahkemesine başvurulması, vergi mahkemesinin kararının yürütülmesini durdurmaz. Ancak, itiraz yoluna başvuran yükümlünün Bölge İdare Mahkemesinden yürütmenin durdurulmasını talep etmesi halinde, Bölge İdare Mahkemesi teminat karşılığında yürütmenin durdurulmasına karar verebilir.
2- TEMYİZ
Vergi mahkemelerinin kurul halinde verdikleri kararlar, Danıştay’da temyiz edilebilir. Vergi mahkemesinin tek hakimle verdiği kararlar temyiz edilemez. Temyiz süresi, mahkeme kararının tebliği tarihinden itibaren 30 gündür.
a) Temyiz Başvurusuna Konu Olamayacak Kararlar
aa) Nihai Kararlar
a) İdari yargının görevli olduğu davalarda, görevsizlik veya yetkisizlik sebebiyle davanın reddi yolunda verilen kararlar,
b) Dava dilekçesinin 2577 sayılı kanunun 3 ve 5. maddelerine aykırılığı sebebiyle verilen dilekçenin reddine dair kararlar. Ancak, bu kararların, yenileme dilekçesinde aynı yanlışlıkların tekrarlanması sebebiyle davanın reddi halinde bu kararla birlikte temyiz incelemesine tabi tutulabileceği kabul edilmektedir.
c) Kararın düzeltilme istekleri hakkında bölge idare mahkemeleri ve Danıştay dava daireleri tarafından verilen kararlar,
d) Bölge idare mahkemelerinin itiraz başvurusu dolayısıyla vermiş oldukları kararlar,
e) Danıştay ve bölge idare mahkemelerince, görev ve yetki uyuşmazlıkları ile ilgili olarak verilen kararlarla merci tayinine ilişkin kararlar,
ab) Nihai Olmayan Kararlar
a) Ara kararları,
b) Yürütmenin durdurulması istekleri hakkında verilen kararlarla bu kararlara vaki itiraz üzerine verilen kararlar,
c) Dava dilekçesinin gerçek hasma tebliğine dair kararlar.
d) Dava dosyalarının birleştirilmesine veya ayrılmasına ilişkin kararlar,
e) Bağlantılı davalarda, bağlantı hakkında verilen kararlar,
f) 6 ve 26. maddelerde yazılı hallerde verilen işlemden kaldırma kararları,
g) Süre uzatma istekleri hakkında verilen kararlar,
h) Duruşma istemleri hakkında verilen kararlar,
ı) Sonradan ibraz olunan belgelerle ilgili kararlar,
i) Açıklama, aykırılıkların giderilmesi ve yanlışlıkların düzeltilmesi istekleri ile ilgili kararlar,
j) Delil tespiti istekleri ile ilgili kararlar.
b) Temyiz Nedenleri
ba) Görev ve Yetki Kurallarına Aykırılık
1) Görev Kurallarına Aykırılık
Temyiz incelemesinde görev konusu öncelik taşımaktadır. Danıştay, eğer ilk derece mahkemesi görevi dışında kalan bir konuda karar almış ya da görevi içine giren bir davada görevsizlik kararı vermiş ise, kararı bozar.
Danıştay, görev konusunu ele alırken, çeşitli olasılıklarla karşılaşır. İlk olasılık, adli yargının görevli olmasıdır. İkinci olasılık, Danıştay’ın görevli olması durumudur. Üçüncü olasılık ise, idare mahkemesinin görevli olması durumudur.
2) Yetki Kurallarına Aykırılık
Kararı temyiz edilen mahkeme görevsiz olabileceği gibi, yetkisiz de olabilir. Yetkisizlik nedeniyle davanın reddine karar veren vergi mahkemesi dosyayı yetkili vergi mahkemesine gönderir. Yetkisizlik nedeniyle dosyanın gönderildiği mahkeme aynı bölge idare mahkemesinin yargı çevresinde ise, uyuşmazlık bölge idare mahkemesince, aksi halde Danıştay’ca çözümlenir.
bb) Hukuka Aykırılık
Hukuka aykırılık hallerinden bazıları şunlardır.
- Hukuk kuralının uygulanmasında yanlışlık yapılmış olması,
- Olayın belirlenmesinde yanlışlık yapılmış olması
- Olayın nitelendirilmesinde yanlışlık yapılmış olması
bc) Usul Kurallarına Aykırılık
Usule ilişkin hukuka aykırılıkların bazıları şunlardır.
- İddia ve savunma düzenine uyulmaması
- Mahkemelerin toplanma ve karar yeter sayısına ilişkin kurallara aykırılık
- Sürelerin dolmasının beklenilmesi
- Yargı kararlarının gerekçesiz olması
c) Temyiz İncelemesinin Yapılacağı Yer
İdare Yargılama Usulü Kanunu’nun 46. maddesinin birinci fıkrasına göre; Danıştay dava daireleri ile idare vergi mahkemelerince verilen nihai kararlar Danıştay’da temyiz edilebilir.
Aynı kanunun 38. maddesinin ikinci fıkrasına göre ise, Danıştay vergi dava dairelerinin ilk derce mahkemesi olarak verdikleri kararların temyiz yeri, Danıştay Vergi Dava Daireleri Genel Kuruludur.
d) Temyiz Dilekçesinin Verileceği Yerler
Temyiz dilekçesi kural olarak, temyize konu olan kararı veren vergi mahkemesine verilir. Danıştay’ın ilk derece mahkemesi olarak baktığı davalarda ise temyiz dilekçesi Danıştay başkanlığına verilir.
Temyiz edenin, temyize konu olan kararı veren mahkemenin bulunduğu yerde bulunmaması durumunda, temyiz dilekçesinin verilebileceği diğer makamlar şunlardır:
1- Davacının bulunduğu yerde başka idare ya da vergi mahkemesi varsa, o mahkemeye,
2- Bulunduğu yerde idare ve vergi mahkemesinden her ikisi de yoksa, asliye hukuk hakimliğine,
3- Yurt dışında ise, Türk Konsolosluklarına verilebilir.
3- KARAR
Danıştay inceleme sonucunda ya işin esası hakkında karar verir ya da usul ve esas açısından yasaya aykırılık tespit ederse, mahkeme kararını bozar. Danıştay kararı kısmen onaylama kısmen bozma şeklinde de olabilir. Bu durumda bozmaya konu olan miktar belirlenir. Onaylanan miktar açısından vergi borcu kesinlik kazanır. Bozma kararı, dosyası ile birlikte vergi mahkemesine gönderilir. Kararın bozulması, yürütmeyi kendiliğinden durdurur. Vergi mahkemesi ya bozma kararına uyar ya da eski kararında direnir. Vergi mahkemesinin eski kararında direnmesi durumunda konu, Danıştay, Vergi Dava Daireleri Genel Kurulu’nda nihai olarak karara bağlanır.

a) Karar Düzeltme
Danıştay daireleri ve genel kurulları ile bölge idare mahkemelerinin aşağıda belirtilen kararlarına karşı karar düzeltme yoluna başvurulabilir.
1- Danıştay dava dairelerinin temyiz talebi üzerine verdikleri, ilk derece mahkemesi kararının kısmen, tamamen ya da düzeltilerek onanmasına veya bozulmasına ilişkin kararlar,
2- Danıştay İdari ya da Vergi Dava Daireleri Genel Kurullarının, ilk derece mahkemesince verilen, temyiz merciinin verdiği karara karşı direnme kararlarının temyizi üzerine verdikleri kararlar,
3- Bölge idare mahkemelerinin itiraz üzerine verdikleri kararlar,
4- Üst idari yargı yerlerinin temyiz başvurusunun süre aşımı nedeniyle reddine ilişkin kararları ya da itiraz veya temyiz başvurusunda bulunulmamış sayılmasına ilişkin kararları,
5- İtiraz ve temyiz başvurularının diğer bir kısım nedenlerle reddedilmesine ilişkin kararlar, örneğin, feragat ya da af kanunundan yararlanma nedeniyle istem hakkında karar verilmesine yer olmadığına ilişkin kararlar.
b) Karar Düzeltme Süresi
Karar düzeltme başvurusunda bulunma süresi, on beş gündür. Bu süre, karar düzeltme başvurusuna konu edilen üst yargı yeri kararının taraflara tebliğini izleyen günden itibaren işlemeye başlar. Sürenin hesaplanmasında, genel olarak idari dava açma süresi ile ilgili kurallar uygulanır.
ba) Karar Düzeltme Nedenleri
- Kararın esasına etkili olan iddia ve itirazların, kararda karşılanmamış olması,
- Bir kararda birbirine aykırı hükümler bulunması,
- Kararın usul ve kanuna aykırı bulunması
- Hükmün esasını etkileyen belgelerde hile ve sahtekarlığın ortaya çıkmış olması
4- YARGI YENİLEMESİ NEDENLERİ VE SÜRESİ
- Bir belgenin sonradan ele geçmesi
- Bir belgenin sahteliğinin sonradan belirlenmesi
- Karara esas alınan ilamın sonradan ortadan kalkması
- Bilirkişinin kasten gerçeğe aykırı rapor vermesi
- Hile kullanılmış olması
- Vekil ya da yasal temsilci olmayan kimseler ile davanın görülmüş olması
- Çekinme nedenleri varken hakim ya da üyenin karara katılmış olması
- Birbirine aykırı hükümlerin varlığı
K- KANUN YARARINA BOZMA
Kanun yararına temyiz, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51. maddesinde düzenlenmiş, özel bir kanun yoludur.
Anılan maddeye göre:
“1- Bölge idare mahkemesi kararları ile, idare ve vergi mahkemelerince ve Danıştay’ca ilk derece mahkemesi olarak verilip, temyiz incelemesinden geçmeden kesinleşmiş bulunan kararlardan niteliği bakımından yürürlükteki hukuka aykırı bir sonucu ifade edenler, ilgili bakanlıkların göstereceği lüzum üzerine veya kendiliğinden başsavcı tarafından kanun yararına temyiz ebilebilir.
2- Temyiz isteği yerinde görüldüğü takdirde karar, kanun yararına bozulur. Bu bozma kararı, daha önce kesinleşmiş olan mahkeme veya Danıştay kararının huk
87  Eğitim & Öğretim / Ödevler / K.d.v : 14 Ağustos 2009, 08:52:30

Standart K.d.v
GİRİŞ


Katma Değer Vergisi günümüzde satış vergilerinde görülen sakıncaları gideren modern ve en gelişmiş bir vergilendirme sistemi olarak kabul edilmektedir.

Gelişmiş bir tüketim vergisi olan ve günümüz modern ekonomik sistemlerinde kullanılan Katma Değer Vergisi (KDV), ülkemizde 1985 yılından beri başarı ile uygulanmakta olup,bütçe gelirlerinde önemli bir işlevi yerine getirmektedir.

Katma Değer Vergisi; üretim-tüketim zincirinin her aşamasında, malların ve hizmetlerin satışından alınan ve vergi indirimine imkan tanıyarak değer artışını temel alan , nesnel çok aşamalı ve genel bir satış vergisidir. Yürürlüğe girdiği tarihte tek orana sahip olan KDV sisteminde, 1996 temmuz ayından itibaren çok oranlı uygulamaya geçilmiştir. KDV’nin başarılı bir şekilde uygulanmasında yeri olan düzenli belge ve kayıt sisteminin yerleştirilebilmesi için başta vergi iadesi olmak üzere çeşitli tedbirler alınmıştır.

Ülkemizde Katma Değer Vergisinin 1.1.1985 tarihinde yürürlüğe girmesiyle ihracatımız, ”ihracat istisnası” yoluyla teşvik edilmeye çalışılmıştır. İhracat istisnasının uygulamaya konulmasındaki amaç, ihracatın artırılmasıyla döviz girdisini ve mallarımızın dünya pazarlarındaki rekabet gücünü artırmak olmuştur. Bilindiği gibi yurt dışı pazarlarda bütün ülkeler mallarını satmak ve yurt dışı gelirlerini arttırmak için kıyasıya rekabet yapmaktadırlar. Bu nedenle KDV uygulanan bütün ülkelerde , ihracat vergiden muaf tutulmuştur.

İhracat istisnası KDV’nin 11, 12, 32. Maddeleri ve ilgili KDV tebliğleriyle düzenlenmiştir.

Bu çalışmanın iki temel amacı bulunmaktadır. Birincisi Türkiye’de KDV uygulamalarını değerlendirmek, ikincisi ise Türkiye’de uygulanan ihracat istisnası uygulamasının ana hatlarıyla anlatılmasına değinmekti. Bu çalışmamızda katma değer vergisinin tanıtımıyla başlayıp, ihracat, iade ve mahsup işlemlerinin neler olduğunu ve ne gibi hesapların kullanacağına değindim.

Birinci bölümde , Katma Değer Vergisi ile ilgili genel bilgilerin açıklanmasına yer verilmiştir.

İkinci bölümde ise, Katma Değer Vergisinin teorik anlamda ne olduğu ele alınmıştır. Bu bölüm üç kısımdan oluşur.

Bu bölümün birinci kısmında önce, katma değerin tanıtımı ve hesaplama yöntemleri açıklanmıştır. İkinci kısmında ise ,Katma Değer Vergisinin tanımı ,türleri ,hesaplama yöntemleri, fayda ve sakıncalarına yer verilmiştir. Üçüncü kısımda da Katma Değer Vergisinin genel özelliklerine yer verilmiştir.

Üçüncü bölümde, Türkiye’de Katma Değer Vergisi’nde ihracat istisnası uygulaması alınmıştır. Bu kısım dört bölümden oluşmaktadır.

Bölümün birinci kısmında ihracat istisnası incelenmiştir. İkinci kısmında mal ihracı, üçüncü kısmında ihracat edilmek şartıyla ihracatçılara mal tesliminde ihracat, dördüncü kısımda ise hizmet ihracatından bahsedilmiştir.

Çalışmanın son bölümü, sonuç adını taşımaktadır.


BİRİNCİ BÖLÜM

1.KATMA DEĞER VERGİSİN HAKKINDA GENEL BİLGİLER

1.1. KATMA DEĞER VERGİSİNİN VERGİ İÇİNDEKİ YERİ


Vergilendirmede esas itibarıyla iki ana yöntem vardır. Bunlar;
1)Gelirin elde edilmesi sırasın da vergilendirme
2)Gelirin harcanması sırasında vergilendirme, yöntemidir
.
Bu yöntemlerden birincisine bağlı olarak “gelir vergileri” adı altında dolaysız vergiler grubu, ikincisine bağlı olarak da “muamele vergileri” adı altında dolaylı vergiler grubu oluşmuştur.

Gelir vergisine dolaysız vergi adı verilmesinin nedeni, bu verginin doğrudan kişilerin belli bir dönemde elde ettiği gelir üzerinden ve bu gelirlerin özelliklerine ve meydana gelen değişmelere bağlı olarak alınmıştır.

Muamele vergilerinin özelliği ise, verginin mal ve hizmet fiyatlarına eklenerek alınması dolayısıyla tüketicilere yansıtılmasıdır.

Katma değer vergisi de bir muamele vergisidir. Harcamaların vergilendirilmesi alanında günümüze ulaşmış en ileri aşama olup modern bir vergilendirme tekniğine sahiptir.


1.2. KATMA DEĞER VERGİSİNİN TARİHÇESİ

İdaresi kolay, ucuz ve bol hasılat sağlayan bir vergi türü olan muamele vergilerini tarihi çok eskilere dayanmakta olup, verginin normal bir kamu geliri sayılmadığı ilk ve orta çağlarda da uygun bir uygulama alanı bulmuşlardır. Sanayi devrimine kadar gelen bu dönemde, muamele vergileri daha çok geçişlerde uygulanan bir nitelik taşırlar.

Sanayi devriminden sonra ise, sağlanan büyük verimlilik artışıyla ekonomide sanayi ve ticaret ön plana çıkmış, kitle üretimi ve kitle tüketimine ve böylece de kapalı ekonomi yapısında pazar ekonomisine geçilmiştir. Üretim ve ticaret hacmindeki bu artış, muamele vergilerinin de yaygınlaşmasına ve öneminin artmasına yol açmıştır.

Katma değer vergisi sistemi, ilk olarak Yale Üniversitesi profesörlerinden olan Thomas S. Adams tarafından 1918 yılında New Haven’de , Milli Vergilendirme Kurulun’daki konferansta ortaya atılmıştır.

Aynı yılda, Alman iş adamı ve o zaman hükümetin ekonomik danışmanı olan Dr. Wilhem Van Simene tarafından bu sistem “yeni bir muamele vergisi” olarak hükümete tavsiye edilmiştir.

Katma Değer Vergisinin ilk uygulanmaya başlanması ise, 10 Mayıs 1953’te Amerika Birleşik Devletlerinin Michigan eyaletinde olmuştur. Avrupa kıtasında ise, Katma Değer Vergisi ilk olarak en geniş anlamıyla 1954 yılında Fransa’da uygulanmaya başlanmıştır. Fransa, Katma Değer Vergi sistemini uzun süre İngiltere’nin satış vergisi tezine karşın savunmuştur. İki ülke arasındaki bu tartışma uzun yıllar devam etmiş ve Katma Değer Vergisinin,Avrupa Ekonomik Topluluğuna üye ülkeler tarafından, 1967 yılında ortak muamele vergisi olarak kabulü ile Katma Değer Vergisi lehine sonuçlanmıştır.

Ancak Katma Değer Vergisinin asıl gelişimi Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun kuruluşundan sonra olmuştur. Bilindiği üzere 25 Mart 1957’de Fransa , Almanya , Belçika, İtalya, Lüksemburg, ve Hollanda tarafından imzalanan Roma Antlaşması’yla AET kurulmuştur. Ortak pazarın ana ilkeleri arasında üye ülkelerindeki vergilerin uyumlulaştırılmada bulunulması Ortak Pazar Bakanlar Konseyinin topluluk amaçlarına uygun müşterek bir muamele vergisi modeli olarak Katma Değer Vergisi’ni benimsemeleri sonucuna ulaşmıştır. Ortak Pazar’a üye ülkelerde uygulanması 1967 yılında kabul edilen Katma Değer Vergisi ile ilk olarak yaylı tip vergiler kaldırılmış ve konuyla ilgili olarak iki direktif yayımlamıştır. Birincisine göre, üye ülkeler Katma Değer Vergisi’nin ana prensiplerini de ortaya koymuştur. İkinci direktif ise ,esas olarak verginin hangi yöntemlerle uygulanacağı açıklanmaktadır.
Katma Değer Vergisi halen 34 ülkede uygulanmaktadır.

Türkiye’de 1963 yılında AET ile imzalanan ortaklık anlaşması ile, ortak pazarla ortak bir ilişkiye geçmiştir. Bu nedenle, Türk vergi sistemi çok yakın bir gelecekte AET vergi sistemi içinde yerini almak ve AET ortak Katma Değer Vergisini uygulamak zorunda kalacaktır.

1.3. TÜRKİYE’DE KATMA DEĞER VERGİSİ TARİHÇESİ

25.10.1984 tarih ve 3065 sayılı kanun ile. 1 Ocak 1985 tarihinden itibaren Türkiye’de KDV uygulamasına geçilmiştir. Ancak, KDV uygulaması fikri bu tarihten çok öncelere kadar uzanmaktadır. İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda konu ile ilgili çalışmalara başlandığı ve bu amaçla 1972 yılında Maliye Bakanlığı’nda bir komisyon kurularak ilk tasarının hazırlandığı görülmektedir. Bu ilk Türk KDV kanun tasarısı hazırlığı sırasında Almanya ile işbirliğine gidilerek tasarının iyileştirilmesinde Almanya’daki tecrübelerden faydalanılmaya çalışılmıştır. 1971, 1974, 1976, 1977 ve 1978 yıllarında Maliye Bakanlığı’nca beş kez kanun tasarısı taslağı hazırlanmıştır. Ayrıca 1980 yılında iki ayrı kanun tasarısı hazırlanarak parlamentoya sunulmuş fakat kanunlaştırılamamıştır.

1.4. TÜRKİYE’DE KATMA DEĞER VERGİSİNE GEÇİŞİ ZORUNLU KILAN NEDENLER

KDV uygulamasına geçilmesinde çeşitli nedenler bulunmaktadır. Bu nedenlerin başında bu verginin çekiciliği yanında kaldırılan gider vergilerinin olumsuz etkileri de gelmektedir. Bilindiği üzere, KDV’den önce üretim aşamasını kapsayan toplu muamele vergileri uygulanmaktaydı. Bu vergilerin, üretimin vergilendirilmesine dönük olması nedeniyle, sanayi ve firmalar üzerinde baskı yaratarak kaynak dağılımını olumsuz yönde etkilediği ve finansman sıkıntısına neden olduğu bilinmekteydi.

Diğer yandan, belli aşamalarını yüksek oranlarda vergileme vergi kaçakçılığını çekici hale getirmekte, bu durum ise gelir ve kurumlar vergilerinin matrahlarının aşınmaları sonucunu doğurmaktaydı. Ayrıca, ekonomik gelişmelerin gerisinde bulunan kaldırılan gider vergileriyle ekonomide genel talep düzeyinin vergi yoluyla kontrolü sağlanamamakta ve verginin tüketim üzerindeki etkisinden yeterli ölçüde faydalanamamaktaydı.

KDV’den önceki mevcut vergileme sisteminde, sanayi üzerinde yoğunlaşan vasıtalı vergilerin yükünü ileri kademelere kaydırarak gelir ve kurumlar vergilerinin etki alanı dışında kalan vergi potansiyelini de harcamalar sırasında kavrayıp vergi gelirlerini artırmak için, KDV’ye geçmek zorunlu hale gelmişti.

KDV uygulamasına geçilmesinin diğer bir nedeni de Türkiye’nin uluslar arası ilişkilerinden kaynaklanmaktadır. Avrupa Birliği (AB) ile ekonomik ve mali işbirliğinin sağlanması için üye ülkelerin vergi sistemlerinin uyumlulaştırılması konusuna önem verilmekte ve KDV, AB için ortak bir vergi sistemi olarak kabul edilmiş bulunmaktadır. AB’ye tam üye oluncaya kadar geçen süre içinde , KDV’nin ülkemizde tam anlamıyla yerleştirilmesi sağlanarak, AB’ye üte ülkelerle ortak bir KDV uygulamasında zorluk çekilmemesi amaçlanmıştır.

Yukarıda belirtildiği gibi, çeşitli haklı gerekçeleri ve uzunca bir tarihi olan KDV uygulamasına geçilmesi çabaları, 2.11.1984 tarihli resmi gazetede yayımlanan 3065 sayılı kanun ile sonuca ulaşmış ve 1 ocak 1985 tarihinden itibaren Türkiye’de KDV uygulamasına geçilmiştir.

Katma değer vergisi kanunun yürürlüğe girmesiyle aşağıdaki vergiler 1.1.1985 tarihinden itibaren yürürlükten kaldırılmıştır.

• Dahilde Alınan İstihsal Vergisi
• İthalden Alınan İstihsal Vergisi
• Nakliyat Vergisi
• PTT Hizmetleri Vergisi
• İlan ve Reklam Hizmetleri Vergisi
• İşletme Vergisi
• Spor Toto Vergisi
• Şeker İstihlak Vergisi




1.5. KATMA DEĞER VERGİSİNİN ÖZELLİKLER

İ) Katma değer vergisi tarafsız bir vergidir. Ekonomik sektör ve toplumsal kesimler arasında fark gözetmez ve vergi yükü taşıyıcı kesimler arasında paylaşılır. Böylece vergi mümkün olduğu kadar geniş bir tabana ince bir tabaka halinde yayılır.

Diğer taraftan, birbirinden farklı üretim malları ve hizmetler açısından tam bir tarafsızlığın sağlana bilmesi için, Katma Değer Vergisinin tek oranla uygulanması ve hiçbir istisnanın bulunmaması gerekir. Ancak uygulamada böyle bir tarafsızlığın sağlanmadığını ve hemen her ülkede birden fazla oranın uygulanmakta olduğu ve ayrıca belli mal ve hizmetlerin vergiden istisna edildiği görülmektedir.

ii)Katma Değer Vergisinin ikinci özelliği, bu vergide vergi yükü el değiştirme safhalarının sayısından etkilenmemesidir. Bunu sağlayan da sistemin bünyesindeki indirim mekanizmasıdır. Bu mekanizma ise vergiye bir maliyet unsuru olmaktan çıkarmaktadır.

Katma değer vergisi sistemindeki indirim mekanizması ve dolayısıyla verginin el değiştirme safhalarının sayısından etkilenmemesi, yayılı muamele vergilerinde olduğu gibi firmaları dikey entegrasyona ve organizasyon sapmalarına zorlamadığından, ekonomik gelişmenin ve verimliliğin azalmasına yol açmaz.

iii) Katma değer vergisi şeffaftır. Bir mal veya hizmetin bünyesindeki vergi yükü herhangi bir safhada tam olarak bilinebilir. Çünkü Katma değer vergisi her aşamada satış fiyatının belli bir oranıdır. Bu özellik başta ihracat olmak üzere çeşitli istisnaların uygulanmasında kolaylık ve objektiflik sağlar.



1.6. KATMA DEĞER VERGİSİNİN AVANTAJLARI VE DEZAVANTAJLARI

1.6.1. Katma Değer Vergisinin Avantajları :

a) Katma değer vergisi, konusunun çok geniş olması nedeniyle, net vergi hasılatı açısından olumlu bir vergi türüdür.
b) Katma değer vergisi, yatırımları ve ihracatı teşvik eder. Yatırımlar, alışta borçlanılan vergilerin indirilmesiyle, ihracat ise tam istisna uygulamasıyla vergiden arındırılır.
c) Kapsamının oldukça geniş olması nedeniyle düşük oranlı uygulanabilen katma değer vergisi, vergi kaçakçılığını en alt düzeye indirir.
d) Vergi yükü, üretime katılan değer oranında, çeşitli sektörler aşamalar ve kişiler arasında yayılır. Bu durum vergi yükünün adaletli dağıtılması açısından olumludur.
e) Katma değer vergisi, mal ve hizmet akımını ve kaynakların dağıtımını hiçbir şekilde etkilememektedir.
f) Teorik olarak katma değer vergisi, gümrük ve özel tüketim vergilerinde ithal anında birlik sağlamaya ve bütün dolaylı vergilerin çıkış ülkesi esası üzerinden uygulamasına imkan vermektedir.
g) Vergi, malın her el değiştirişinde alındığından, üretimden tüketime kadar ne derece az el değiştirirse o kadar az vergi ödenmekte ve maliyet düşmektedir. Bu durum gereksiz el değiştirmelerin ve aracıların önlenmesini sağlayan önemli bir etkendir.
h) Katma değer vergisi, malın artan değeri ile ilk birlikte arttığından, milli gelir artışlarını , diğer bir dolaylı vergiden çok daha iyi izler ve vergi sistemine yapısal bir esneklik getirmiş olur.
i) Katma değer vergisi bazı yönlerden tarafsız bir vergidir. Bu vergi ile endüstriyel yapı ve ekonomik kaynakların dağılımı, optimal denge noktasından ciddi ölçüde sapmaz. Çünkü vergi sonuçta üretim birimleri üzerine değil, tüketiciler üzerinde kalmaktadır.
j) Tüketimi hedef alan diğer vergiler gibi Katma değer vergisi tasarrufları teşvik eder, enflasyonist baskıları önler. Hatta fiyat artışları ile savaşın yeni bir aracı olarak nitelendirilmektedir.
k) Katma değer vergisi sektörler arasında haksız rekabeti önler, dengeli sanayileşmeye ortam hazırlar, vergisiz sektörler yaratmaz.
l) Vergi indiriminden yararlanmak için katma değer vergisinin belgeye bağlanması, vergide oto kontrol mekanizmasının kurulmasını sağlamaktadır.
m) Katma değer vergisi, tüketimi kısma aracı olarak, selektif vergilere oranla daha genel ve etkili bir araçtır. Bu yönü ile Katma değer vergisi otomatik stabilizör niteliğindedir.
n) Katma değer vergisi, ekonomik kalkınma ve politika ile ilgili olarak daha düzenli ve güvenilir rakamlar sağlamaya yardımcı olabilir.
o) Katma değer vergisi, uluslar arası ekonomik bütünleşmeler ve uluslar arası ekonomik bütünleşmeler ve uluslar arası ticaretin geliştirilmesi açısından en uygun vergidir.

1.6.2. Katma Değer Vergisinin Dezavantajları

a) Katma değer vergisi, özellikle muhasebesi gelişmemiş olan küçük firmalar açısından karışık bir nitelik göstermektedir.
b) Tek aşamalı bir vergiden katma değer vergisine geçilen bir ülkede vergi mükellefleri birkaç kat artmakta , bu ise vergi idaresinin masraflarını yükseltmektedir.
c) Katma değer vergisinde gerektiği yerde istisna konulması ve çeşitli maddelerde vergi oranlarının farklılaştırılması diğer satış vergilerinden daha güçtür. İstisnaların fazla olması sistemin işleyişini bozabilir.
d) Hizmetlerin. Katma değer vergisi dışında tamamlayıcı bazı vergilere tabii tutulması, verginin genelliğini bozmaktadır. Servis işletmelerinde satılan malların vergiye dahil olması durumunda ise fiyat yapısında sapmalar ortaya çıkmakta ve vergi maliyetlere eklenmektedir.
e) Katma değer vergisi, ihraç mallarının fiyatlarının yükselmesine ve sonuçta satış imkanlarının kısıtlanmasına yol açmaktadır.






























İKİNCİ BÖLÜM

2. KATMA DEĞER VERGİ TEORİSİ

Katma değer vergisi doğrudan doğruya yaratılan katma değer ile ilgili olduğundan öncelikle katma değerin açıklanmasında fayda vardır.
2.1 KATMA DEĞERİN TANITILMASI

2.1.1. Katma Değerin Tanımı

Katma değer, en basit ifade ile mal veya hizmetin alış bedeliyle,satış bedeli arasındaki pozitif farktır. Örneğin alış bedeli 400 lira olan bir malın 500 liraya satılması halinde, Katma Değer (500-400)=100 liradır.

Diğer bir ifade ile; Makro ekonomi ve milli gelirler açısından katma değer bir mal veya hizmetin üretimi faaliyetinde, üretime katılan bu ekonomik faktörlerin yarattıkları ek değerdir. Makro ekonomi açısından başka bir tanımı ise, üretim faktörlerinin “emek,sermaye,doğal kaynaklar,teşebbüs”gibi üretime katılmaları karşılığında ödenen paylarının,”ücret,faiz,rant,kar”katma değeri oluşturduğu belirtilmektedir. Makro ekonomik açıdan bakıldığında, katma değeri üretim faaliyetlerine katılan faktörlerin yarattığı ek değer olarak tanımlamak mümkündür.

- Bir üretim devresinde gelir,üretime katılan faktörlere ödenen,
- Ücret ve aylıklar,
- Faiz ve rant ile,
- Müteşebbüsün net karından teşekkül etmektedir. Bu nedenle sayılan payları toplamı, gelir olarak katma değeri ile ifade eder.

Mikro ekonomik açıdan ise katma değeri bir işletme veya kişinin sattığı mal veya ifa ettiği hizmetin satış bedeli ile maliyeti arasındaki pozitif farktır. Mikro ekonomik açıdan yapılan diğer bir tanım ise bir işletmenin teslim ettiği bir mal veya yaptığı bir hizmet nedeniyle aldığı bedel ile söz konusu teslim veya hizmetin maliyet bedeli arasındaki fark “katma değer” olarak bilinmektedir.

2.1.2. Katma Değerin Hesaplama Yöntemleri

Mikro ekonomik açıdan, katma değerin hesaplanmasında çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Bunlar “dolaysız ve dolaylı” olmak üzere iki şekildedir.
2.1.2.1. Dolaysız Hesaplama Yöntemleri

Dolaysız hesaplama yöntemleri, toplama yöntemi ve çıkarma yöntemi olmak üzere ikiye ayrılır.
2.1.2.1.1.Toplama Yöntemi

Bu yöntem, makro ekonomik açıdan katma değerin hesabında kullanılır.Bu yöntemde katma değer, üretim faktörlerine ödenen ücret,faiz,rant ve karlar toplanmak suretiyle hesaplanır. Bu şekilde hesaplanan katma değer, Katma Değer Vergisinin matrahını oluşturur. Bu açıklamalardan sonra katma değer toplama yöntemini şu şekilde formüle edebiliriz.
Katma Değer=Ücret+Kar,Rant,Kira
2.1.2.1.2. Çıkarma Yöntemi

Mikro ekonomik açıdan çıkarma yöntemi katma değerin hesabında kullanılır. Bu yöntemde üretim veya satış değerinden mal ve hizmet alışları için yapılan ödemeler ve borçlanmalar düşünmek suretiyle katma değer saptanır.
Yatırım malları alışları tutarı,alış bedelleri tutarına dahil edilmezse elde edilen katma değer, gayrisafi hasıla tipi katma değer vergisinin matrahıdır. Yatırım mallarının alış tutarı, alış bedelleri tutarından düşülürse ulaşılan katma değer,tüketim tipi katma değer vergisi matrahıdır. Alış bedelleri tutarına sadece yatırım mallarına ilişkin amortisman malları eklenirse elde edilen katma değer, safi milli gelir tipi katma değer vergisi matrahıdır.
Bu açıklamalardan sonra,bu yönteme göre katma değeri şu şekilde formüle edebiliriz.
Katma Değer=Toplam Çıktılar-Toplam Girdiler
2.1.2.1.3. Toplama ve Çıkarma Yöntemlerinin Karşılaştırılması

Toplama yöntemi hesaplamalarında kullanılan terimler, benimsenmiş terimler olup bunlara ilişkin toplamalar,muhasebe kayıtlarında kolaylık sağlanabilmek içindir.

Çıkartma Yönteminde ise, işletmenin kattığı değer ancak üretim faktörleri satışlar üzerindeki vergiler aracılığı ile dolaylı olarak hesaplanabilir.

(AT) bu iki yöntemden Çıkarma yöntemini önermektedir. AT’nin çıkarma yöntemini önermesinin en önemli nedeni,bu yöntemde satış fiyatları içindeki verginin,üretiminin herhangi bir aşamasında hesaplanabilmesi ve vergilenebilmenin ona göre yapılabilmesi olmuştur.

2.1.2.2. Dolaylı Hesaplama Yöntemi

Bu yöntemde katma değerin hesabı yapılmadan, doğrudan doğruya Katma Değer Vergisi hesaplanmıştır. Bu hesaplanan Katma Değer Vergisinden gerekiyorsa “katma değerin” hesabı yapılmaktadır.

2.2.KATMA DEĞER VERGİSİNİN TANITILMASI

Katma değer vergisi yayılı karakterde bir muamele vergisi olup vergi her el değiştirme safhasında alınır. Ancak verginin matrahı o safhanın satış fiyatı değil, yaratılan katma değerdir.

2.2.1.Katma Değer Vergisinin Tanımı

Katma değer vergisi, mal ve hizmetlerin üretiminden tüketimine kadar geçen üretici, tüketici, yarı toptancı, perakendeci gibi her aşamada katılan değer üzerinden alınan, her aşamada matrahı katma değer olan ve sonunda tümü tüketici üzerine kalan bir vergidir.

Katma Değer Vergisi (KDV),üretim ve tüketim zincirinin her aşamasında, malların ve hizmetlerin satışından alınan ve vergi indirimine imkan tanımak suretiyle değer artışını temel alan , gayri şahsi, çok aşamalı,genel bir satış vergisidir.
Ticari işletmeler diğer işletmelerden aldıkları mal ve hizmetler üzerine kendi iş gücünü, sermayesini kullanarak bir değer katmaktadırlar.

Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere katma değer , bir malın satış değeri ile bunun yapılması için gerekli olan girdilerin (maliyet unsurlarının) alış fiyatı arasındaki farktan oluşmaktadır.

2.2.2. Katma Değer Vergisinin Türleri

Yatırım malı satın alımlarına ilişkin olarak ödenen girdi vergisinin indirilip indirilmemesi konusunda, teoride üç ayrı yöntem vardır. Bu yöntemlerden hangisi uygulanmaktaysa KDV buna göre şekil almaktadır. Teoride üç ayrı katma değer anlayışı ve bunun sonucu olarak da üç ayrı Katma Değer Vergisi tipi mevcuttur.
Birbirinden farklı bu değerlerin matrah olarak kabul edilmesine göre sırasıyla, “Gayrisafi Hasıla tipi, Gelir tipi ve Tüketim tipi” Katma Değer Vergisi olmak üzere üç ayrı sistem ortaya çıkar.

2.2.2.1. Gayrisafi Hasıla Tipi Katma Değer Vergisi

Bu türe göre, KDV’nin matrahı gayrisafi katma değerdir. Bir başka deyişle , bu tip KDV’de diğer firmalardan satın alınan sermaye mallarının bedellerinin, bunların yıpranma payı olan amortismanların ve yıl içerisindeki stok artışlarının matrahtan düşülmesine izin verilmemektedir.

Kapalı bir ekonomide gayrisafi hasıla türü KDV’nin makro düzeyde toplam matrahı

Matrah=GSMH=Tüketim +Yatırım=Ücret+Kar+Faiz+Rant+Amortisman,
şeklinde hesaplanmaktadır.

Firma açısından KDV matrahı ise,

Matrah=Katma Değer=(Satışlar+Stok Artışları)-Alışlar,
şeklinde hesaplanmaktadır.

Bu tür KDV uygulaması sermaye yoğun üretim metotlarını kullanan teşebbüsleri cezalandırmaktadır. Çünkü, sermaye malları önce satın aldığı sonra da amortisman ayrıldığı zaman olmak üzere iki kez vergilendirilmektedir.

2.2.2.2. Gelir Tipi Katma Değer Vergisi

Gayrisafi hasıla tipi KDV’de olduğu gibi, gelir tipi KDV’de de satın alınan sermaye malları bedelleri ve yıl içindeki stok artışları matrahtan indirilememektedir. Ancak, gayrisafi hasıla tipinden farklı olarak, sermaye mallarının amortismanlarını vergi matrahından indirilmektedir.
Böylece, kapalı ekonomide gelir türü KDV’nin toplam matrahı milli gelire eşit olmaktadır. Gelir türü KDV’nin makro düzeydeki toplam matrahı:
Matrah=Tüketim+Yatırım-Amortisman=Ücret+Kar+Faiz+Rant,
şeklinde hesaplanmaktadır.

Firma açısından matrah ise;

Matrah=Net Katma Değer= (Satışlar+Stok Artışları)-(Alışlar+Amortismanlar),
Şeklinde hesaplanmaktadır.

Böylece, gelir türü KDV’de sermaye mallarının çifte vergilendirilmesi, amortismanlara indirim imkanı tanınarak, önlenmiş olmaktadır.

2.2.2.3.Tüketim Tipi Katma Değer Vergisi

Tüketim tipi KDV’de, diğer firmalardan sarın alınan mal ve hizmet bedelleri sermaye mallarının bedelleri de dahil olmak üzere firmanın satış hasılatından düşülmektedir. Dolayısıyla , tüketim tipinde amortismanların vergi matrahından düşülmesi söz konusu değildir. Bir başka deyişle, tüketim türü KDV’de yüzde 100 oranında hızlandırılmış amortisman uygulanmaktadır ki, bu da sermaye mallarının vergiden istisnası demektir.

Kapalı ekonomide tüketim tipi KDV’nin matrahı:
Matrah=Tüketim=Ücret+Kar+Faiz+Rant+Amortisman-Yatırım,
şeklinde hesaplanmaktadır.

Firma açısından mikro düzeyde matrah ise:
Matrah=Satışlar-Alışlar,
şeklinde hesaplanmaktadır.

Finlandiya ve Türkiye hariç, KDV’yi uygulayan bütün ülkeler tüketim tipi KDV’yi kullanmaktadır. Ülkemizde uygulanan KDV türü gelir tipi KDV ile tüketim tipi KDV’nin karışımı şeklindedir. Katma Değer Vergisi Kanunun (KDVK)31’inci maddesine göre amortismana tabi kıymetlerin katma değer vergisi, bunların aktife girdiği yada kullanılmaya başlanıldığı vergilendirme döneminden itibaren 3 yıl içinde ve 3 eşit miktarda indirim konusu yapılabilmektedir. Ancak, yatırım teşvik belgesine bağlanan yatırımlarda kullanılacak amortismana tabi iktisadi kıymetlerin KDV’si, bunların aktife girdiği veya kullanılmaya başlandığı tarihten itibaren 1 yıl içinde indirilmektedir. Dolayısıyla, Türk KDV Sisteminde teşvik belgeli yatırımlar için tüketim tipi, diğer yatırımlar için ise, gelir tipi KDV benimsenmiştir.

2.2.3. Katma Değer Vergisini Hesaplama Yöntemleri

KDV’nin hesaplanmasında üç ana yöntem vardır. Bu yöntemler:
• Toplama yöntemi
• Çıkarma yöntemi
• Vergi mahsubu yöntemi

Bunlardan ilk ikisi dolaysız, üçüncüsü ise dolaylı hesaplama yöntemidir.

2.2.3.1. Toplama Yöntemi

Gelir tipi KDV’ye uygun olan toplama metoduna göre, KDV’nin matrahı üretim faktörlerine yapılan ödemelerin toplamıdır. Diğer bir ifadeyle ücret,kar,rant ve faiz toplamı KDV matrahını oluşturmaktadır. Ancak, karın hesabında amortismanların düşülmesi gerekmektedir.

2.2.3.2. Çıkarma Yöntemi

Çıkarma metodunda , KDV matrahına ulaşmak için satışlardan alışların ve sermaye mallarının düşülmesi gereklidir. Ayrıca, firma içinde üretilen yatırım malları ve stok artışları toplam yatırıma dahil olduklarından bunlarında matrahtan düşülmesi gerekmektedir. Bu yöntem stok değerlendirmelerine ve amortisman ayrılmasına ihtiyaç göstermemesi nedeniyle, yönetimi kolay bir yöntem olup tüketim KDV’ye uygundur.


2.2.3.3. Vergi Mahsubu Yöntemi

Dolaylı hesaplama yöntemi olarak da adlandırılan bu yöntem KDV’yi uygulayan tüm ülkelerde kabul görmektedir.

Bu yöntemde ödenecek KDV, satış tutarları üzerinde hesaplanacak KDV’den alışlar üzerinden ödenen KDV’nin mahsup edilmesi suretiyle bulunur.

Bu yöntemin başlıca faydası toplam vergi yükü ve hasılatını azaltmadan, üretim ve dağıtımın çeşitli aşamalarına ait vergi oranlarının farklılaştırılabilmesine imkan tanımasıdır. Toplama ve çıkarma yöntemlerinde mümkün olmayan bu avantajın nedeni, bu yöntemde malın tüm değeri üzerinden hesaplanan vergi miktarını perakende satış aşamasında uygulanan vergi oranının belirtilmesidir.

Vergi mahsup yönteminin diğer bir faydası, gerek kendi bünyesinde, gerekse vergi sisteminin tümünde bir oto kontrol mekanizması kurmasıdır. En basit şekliyle ifade edecek olursa, KDV’ye tabi mükellef indirim yapabilmek için kendisine teslimde bulunan veya hizmet ifa eden diğer mükelleflerden belge talep edecek ve bu şekilde tüm alımlar ve satışlar belgeye tabi olacaktır. Diğer yandan, KDV vesilesiyle mükelleflerin tanzim atmak zorunda oldukları belgeler aynı zamanda gelir ve kurumlar vergilerinin matrahının belirlenmesinde de kullanıldıklarından , bu vergilerin hasılatlarının da garanti altına alınması mümkün olabilecektir.

2.2.3.4. Katma Değer Vergisinin Diğer Satış Vergileriyle Karşılaştırılması

KDV teorisiyle ilgili yukarıdaki açıklamalardan sonra , KDV ile diğer satış vergilerinin karşılaştırılmasında yarar görülmektedir. Ancak, özel satış vergileri tek bir malı vergilendirdiğinden KDV’ye bir alternatif oluşturmakta ve bu nedenle karşılaştırma dışı bırakılmaktadır.

KDV’nin diğer genel satış vergilerine göre sahip olduğu avantajlar şunlardır.
• Tarafsız bir vergi olan KDV, tüketici tercihlerini, faktör hızını ve üretim metotlarının seçimini etkilememektedir.
• Tasarruflarını, sermaye kazançlarını ve yatırımlarını vergilendirmediği için yatırımları teşvik etmektedir.
• İhracat KDV’den muaf tutulduğu için ihracat teşvik edilmekte ve ödemeler dengesine olumlu etkide bulunmaktadır.
• KDV’de üretim ve dağıtım sürecinin her bir aşaması o aşamada yaratılan katma değer üzerinden verildiğinden, ciro tipi genel satış vergisindeki gibi mükerrer vergileme söz konusu olmamaktadır. Ayrıca KDV, vergi indirimi mekanizması aracılığıyla , ciro(şelale) tipi genel satış vergisinin yarattığı dikey entegrasyonu önlemekte, böylece çeşitli mallarla farklı oranlar uygulanmasını ve hizmetlerin aynı düzenleme içinde vergilenmesini mümkün kılmaktadır.
• KDV’nin vergi mahsubu Yöntemiyle birlikte uygulanması fatura kullanımını çekici hale getirerek vergi kaçakçılığı önlenmekte yada azalmaktadır. Halbuki, tek aşamada uygulanan toplu genel satış vergilerinde oranın yüksek tutulması zorunluluğu vergi kaçakçılığını özendirmektedir.

Yukarıda belirtilen avantajlara karşılık,KDV’nin bazı dezavantajları da bulunmaktadır. KDV’nin en önemli dezavantajı, tıpkı ciro tipi genel satış vergisinde olduğu gibi, mükellef sayısının artmasıdır. KDV’nin çok sayıda mükellefe ve mala uygulanma zorunluluğu, tüm mal ve hizmetler için tek oranlı bir uygulamayı yönetim kolaylığı açısından en uygun çözüm haline getirmektedir. Ancak ,uygulamada, çeşitli nedenlerle birden fazla oran uygulanmakta ve bazı istisnalara yer verilmektedir. Bu ise, esasen hayli zor olan KDV uygulamasını daha da güçleştirmektedir.

2.3.TÜRK KATMA DEĞER VERGİSİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ

3065 sayılı ve 25.01.1984 kabul tarihi “Katma Değer Vergisi Kanunu” 1.1.1935 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu tarihten günümüze daha sonra çıkarılan çeşitli kanunlarla Katma Değer Vergisinin bazı maddeleri değiştirilmiştir.
Türkiye’de Katma Değer Vergisi Kanunu hazırlanırken, katma değer vergisi teorisi, Avrupa Topluluğu’nun direktifleri ve AT’ye üye belli başlı ülkelerin uygulamaları ile Türkiye’nin ekonomik ve mali yönden özellikleri, vergi sistemi ve kanunları göz önünde bulundurulmuştur.

Katma Değer Vergisi Kanunu,altı kısımdan oluşmaktadır. Bunlar sırasıyla; Mükellefiyet, İstisnalar, Matrah, Nispet ve İndirim Verginin Tarhının Ödenmesi, Usul Hükümleri, Çeşitli Hükümler ana başlıklarından oluşmaktadır. Bu bölümde yukarıda söz edilen kısımları, Katma Değer Vergisinin ana yapısı içerisinde açıklamaya çalışacağız.

2.3.1. Vergi Mükellefiyeti

Katma Değer Vergisi mükellefi, vergi konusuna giren işlemleri yapandır. Kişinin gerçek ya da tüzel kişi olması vergi yükümlülüğünü etkilememektedir.
AT Konseyi mükellefi;imalat, ticaret veya hizmet ifası faaliyetlerine bağlı işlemleri kar gayesi güderek veya gütmeyerek bağımsız bir şekilde ve devamlı olarak icra eden kimseler olarak tanımlamıştır.

Mükellef sayılmak içim bağımsız olarak ve devamlı şekilde yapılması zorunludur. Buna göre ücretliler Katma Değer Vergisine (bağımsız çalışmadıkları için) tabi değildirler.

Türk Katma Değer Vergisi Kanunu’nun birinci kısmı olan mükellefiyet,üç bölümde düzenlenmiştir. Bunlar “Verginin Konusu, Mükellef ve Vergi Sorumlusu, Vergiyi doğuran olay”dır.

2.3.1.1 Verginin Konusu

Katma Değer Vergisi’nin konusu, vergiye tabi olan malların üreticiden toptancıya,toptancıdan perakendeciye, perakendeciden tüketiciye intikali sırasında
meydana gelen katma değerlerdir.
KDV’nin konusu, basit bir ifadeyle, Kanun 1.maddesinde belirtilen işlemlerdir. İşlem ise, “ mal teslimi veya hizmet ifası “olarak tarif olunabilir.

KDV Kanunu’nun 1. Maddesi, hangi işlemlerin bu vergi kapsamına girdiğini belirtmektedir. Maddenin kapsamına girmeyen işlemler KDV’ye tabi tutulamaz. Bu itibarla 1.madde KDV Kanunu’nun en önemli en karmaşık maddelerinden biridir.

KDV’den söz edebilmek için;
• Mal teslimi veya hizmet ifası şeklindeki bir işlem mevcudiyeti,
• İşlemin Türkiye’de yapılmış olması,
• İşlemin ticari, sınai, zirai faaliyet ve serbest meslek faaliyeti çerçevesinde yapılması gerekir.

İşlemin Türkiye’de Yapılması

Bir işlemin vergiye tabi tutulabilmesi için, o işlemin Türkiye Cumhuriyeti hükümranlık sahası içinde yapılmış olması gerekir. KDV uygulamasında işlemin Türkiye’de yapılmış sayılması bakımından hangi esasların geçerli olduğunu, Kanun’un 6.maddasinde belirtilmiş olup, söz konusu madde ile ilgili bölümde bu esaslar açıklanmıştır.

Türk Katma Değer Vergisi Kanunu’nda vergi konusunun “verginin konusunu teşkil eden işlemler, teslim, teslim sayılan haller,hizmet, hizmet sayılan haller, işlemlerin Türkiye’de yapılması, uluslar arası taşıma işleri” başlıkları altında toplandığı görülmektedir.




2.3.1.1.1. Teslim

Mal teslimi, hem KDV’nin konusunu teşkil eden işlemlerinden biridir, hem de bu işlemin vergilendirilebilir hale gelmesini sağlayan önemli bir fiildir. Tabiatıyla vergilendirilebilmeden bahsedebilmek için söz konusu teslimin KDV kapsamına (md:1) girmesi şarttır.

Katma Değer Vergisinin Kanunu’nun 2.maddesi teslimin ne olduğu, 1.maddede sözü edilen şekline uygun olarak belirtilmek istenmiştir. Çünkü teslim bir yandan vergiyi doğuran olay olmakta, diğer yandan da bu olayın ilk ve en önemli öğesini teşkil etmektedir. İşte bu nedenle teslim kavramının bu yasa açısından çeşitli yöneliriyle açıklanmasında zorunluluk duymuştur.

Katma Değer Vergisinin 2.maddesinin 1 nolu bendinde yer alan teslim tanımı şöyledir.

“Teslim bir mal üzerindeki tasarruf hakkının malik veya onun adına hareket edenlerce, alıcıya veya adına hareket edenlere devredilmesidir. Bir malın alıcı veya onun adına hareket edenlerin gösterdiği yere veya kişilere tevdii teslim hükmündedir. Malın alıcıya veya onun adına hareket edenlere gönderilmesi halinde, malın nakliyesinin başlatılması veya nakliyeci veya sürücüye tevdii edilmesi de mal teslimidir.”

Bu hükümde teslim, genel ifade ile bir mal üzerindeki tasarruf hakkının devri olarak tanımlanmıştır. Bu tanıma göre Katma Değer Vergisi açısından teslim olayının iki ana unsuru bulunmaktadır.

Bunlardan birincisi malın mevcut olmasıdır. İkincisi ise mal üzerindeki tasarruf hakkının devredilmesidir.
Bu nedenle bir malın ödünç olarak başkasına verilmesi teslim hükmü dışında kalmaktadır. Bununla birlikte aynı şeyin doğrudan doğruya alıcıya verilmemekle birlikte mülkiyetini ve intikal ettirecek şekilde alıcı adına hareket edenlere verilmesi, alıcının ve alıcı adına yetkili olanların gösterdiği herhangi bir yere veya kişilere tevdii ve gönderilmesi teslim hükmünde sayılmıştır.

2.3.1.1.2. Teslim Sayılan Haller

Mal mübadelesinde KDV’yi doğuran işlem, malın teslimidir. 3.madde ile ilgili gerekçede de belirtildiği üzere, genel ve teorik anlamda KDV’ye tabi tutulması gerektiği halde, tam olarak teslim tarifine girmemiş veya bu tarife girip girmediği konusunda tereddüt duyulabilecek işlemlerin vergi dışı kalmasını önlemek amacıyla, bazı işlemlerin teslim sayıldığı hususu, KDV Kanunu’nun 3.maddesiyle hükme bağlanmıştır.

2.3.1.1.3. Hizmet ve Hizmet Sayılan Haller

Ticari,sınai,zirai faaliyet ve serbest meslek faaliyeti çerçevesinde yapılan hizmetler,hizmet ithalatı ve 1.maddenin 2.fıkrasında sayılan diğer hizmetler KDV’ye tabi bulunmaktadır.

Hizmetin tanımı KDVK’nın 4.maddesinde şu şekilde yapılmıştır.
“Hizmet, teslim ve teslim sayılan haller ile mal ithalatı dışında kalan işlemlerdir.” (KDVK md. 4/1)

Katma Değer Vergisi Kanunu’nda hizmet sayılan haller ise, “Vergiye tabi bir hizmetten, işletme sahibinin, işletme personelinin veya diğer şahısların karşılıksız yararlandırılması hizmet sayılır.”şeklinde açıklanmıştır.(KDVK mad.5)



2.3.1.2.Vergi Mükellefi ve Vergi Sorumlusu

Vergi mükellefi ve vergi sorumlusu Türk Katma Değer Vergisi Kanunu’nun birinci kısmının ikinci bölümünde iki madde halinde düzenlenmiştir. Bunlardan bir madde “Mükellef” diğer madde ise “Vergi Sorumlusu”tanımlanmıştır.

2.3.1.2.1. Vergi Mükellefiyeti

Katma Değer Vergisinin 8.maddesinde, mükellef vergiye tabi işlemleri yapan kişiler olarak tanımlanmıştır. Katma Değer Vergisi Kanunu’nda vergiye tabi işlemlerin mahiyetleri sayılarak bunlara göre mükellef tutulacak kişiler ayrı ayrı belirtilmiştir.
Diğer yandan vergiye tabi işlem söz konusu olmadığı veya Katma Değer Vergisini fatura veya benzeri vergilerle göstermeye hakkı bulunmadığı halde, düzenlediği belgelerde, Katma Değer Vergisi gösterenlerde vergi ödemekle mükellef kılınmışlardır.

2.3.1.2.2. Vergi Sorumlusu

Bilindiği üzere Katma Değer Vergisinde asıl mükellef teknik açıdan, vergi yükü üzerinde kalan kişi olmaktadır.(yani mükellef) 8.madde de ise mükellef olarak tanımlananlar, gerçekte vergi mükellefi olmayıp, topladığı vergileri idareye yatırmakla yükümlü kılınan kişidir .Ancak vergilendirmenin bütün yükümlülükleri bu kişilere yüklendiği için mükellef gibi sayılıp sorumlu tutulmuşlardır denilebilir.

Türk Katma Değer Vergisi Kanunu’nda vergi sorumlusu, vergi alacağını güvence altına almak amacıyla düzenlenmiştir. Kanuna göre “mükellefin Türkiye içinde ikametgahının, işyerinin, kanuni merkez veya iş merkezinin bulunmaması hallerinde veya gerekli görülen diğer hallerde Maliye ve Gümrük Bakanlığı,vergi alacağının emniyet altına alınması bakımından vergiye tabi işlemlere taraf olanları veya diğer bir şahsı veya şahısları verginin ödenmesinden sorumlu tutabileceklerdir.”(KDVK mad.9)
Madde de belirlenen “gerekli görülen diğer haller”den hedef, mükelleflerin idarece takibin güç olduğu, dolayısıyla verginin tarh,tahakkuk ve tahsilat safhalarında kaybının muhtemel ve mümkün olabileceği durumlar olmalıdır.

2.3.1.3. Vergiyi Doğuran Olay

Genel olarak her vergi kanununda o verginin özelliklerine göre doğuşu için geçerli sayılan olaylar ve hukuki koşullar belirlenmiştir. Bu genel ilke çerçevesinde vergiyi doğuran olay Türk Vergi Usul Kanunu’nun 19.maddesinde, vergi alacağı vergi kanunlarının vergiyi bağladıkları olayın oluşumu veya hukuki durumun gerçekleşmesi ile doğar biçiminde tanımlanmıştır. Buna göre vergi kanunlarında verginin doğuşu yada maddi bir olayın meydana gelmesine veya hukuki işlem veya durumun gerçekleşmesine bağlanmalı, söz konusu durumlar uygulamada duraksamaya meydan vermeyecek bir biçimde belirlenmiş olmalıdır.

Katma Değer Vergisi genel anlamda nal teslimini veya hizmet ifasını kapsamına alan bir vergi olduğundan bir bu vergi türünde vergiyi doğuran olay malın teslim veya hizmetin yapılaması ile ortaya çıkar. Ancak istisnai olarak teslim veya ifa daha önce fatura veya benzeri belge düzenlenmesi,vergilemesi veya alınması halinde vergiyi doğuran olay vesikanın düzenlediği anda meydana gelmiş sayılmaktadır. Bu anlayış biçimi tüm Katma Değer Vergisini uygulayan ülkelerde geçerlidir. Teslim ve ifadeden önce vesika düzenlediği anda vergiyi doğuran olayın meydana geldiği kabul edilmekte,vergi alacağının zamanında kavranması ve emniyet altına alınması amacı güdülmektedir.

1985 yılı başından itibaren uygulamaya giren Katma Değer Vergisi’nin en önemli konularından biri vergiyi doğuran olayın kesin olarak saptanabilmesidir. Bu nedenle vergiyi doğuran olayın tam olarak bilinmesi ve kavranması kanunun sağlıklı bir biçimde işlerlik kazanabilmesi için zorunludur.

Madde 10 – Vergiyi Doğuran Olay
a) Mal teslimi ve hizmet ifası hallerinde, malın teslimi veya hizmetin yapılması,
b) Malın tesliminden veya hizmet yapılmasından önce fatura veya benzeri belgeler verilmesi hallerinde, bu belgelerde gösterilen miktarlarla sınırlı omak üzere fatura veya benzeri belgelerin düzenlenmesi,
c) Kısım kısım mal teslimi veya hizmet yapılması mutad olan veya bu hususlarda mutabık kalınan hallerde, her bir kısmın teslimi veya bir kısım hizmetin yapılması,
d) Komisyoncular vasıtasıyla veya konsinyasyon suretiyle yapılan satışlarda, malların alıcıya teslimi,
e) Malın alıcıya veya onun adına hareket edenlere gönderilmesi halinde,malın nakliyesine başlanması veya nakliyeci veya sürücüye tevdii,

2.3.2. İstisnalar

KDVK’nın 11-17’inci maddeleri ile Geçici 6, 8 ve 9’uncu maddelerinde düzenlenmiş bulunan istisnaların bir kısmı tam istisna , diğerleri ise kısmi istisna niteliğindedir. Söz konusu Kanunun 32’nci maddesi hükmüne göre tam istisna niteliğinde olan işlemler nedeniyle yüklenilen vergiler indirim konusu yapılmakta, indirim mümkün olmaması halinde ise mükelleflere iade olunmaktadır. Oysa, bu istisnalar dışında kalan ve kısmi istisna niteliğinde olan işlemlerde yüklenilen vergiler ne indirim ne de iade konusu yapılabilmekte, işin mahiyetine göre gelir veya kurumlar vergisi matrahlarının tespitinde gider veya maliyet unsuru olarak dikkate alınmaktadırlar.

2.3.2.1. Tam İstisna Niteliğinde Olan İşlemler

KDVK’nın 32’inci maddesi hükmüne göre tam istisna niteliğinde olan işlemler şunlardır:
• İhracat istisnası

KDVK’nın 11’inci maddesinde düzenlenmiş bulunan ihracat istisnası kapsamı içinde KDV’den müstesna teslim ve hizmetler şunlardır:

 İhracat teslimleri ve bu teslimlere ilişkin hizmetler ile yurt dışındaki müşteriler için yapılan hizmetler.
 Türkiye’de ikamet etmeyen yolcuların satın alarak Türkiye dışına ***ürdükleri mallar. Bu malların teslimi anında KDV tahsil edilir, ancak gümrükten malın çıkışı anında faturanın veya belgenin ibrazında tahsil edilen KDV iade olunur.
 İhraç dilmek şartıyla imalatçılar tarafından kendilerine teslim edilen mallara ait KDV , ihracatçılar tarafından ödenmez mükelleflerce tahsil edilmeyen ancak ilgili dönem beyannamesinde beyan edilecek olan bu vergi, vergi dairesince tarh ve tahakkuk ettirilerek tecil olunur. Söz konusu malların, ihracatçıya teslim tarihini takip eden ay başından itibaren üç ay içinde ihraç edilmesi halinde, tecil edilen vergi terkin olunur
• Araçlar ve petrol aramalarında istisna

Bu istisna kapsamı içinde olup KDVK’nın 13’üncü maddesinde yer alan KDV’den müstesna teslim ve hizmetler şunlardır:
 Mükelleflere işletmelerinde kullanacakları deniz, hava ve demir yolu taşıma araçlarının, yüzer tesis ve araçlarının teslimleri ile bunların tadili, onarımı ve bakımı şeklinde ortaya çıkan teslim ve hizmetler.
 Deniz ve hava taşıma araçları için liman ve hava meydanlarında yapılan hizmetler.
 Petrol Kanunu hükümleri gereğince petrol arama faaliyetlerine münhasır olmak üzere, bu faaliyetleri yürütenlere yapılan hizmetler ile mal teslimleri.

• Transit Taşımacılık İstisnası

Transit ve Türkiye ile yabancı ülkeler arasında deniz, hava, kara ve demiryolu ile yapılan yük ve yolcu taşıma işleri, KDVK’nın 14’üncü maddesi kapsamında, vergiden müstesnadır.

• Diplomatik İstisnalar

KDVK’nın 15’inci maddesinde düzenlenen aşağıdaki teslim ve hizmetler diplomatik istisnalar kapsamı içinde KDV’den müstesnadır.
 Karşılıklı olmak kaydıyla, yabancı devletlerin Türkiye’deki diplomatik temsilciliklerine, konsolosluklarına ve bunların diplomatik haklarına sahip mensuplarına yapılan teslim ve hizmetler.
 Uluslar arası anlaşmalar gereğince vergi muafiyeti tanınan uluslar arası kuruluşlara ve bunların mensuplarına yapılan teslim ve hizmetler .

2.3.2.2. Kısmi İstisna Niteliğinde Olan İşlemler

KDVK’nın 32’inci maddesi kapsamı dışında kalan ve kısmi istisna niteliğinde olan işlemler ise şunlardır:

• İthalat İstisnası

Aşağıdaki teslim ve hizmetler KDVK’nın 16’ıncı maddesine göre ithalat istisnası kapsamı içinde KDV’den müstesnadır.
 Yurt içinde teslim veya ifası KDV’ye tabi bulunmayan mal veya hizmet ithali
 Gümrük Kanunun 7’inci maddesinin 3, 4, 5, 6, 7 numaralı bentleri ile 8, 9, 10, 12, 13, 119 ve 132’inci maddeleri uyarınca gümrük vergisinden muaf veya müstesna olarak ithal edilen eşyanın, aynı kayıt ve şartlarla ithali .
 Transit, aktarma , gümrük antreposu, geçici depo, gümrük sahası, serbest bölge rejimleri çevresinde yapılan mal teslimleri ve hizmet ifaları.

• Sosyal ve Askeri Amaçlı İstisnalarla Diğer İstisnalar

KDVK’nın 17’inci maddesinde düzenlenmiş bulunan bu istisnalar şunlardır:

 Kültür ve Eğitim Amacı Taşıyan İstisnalar: Kamu kurum ve Kuruluşları ile sendikalar, siyasi partiler, kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları, emekli ve yardım sendikaları, kamu menfaatine yararlı dernekler, tarımsal amaçlı kooperatifler ve Bakanlar Kurulunca vergi muafiyeti tanınan vakıfların ;
• İlim, fen, güzel sanatları ve tarımı yaymak, ıslah ve teşvik etmek amacıyla yaptıkları teslim ve hizmetleri,
• Tiyatro, konser salonu, kütüphane, sergi, okuma ve konferans salonları ile spor tesisleri işletmek veya yönetmek suretiyle ifa ettikleri kültür ve eğitim faaliyetlerine ilişkin teslim ve hizmetleri,KDV’den müstesnadır.

 Sosyal Amaç Taşıyan İstisnalar: Yukarıda sayılan kurum ve kuruluşların hastane, dispanser, kan bankası, parklar, laboratuvarlar, yurtlar, huzurevleri ve benzeri yerleri işletmek veya yönetmek suretiyle ifa ettikleri kuruluş amaçlarına uygun teslim ve hizmetleri ile bu kuruluşlara bedelsiz olarak yapılan her türlü mal ve hizmet ifaları ve kanunların gösterdiği gerek üzerine bedelsiz olarak yapılan mal teslimi ve hizmet ifaları KDV’den istisna edilmiştir.
 Askeri Amaç Taşıyan İstisnalar: Askeri fabrika, tersane ve atölyelerin kuruluş amaçlarına uygun olarak yaptıkları teslim ve hizmetleri KDV’den müstesnadır.
 Diğer İstisnalar:

- Gelir Vergisi Kanununa göre vergiden muaf esnaf tarafından yapılan teslim ve hizmetler,
- Gelir Vergisi Kanununa göre vergiden muaf olan küçük çiftçiler ile kazançları ***ürü gider usulüne göre tespit edilen çiftçiler tarafından yapılan teslim ve hizmetler,
- İktisadi işletmelere dahil olmayan gayri menkullerin kiralanması işlemleri,
- Banka ve sigorta muameleleri vergisi kapsamına giren işlemler ile sigorta acente ve prodüktörlerinin sigorta muamelelerine ilişkin işlemler,
- Darphane ve Damga Matbaası tarafından yapılan teslim ve hizmetler,
- Külçe altın, döviz, para,damga pulu, harç pulu, değerli kağıtlar, taşıt pulu, hisse senedi ve tahvil teslimleri ,
- Zirai sulama amaçlı su teslimleri,kamu kuruluşları, tarımsal kooperatifler ve çiftçi birliklerince yapılan arazi ıslahına ait hizmetler,
- Boru hattıyla yapılan yabancı ham petrol, gaz ve bunların ürünlerinin taşınması hizmetleri,
- Gelir Vergisi Kanunun 81’inci maddesinde tarif edilen, sahibi ölen işletmelerin mirasçıları tarafından işletilmek üzere aynen devralması işlemleri ve şahıs şirketlerinin anılan maddede yazılı şartlarla sermaye şirketleri haline dönüşmeleri ile Kurumlar Vergisi Kanunun 37 ve 39’uncu maddelerinde belirtilen kurumların devir işlemleri KDV’den müstesnadır.

• Konut İnşaatlarında İstisna

 KDVK Geçici 8’inci maddeye göre net alanı 150 metrekareye kadar olan konutların teslimi ile konut yapı kooperatiflerine yapılan inşaat taahhüt 31.12.1997 tarihine kadar KDV’den müstesnadır.
 Sadece 150 metrekareyi aşmayan konutlar için yapılan inşaat taahhüt işlerine münhasıran olmak üzere, kanunla kurulmuş sosyal güvenlik kuruluşları ile belediyelere yapılan inşaat taahhüt işleri KDVK Geçici 9’uncu maddesi gereği 31.12.1997 tarihine kadar KDV’den müstesnadır.

KDV’den İstisna edilmiş olan son bir teslim ve hizmet de, 285 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede düzenlenmiş bulunan, Olağanüstü Hal Bölge Valiliğine yapılan teslim ve hizmetlerdir. Yapılan bu düzenleme, KDVK’nın 29’uncu maddesinin 1’inci fıkrası hükmüne göre geçersiz sayılmalıdır. Çünkü, adı geçen madde hükmüne göre, KDV’ye ilişkin istisna ve muafiyetler ancak KDVK’ya hüküm eklemek veya bu kanunda değişiklik yapmak suretiyle düzeltilebilir.

2.3.3. Katma Değer Vergisinde Matrah, Oran, İndirim

Türkiye’de KDVK’nda , üçüncü kısımda “matrah, oran, indirim”, üç bölüm olarak yer almıştır.




2.3.3.1. Katma Değer Vergisinde Matrah

Katma değer vergisinin matrahı, üretim-dağıtım zincirinin her aşamasında oluşan “katma değerler” toplamıdır.

KDVK’nun 20-27’inci maddelerinde KDV matrahının nasıl tespit edileceğine dair hükümler yer almaktadır. Matrah, üzerinden KDV hesaplanacak olan (KDV oranının uygulanacağı) meblağdır.

Kanunun 20’inci maddesinin 1 no’lu fıkrasında , KDV;ye tabii mal ve hizmet ifalarında KDV matrahının , o teslim veya hizmetin BEDELİ olduğu hükme bağlanmıştır.


2.3.3.2.Katma Değer Vergisinde Oran

22.12.1992 tarih ve 92/3896 sayılı BKK. İle mal ve hizmetlere uygulanacak KDV oranları aşağıdaki gibidir.(KDVK Md. 28) (1.11.1993 tarihinden itibaren yürürlüğe giren ve 27.11.99 tarih ve 99/13648 sayılı BKK. İle değişik)

a) Ekli listelerde yer alanlar hariç olmak üzere, vergiye tabi her işlem için %17
b) 1 sayılı listede yer alan teslim ve hizmetler için, %1
c) 2 sayılı listede yer alan teslim ve hizmetler için %8
d) 3 sayılı listede Gümrük tarife istatistik Pozisyon numaraları belirtilen
malların teslimleri ile aynı listede yer alan teslim ve hizmetler için %25
e) ( 1.1.1996 tarihinde yürürlüğe giren 95/7612 sayılı BKK ile ek ) IV sayılı listede yer alan malların teslimlerinde ve Finansal Kiralama Kanunu’na göre finansal kiralama şirketlerine veya finansal kiralama şirketlerince teslimi veya kiralanmasında katma değer vergisi %40

Ancak son günlerde BKK yeni kararıyla KDV oranları tekrar değişikliğe uğradı.
(2001/2344 22/12/1992 tarihli ve 92/3896 sayılı Kararnameye ektir.)

Mal ve hizmetlere uygulanacak katma değer vergisi oranlarının tespitine ilişkin Karar’da ekte belirtildiği şekilde değişiklik yapılması; Maliye Bakanlığı’nın 2/5/2001 tarih ve 24191 sayılı yazısı üzerine, 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu’nun 28 inci maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 7/5/2001 tarihinde kararlaştırılmıştır.

7/5/2001 Tarihli ve 2001/2344 Sayılı Kararnamenin Eki Karar

MADDE 1- ıı27.11.1999 tarihli ve 99/13648 sayılı Kararname ile değişik 22.12.1992 tarihli ve 92/3896 sayılı Kararnamenin eki Karar’ın 1 inci maddesinin (a) bendinde yer alan “% 17” oranı “ %18”, (d) bendinde yer alan “% 25” oranı “% 26” olarak değiştirilmiştir.

MADDE 2- Bu Karar 15.05.2001 tarihinde yürürlüğe girer.
Bu karar 10.05.2001. tarihinde 24398 nolu resmi gazetede yayınlanmıştır.

KDV “Tek oranlı “ olabileceği gibi, “çok oranı” ve “sıfır oranlı” olarak da uygulanabilmektedir. KDV’nin tek oranlı olması halinde, tüm malların teslimi ve hizmet ifası için aynı oran uygulanır. Yani KDV’ne dahil tüm mallar teslimi ve hizmet ifası için hesaplamada tek oran uygulanmaktadır. KDV’nin çok oranlı uygulanması , genellikle mal ve hizmetler arasında “zorunlu-lüks” mal ve hizmet veya “teşviki icap ettiren veya ettirmeyen” mal ve hizmet biçiminde ayırımlar yapılması gerektiğinden zorunlu olmaktadır. Çok oranlı bir KDV’nde oranlar, aşağıdaki oranlardan oluşmaktadır.

- Standart Oran: Genel olarak malların teslimi ve hizmet ifası durumlarında uygulanan bir orandır.
- İndirimli Oran: Daha çok zorunlu veya teşviki gereken mal ve hizmetlere uygulanan bu oran , standart oranın altında olur.
- Yükseltilmiş Oran: Bu oran lüks veya teşviki gerekmeyen mal ve hizmetlere uygulanır ve standart oranın üstündedir.

“KDV’nde, oranların hangi miktarlarda belirleneceğine ilişkin yaygın bir görüş yoktur. Bu nedenle ülkeler kendi koşullarına en uygun oranı seçip uygulanmaktadırlar.



2.3.3.3. Katma Değer Vergisinde İndirim

KDV’ni diğer işlem vergilerinden ayıran en önemli özellik, vergi indirimi mekanizmasıdır. Mekanizmanın işleyişi, satışlar üzerinden hesaplanan KDV’den, bu satışların girdilerine ilişkin olarak ödenen KDV’nin indirilmesi esasına dayanmaktadır.

Vergi mükellefi, KDV sistemi içinde, aracı görevi yapar. Sattığı mal ve hizmetler üzerinden tahsil ettiği vergiden mal ve hizmet alışında ödediği vergiyi indirir, bakiyesini devlete öder. Bu işlem her safhadaki mükellef tarafından tekrarlanır. Sonuçta devlete ödenen KDV, tüketicinin mal ve hizmet satın aldığı zaman, vergisiz satış bedeli ile vergi oranının çarpımı suretiyle ortaya çıkan vergiye eşit olur.

2.3.4. Verginin Tarhı ve Ödenmesi

KDV’de, verginin tarhı ve ödenmesi başlığı altında , vergilendirme usulleri, vergilendirme dönemi ve beyan esası, tarh işlemleri, verginin ödenmesi ve gümrük idarelerince KDV’ye ilişkin hükümlerin neler olduğu hususu saptanmıştır.

2.3.4.1. Vergilendirme Usulleri

KDVK’nda esas itibarıyla iki vergilendirme usulü öngörülmüştür. Bunlar, Gerçek usulde vergilendirme ve ***ürü usulde vergilendirme usulleridir.
KDV’nde temel vergilendirme usul gerçek usulde vergilendirmedir.

2.3.4.2. Vergilendirme Dönemi ve Beyan Esası

KDV’nde vergilendirme dönemi, faaliyet gösterilen takvim yılının üçer aylık dönemleridir. Ancak Maliye ve Gümrük Bakanlığı mükelleflerin yıllık gayri safi hasılatlarına göre birer aylık vergilendirme dönemi saptaya yetkili kılınmıştır. Yine kanunda, ***ürü usulle vergilendirilen mükellefler için takvim yılı , vergi kesintisi yapmakla sorumlu tutulanlar için bir ay, ithalat transit ve Türkiye ile yabancı ülkeler arasındaki taşımacılık işlerinde gümrük hattından geçildiği an vergilendirme dönemi olarak belirtilmiştir.

KDV’nda aksine hüküm bulunmadıkça mükelleflerin yazılı beyanları üzerine tarh olunur ve bu durum vergi kesintisi yapmakla sorumlu olanlar içinde geçerlidir. Herhangi bir vergilendirme döneminde vergiye tabi işlemleri bulunmayan mükelleflerde beyanname vermeye mecburdurlar.

Kanunda beyanname verme zamanı da düzenlenmiştir. Buna göre mükellefler ve vergi kesintisi yapmakla sorumlu tutulanlar KDV beyannamelerini, vergilendirme dönemini takiben ayın 25’inci günü akşamına kadar ilgili vergi dairesine vermekle yükümlüdürler.(KDVK Md. 44)

2.3.4.3. Tarh İşlemleri

KDV, mükellefin iş yerinin bulunduğu yer vergi dairesince tarh olunur.

KDV, gerçek ve tüzel kişiler adına tarh olunur. Başka bir ifade ile bunlar, verginin muhatabıdırlar.(KDVK Md 44)

KDV, mükellefin iş yerinin bulunduğu yer vergi dairesince tarh olunur.(KDVK Mad.43)

2.3.4.4. Verginin Ödenmesi

Beyanname vermek mecburiyetinde olan mükellefler ile vergi kesmekle sorumlu tutulanlar, bir vergilendirme dönemine ilişkin KDV’ni, beyannameyi verme süresi içinde ödemeye mecburdurlar.(KDVK Md. 46)



2.3.4.5. Gümrük Dairelerince Alınan Katma Değer Vergisine İlişkin Hükümler

İthal sırasında alınan KDB, gümrük makbuzunda ayrıca gösterilir. Bu kanuna göre vergisi, işlemleri eksik yapılarak hiç alınmamış veya eksik alınmış KDV hakkında düzeltme işlemleri Gümrük Kanunları’na göre yapılır.



2.3.5. Usul Hükümleri

KDVK’nda usul hükümleri, fatura ve benzeri vesikaların düzenlenmesi ve kayıt düzeni konularını içermektedir. Fatura ve kayıt düzeni için ayrıca bir düzenleme, kanunda yapılmamıştır. Fatura ve benzeri vesikalardaki, VUK’nda yer alan düzenlemeler be kanun yönünden de geçerli kılınmıştır.

2.4 TEK DÜZEN HESAP PLANINDA KDV ile İLGİLİ HESAPLAR

Tekdüzen Hesap Planında KDV ile ilgili aşağıdaki hesaplara yer verilmiştir.

2.4.1. 190 Devreden Katma Değer Vergisi

Bir dönemde indirilemeyen ve izleyen döneme devreden KDV’nin kaydedildiği ve izlendiği hesaptır.

Hesabın alt bölümlerini KDV beyannamesine göre düzenlemekte yarar vardır.
190 01- Önceki Dönemden Devreden İndirilecek KDV
190 02- Önceki Dönemden Devreden Amortismana Tabi İktisadi Kıymet KDV
(ATİK KDV)
191- İNDİRİLECEK KDV hesabının 391- HESAPLANACAK KDV hesabı ile karşılaştırılmasından sonraki kalan bakiye bu hesaba borç kaydedilir.


2.4.2. 191 İndirilecek KDV

Her türlü mal ve hizmet alımları için ödenen veya borçlanılan KDV’nin kaydedildiği ve izlendiği hesaptır.

KDV beyannamesinin düzenlemesinde kolaylık sağlaması açısından alt hesapların açılışı aşağıdaki şekilde olabilir:

• 191 01- Bu Döneme Ait ATİK KDV
• 191 02- Bu Döneme Ait İndirilebilir KDV
• 191 03- Satışlardan İade ve Vazgeçilen İşlem KDV
• 191 04- Yabancı ve Diplomatlara İade

Bu hesapta aşağıda belirtilen işlemlere ilişkin yüklenilen KDV’ler takip edilir.
- Yurt içinde satın alınan her türlü mal ve hizmet için satıcılara ödenen veya borçlanılan KDV,
- Satılan malın iadesi durumunda geri gelen mala ilişkin KDV,

2.4.3. 192 Diğer KDV

Bu hesapta,

a) Teşvikli yatırım mallarının ithalinde ödenmesi gerektiği halde ödenmeyip, fiilen indirilmesi mümkün olacağı tarihe kadar ertelenen KDV,
b) İhraç kayıtlı satışlarda tahsil edilmeyen Tecil Edilebilir KDV,
c) Türkiye’de ikamet etmeyen yolculara yapılan satışta;

- “İstisna Belgesi” kapsamında KDV tahsil edilmeden yapılan satışlarda, ihracat istisnasının gerçekleştiği tarihe kadar tahsil edilmeyen KDV,
- KDV’nin tahsil edilip iade için çek verildiği durumlarda indirim konusu yapılacak KDV, izlenip kaydedilir.

192- DİĞER KDV hesabının alt hesabının alt hesapları aşağıdaki şekilde açıklanabilir.:
192 01- Teşvik Yatırım İthal KDV,
192 02- Tecil KDV,
192 03- Yolcu Beraberi KDV,

Bu hesapta ;
- Teşvikli Yatırım mallarının ithalinde ertelenen KDV,

Ertelenen KDV indirilebilir duruma gelince, bu hesap alacaklandırılıp 392 hesap borçlandırılarak terkin edilir.
- İhraç kayıtlı satışlarda, alıcıdan tahsil edilemeyen KDV,

Düzenlenen KDV beyannamesinde , indirimlerden sonra ödeme çıkması durumunda tecil edilip 392 nolu hesapta izlenen KDV bu hesaba alacak verilerek, kalan bakiye iade konu edilir, (malın yurtdışı edilip mal bedeli dövizin gelmesi durumunda)
İade alınacak KDV 193- PEŞİN ÖDENEN VERGİLER VE FONLAR hesabı altında iade alınacak KDV olarak izlenir.

- • Türkiye’de ikamet etmeyen yolculara KDV tahsil etmeden yapılan satışlarda tahsil edilmeyen KDV,

Satışlarla ilgili dönemin beyanname verme süresi içerisinde gümrükten onaylanıp genel ve döviz alım belgesine bağlanan özel fatura KDV’leri ihracat istisnası kapsamına alınır.

Beyanname verme süresinden sonra ulaşan özel fatura KDV’leri ödenmiş oldukları için, ilk beyannamede indirim konusu yapılır.

- Yolcu beraberi satışta tahsil edilen ancak onaylı faturanın ibrazı karşılığında gümrükteki bankadan tahsili için çek verilen KDV’de bu hesaptan izlenir.

Onaylı faturanın ibrazı karşılığında çekin ödenmesi durumunda hesaplanan KDV kadar indirim konusu yapılır.
2.4.4. 291 Gelecek Yıllarda İndirilecek KDV

Satın alınan veya imal edilen amortismana tabi iktisadi kıymetlerle ilgili, bir yıldan daha uzun sürede indirilebilecek KDV’nin kaydedildiği ve izlendiği hesaptır.
ATİK KDV 2. Ve 3. Yıl taksitleri; ilk taksidinin indirim konusu yapıldığı aylarda indirileceğinden, hesap detayında bu ayrıntının izlenmesinde fayda vardır.

Alt hesaplar yıllara göre;
291 01 01- 2000/Ocak Ayı İnd. ATİK KDV
291 02 01- 2001/Ocak Ayı İnd. ATİK KDV
gibi açılabilir.

Amortismana tabi iktisadi kıymet alımları için yüklenilen Kdv’nin bir yıldan daha uzun sürede indirilecek kısmı bu defa borç yazılır.

Dönem sonunda bit yıldan daha kısa sürede indirim konusu yapılacak ATİK KDV taksitleri, 191- İNDİRİLECEK KDV hesabına aktarılarak kapatılır.

2.4.5. 292 Diğer KDV

Ertelenen , iadesi gereken veya ileride terkin edilecek KDV’nin bir yılı aşan tutarlarının kaydedildiği hesaptır.

- Alt hesapları, bir yıldan kısa vadeli 192 DİĞER KDV hesabında olduğu gibi açılabilir.
- 292 DİĞER KDV hesabının işleyişi, 192 DİĞER KDV hesabının işleyişi ile aynıdır.
- 292 DİĞER KDV hesabının karşı hesabı 492 GELECEK YILLARA ERTELENEN VEYA TERKİN EDİLECEK KDV hesabıdır.

Dönem sonlarında ise ertelemenin bir yıldan daha az bir zamana inmesi halinde 192 DİĞER KDV hesabına aktarılarak kapatılır.

2.4.6. 391 Hesaplanan KDV

Bu hesap, genel olarak mal ve hizmet teslimleri üzerinden hesaplanan KDV’lerin kaydedilip izlendiği hesaptır.

391 HESAPLANAN KDV hesabının alt hesaplarını da KDV beyannamesine göre düzenlemekte yarar vardır.
391 01- Mal ve hizmet teslimleri KDV
391 02- Alışlardan iade KDV
391 03- Fazla ve yersiz hesaplanan KDV
391 04- İndirilmiş zayi ve istisna
gibi.

Bu hesapta incelenen KDV’ler aşağıdaki gibidir.

- Teslim edilen mal veya yapılan hizmetler üzerinden hesaplanan KDV,
İhraç kaydıyla yapılan satışlarda ihracatçıdan tahsil edilmeyen KDV’de bu hesaptan izlenir.
- Satın alınan malın veya hizmetin iade edilmesinde halinde hesaplanan KDV,
- Gerçekleşmeyen veya yapımından vazgeçilen mal veya hizmetler nedeniyle hesaplanan KDV,(Ertelenen veya tecil edilen KDV’nin işlemden vazgeçilmesi veya tamamlanamaması)
- Önceki dönemde indirim konusu yapılan , KDVK Md.30’da belirtilen;

a) Vergiye tabi olmayan veya vergiden istisna edilmiş bulunan malların teslimi ve hizmet ifası ile ilgili alış vesikalarında gösterilen KDV,
b) Zayi olan malların alış vesikalarında gösterilen KDV,

391 Hesaplanan KDV hesabı, dönem sonlarında 191 İndirilecek KDV ve varsa 190 Devreden KDV hesabı ile karşılaştırılarak kapatılır.
Hesaplanan KDV’nin İndirilecek KDV’den daha az olması durumunda :
- Sonraki dönemlere devreden KDV doğar veya
- KDVK Md. 11, 13, 14, 15 kapsamında bir işlem varsa, indirilemeyen KDV iadeye konu edilir.

Hesaplanan KDV’nin indirim konusu yapılan KDV’den daha fazla olması durumunda da Ödenecek KDV doğar.



2.4.7. 392 Diğer KDV

Bu hesapta
- Teşvikli yatırım mallarının ithalinden doğan ve ertelenen , yatırımın tamamlanması sonucu terkin edilecek KDV,
- İhraç kaydıyla satış nedeniyle ertelenen ve ihracat işleminin gerçekleştirilmesi sonucu terkin edilecek KDV
- Türkiye’de ikamet etmeyen yolculara yapılan teslimlerde
 Onaylı Özel Fatura’nın gelmemesi durumunda istisna konusu edilecek KDV,
 Onaylı Özel Fatura’nın beyanname verme süresi içinde gelmemesi durumunda ödenecek KDV takip edilir.
- • Bu hesap, genel olarak 192 Diğer KDV hesabı ile karşılıklı olarak işler.
- Hesabın işleyişi 192 Diğer KDV bölümünde anlatıldığı gibidir.
- Ertelenen veya tecil edilen KDV, işlemden vazgeçilmesi veya yerine getirilmemesi durumunda 391 Hesaplanan KDV bölümünde anlatıldığı gibi ödeme konusu yapılır ve 391 Hesaplanan KDV hesabına aktarılarak kapatılır.

392 Diğer KDV Hesabının alt hesapları 192 Diğer KDV ile karşılıklı olarak açılabilir.
392 01- Teşviki 192 Diğer KDV ile karşılıklı olarak açılabilir.
392 01- Teşviki Yatırım İthal KDV,
88  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Stagflasyon Ve Malİye Polİtİkasi : 14 Ağustos 2009, 08:51:55
STAGFLASYON VE MALİYE POLİTİKASI

Stagflasyon kavramı bir ekonominin aynı anda hem işsizlik hem de enflasyon içinde bulunması durumunu ifade eder.
Yüksek bir enflasyon oranının, kullanılmayan üretim kapasitelerinin, işsizliğin ve yetersiz bir büyüme hızının birlikte yaşandığı bir ekonomik olayı ifade etmek için kullanılan stagflasyon ciddi bir ikilemi ortaya koymaktadır. Daha öncede belirtildiği gibi, daraltıcı para ve maliye politikaları bir ekonomide talep enflasyonu için çözüm olurken, yüksek işsizlik oranlarının azaltılması için genişletici politikalar izlenmesi gerekmektedir.
Stagflasyon durumunda başlıca makro düzeyde sorun istihdam konusunda ortaya çıkmaktadır. Özellikle enflasyon oranlarının yüksek olduğu dönemlerde ortaya çıkan işsizliğe rağmen ücret baskıları tercih edilmektedir. Yine artan işsizlik, çalışanların hayat standardını korumaya yöneliktir.

Stagflasyon sürecinin 4 özelliği bulunmaktadır.
1-Devletin maliye ve para politikası aracılığıyla enflasyonu kontrol altına almak istemesi nedeniyle ekonomik faaliyetler belli ölçüde daralır.
2-Enflasyon oranının yüksek olduğu dönemlerde artan işsizliğe rağmen ücret baskıları ve artan işsizlik çalışanların hayat standartlarını muhafaza etmeye yeğlenir. Bu durum ise sendikaların pazarlık güçlerini artırır.
3-Bu dönemde kârlar azalır. Bu durum ise özellikler rekabetçi serbest piyasa ekonomisinin uzun dönemde temelini sarsan ciddi bir olgu haline gelmektedir.
4-Daha yüksek ücretler için konan baskılar toplumda artan işsizlikle birlikte firmaları işçi grevleri nedeniyle zarar ve kârların azalması tercihiyle karşı karşıya bırakmaktadır.

STAGFLASYONLA MÜCADELE POLİTİKASINDA MALİYE POLİTİKASI TEDBİRLERİ

Stagflasyon olgusu bir ekonomide karar birimlerini enflasyonla mücadele ederken işsizliği kötüleştirmeme ya da işsizlikle mücadele ederken enflasyonu kötüleştirmeme arasında ciddi önlemler almalarını gerektiren bir ikilemle karşı karşıya getirmektedir. Bir yandan işsizliği gidermek için genişletici maliye politikası tedbirleri uygulanması diğer yandan fiyat artışların engellemek için daraltıcı bir politikanın uygulanması gerekir ki karar vericiler (siyasal iktidarlar) için bu gerçekten zor bir seçenektir ve bir tercih sorunudur. Hangi politika seçilirse seçilsin bir amacın gerçekleştirilmesi sırasında diğer amaçtan uzaklaşılacaktır. Bu nedenle devlet politikasınca izlenilecek yol bu iki amacın optimal bir bileşimini gerçekleştirmeye çalışmaktır.
1970’li yılların başından beri stagflasyon olgusuna çözüm arayan gerek keynesyen iktisatçılar gerekse monetaristler ekonominin mikro yapısını daha iyi anlamız gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu nedenle yeni bir takım ekonomik gelişmeler gündeme gelmiş ve Keynes devriminden bu yana ilk kez mikro temelli ekonomi politikalarının birçok iktisatçının dikkatini çekmeye başladığı görülmüştür. Bundan böyle hem keynesyenler hem de monetaristler stagflasyon olayının çözümü için ekonominin mikro yapısını daha iyi anlamamız gerektiğini ortaya koymuşlardır.
İşte günümüz ekonomik olaylarının çözümü için hem makro hem de mikro ekonomi araçlarını kullanma zorunluluğu böyle bir anlayışın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Stagflasyonla mücadelede geleneksel maliye politikası araçlarının kullanılması, olayın ortaya çıkış kaynak ve türlerinin ve de bunların ekonomideki etkinlik derecelerinin belirlenmesi kaçınılmazdır. Bu belirleme yapıldıktan sonra mevcut araçlarla istikrarsızlığın kaynağına inilebilecektir. Bu araçlar bilindiği gibi vergi, harcama, borçlanma ve bütçe politikası araçlarıdır. Ayrıca stagflasyon olayı işsizlik sorununu da kapsamında bulundurduğu için stagflasyonla mücadele programları içinde ücret ve fiyat kontrolleri, sektörel ve bölgesel farklılıkların giderilmesi benzeri önlemler alınabilir
.
Stagflasyonla mücadele etmek için önerilen seçenek politikalarından bazıları

1-GELİRLER POLİTİKASI

Bir ekonomideki fiyat ve ücret artışlarına karşı uygulanması düşünülebilecek politikalardan biri ücret ve fiyatların oluşum sürecine doğrudan doğruya müdahale etmektir. Gelirler politikası geniş kapsamlı bir kavramdır ve kamu harcamalarıyla vergileri değiştirmeksizin, toplam talebi azaltmaksızın ekonomideki enflasyonist baskıları önlemek amacıyla alınan birçok önlemi tanımlamak için kullanılmaktadır. Gerçekten gelirler politikası, artan fiyat ve ücretleri azaltmak için firma ve sendikaları ikna etmeye çalışmaktan, kabul edilebilir çeşitli fiyat ve ücret artışları için çeşitli göstergeler geliştirmeye ve sonuçta fiyat ve ücretlerin genel olarak dondurulmasına kadar çeşitli önlemleri kapsamaktadır.
Gelirler politikası içinde, yasal olarak fiyat tavanları belirlemek ve bunlara uymayanları cezalandırmak şeklinde uygulanan fiyat ve ücretlerin dondurulması önlemi diğerlerine kıyasla en kısıtlayıcı olanıdır ve enflasyonu kesin olarak aşağıya çekebilmektedir. O zaman niçin bu yolla enflasyondan kurtulunamamaktadır? Bunun nedeni, eğer ekonomide kaynakların optimum dağılımı isteniyorsa, ücret ve fiyatların değişmesi gerektiği düşüncesidir. Bir enflasyonla mücadele politikasının amacı, ortalama fiyat artış oranını, fiyatların kaynak dağılımındaki rolüne müdahale etmeden azaltmaya çalışmak olmalıdır. Kısa bir dönem için fiyat ve ücretlerin dondurulması nedeniyle bozulan kaynak dağılımın çok küçük olabilir ve fazla maliyetli de değildir. Ancak ücret ve fiyatların uzun süre sabit tutulması durumunda emek ve mal piyasalarında anormallikler (bozukluklar) ortaya çıkacaktır.

2-VERGİ TEMELLİ GELİR POLİTİKASI

Vergi temelli gelir politikaları, daha düşük parasal ücret artışlarını öneren ve kabullenen firmalarla işçileri mükafatlandıran; aşırı ücret artışlarını öneren ve kabullenen firmalarla işçileri cezalandıran bir vergi sisteminin kullanımıdır.
Bu sistemde ücretleri belli bir sınırda tutan firmalara ve işçileri vergi azaltılması yoluyla mükafatlandırılmakta aksine aşırı ücret artışları öneren ve alan firmalarla işçiler yüksek vergiler yoluyla cezalandırılmaktadır. Böylece vergi temelli gelir politikaları, düşük parasal ücret ve fiyat artışlarını daha cazip, aşırı parasal ücret ve fiyat artışların daha az cazip kılarak nispi fiyatları değiştirmeyi planlamaktadır.
(Vergi temelli gelir politikası ile parasal ücret artışlarını sınırlandırmak ve böylece dolaylı olarak fiyat artışlarını önlemek için vergi sistemini kullanmak fikri hakim )

3-İNDEKSLEME

Gelir vergisinin, özel ücret sözleşmelerinin, işsizlik tazminatlarının ve sosyal güvenlik yardımlarının cari enflasyon oranına göre indekslenmesinin, enflasyon oranında beklenmeyen bir azalmanın maliyeti olarak gösterilen işsizlik oranını düşüreceği ileri sürülmektedir. Çünkü enflasyon oranında beklenilmeyen bir azalmanın ekonomide işsizliği artırmasının bir nedeni, ücret sözleşmelerinin parasal olarak sabit olmasıdır. Üç yıllık bir ücret sözleşmesi beklenen bir enflasyon oranını kapsamaktadır. Bu durumda, eğer, cari enflasyon oranı beklenen enflasyon oranının altında ise, ücret maliyetleri mal ve hizmet fiyatlarından daha hızlı artacak ve daha az emek gücü istihdam edecektir. Ancak, parasal ücretler enflasyon oranına indekslenirse, parasal ücretlerdeki artış oranı enflasyon oranındaki azalmaya otomatik olarak karşılık verecektir.

4-ÜRETIM TEŞVIKLERI POLITIKASI VE TOPLAM ARZ

Bazı ekonomistler özellikle arz yönlü ekonomistler, üretken faaliyetler üzerinden alınan yüksek oranlı vergilerin toplam arzı ciddi bir biçimde etkilediğine inanmaktadırlar. Onlara göre, uygulanacak bir vergi azaltılması programı ekonomide çalışmayı, tasarrufu, yatırımı, üretkenliği ve toplam arzı teşvik edecek ve böylece stagflasyon olayının çözümüne yardımcı olabilecektir.
Kamu harcamalarının toplam arz üzerindeki etkisi ise, teşvikler üzerinde ters yönlü bir etkiye sahip olduğu için daha farklı olacaktır. çünkü, artan kamu harcamaları borçlanma ile finanse edildiği takdirde, ödünç verilebilir fonlar piyasasından fon çekildiği için, faiz oranları yükselmekte ve özel yatırım harcamaları azalabilmektedir. Bu durumda zamanla, ekonominin sermaye birikim oranının azalacağı ve bu nedenle ekonomik büyümenin gecikebileceği açıktır. Borçlanmaya seçenek olarak, kamu harcamalarının üreticilerin gelirleri üzerinden alınan vergilerle finanse edildiği durumda ise, teşvikler ortadan kalkacak, (yatırıma oranla cari tüketim fiyatı, çalışmaya oranla boş zaman fiyatı gibi) nispi fiyatlar değişecektir. Ekonomistler nispi fiyatların önemli olduğunu vurgulamaktadırlar. Çünkü vergilenmeyen faaliyetlere oranla (örneğin aylaklık, boş zaman gibi) vergilenebilir üretken faaliyetlerin fırsat maliyeti artarsa, karar vericiler daha çok birinciyi tercih edeceklerdir. Burada önemli olan soru, bu ikâme etkisinin ne kadar önemli olduğudur.

Alıntı ile Cevapla
89  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Kismi Vergİ İndİrİmİ : 14 Ağustos 2009, 08:51:32
  KISMI VERGİ İNDİRİMİ

KDVK’nun 33. maddesine göre,indirim hakkı tanınan işlemlerle, indirim hakkı tanınmayan işlemlerin bir arada yapılması halinde, fatura ve benzeri belgelerde gösterilen Katma Değer Vergisinin ancak indirim hakkı tanınan işlemlere isabet eden kısmı indirim konusu yapılır.
Mükellef, münhasıran indirim hakkı doğuran işlemler yapıyorsa, işi ile ilgili yüklendiği KDV indirir.
Münhasıran indirim hakkı tanınmayan işlemleri yapanlar, (banka ve sigorta işletmeleri gibi) yüklendikleri KDV’ni gider yada maliyet unsuru olarak kayıtlarına yansıtırlar.
İndirim hakkı tanınan veya tanınmayan işlemleri bir arada yapanlar ise, yüklendikleri KDV’nin sadece indirim hakkı tanınan işlemlerle ilgili olanlarını indirebilirler.
Maliye Bakanlığı’nın bu konuya ilişkin yatığı düzenlemeye göre, indirim hakkı tanınan ve tanınmayan işlemleri birlikte yapan mükellefler, alışlarında yüklendikleri vergileri, herhangi bir ayırım yapmaksızın tamamen o dönemde indirebilir.

5. İNDİRİMİN BELGELENDİRİLMESİ
Katma Değer Vergisinin fatura ve benzeri vesikalarda ayrıca gösterilmesine gerek görülmeyen işlemlerde vergi indiriminin nasıl belgelendirileceğini tespite Maliye Bakanlığı yetkilidir.
Örneğin, fiyatının 1000 lira, vergi oranının %8 olması halinde, bu tutarlar, fatura üzerinde aşağıdaki gibi gösterilir.

Mal (veya hizmet) bedeli 1000
KDV + 80
_____
1080 TL

Perakende satış aşamasında, (malın tüketiciye satılması durumunda) fatura
aşağıdaki gibi düzenlenir.



Mal (veya hizmet) bedeli 1080 TL.
KDV dahildir.

Maliye Bakanlığı, KDVK’nun verdiği yetkiye dayanarak, indirim bakımından Katma Değer Vergisinin belge üzerinde ayrıca gösterilmesine gerek bulunmayan halleri şu şekilde tespit etmiştir.

- Fiyatın tarife ile belirlediği haller :Örneğin ilaç, akaryakıt vb. gibi mallarda fatura, perakende satış aşamasına kadar Katma Değer Vergisi ayrıca gösterilerek düzenlenir.
- Bedelin biletle tahsil edildiği haller,
- Bakanlıkça özel matrah şekline tabi tutulan tekel maddeleri, gazete, dergi ve periyodik yayınlarda,
- Perakende satış vesikalarına dayalı mal ve hizmet alışlarında.

Katma Değer Vergisi dahil bedel üzerinden indirilecek tutarı iç yüzde hesabı ile hesaplanır.
Buna göre örneğin, %8 oranında Katma Değer Vergisi dahil bedeli, 108.000 lira olan bir bedel içerisindeki Katma Değer Vergisi miktarı şu şekilde hesaplanır:

108 8
108.00 X
______________________
Buradan 108.000X8/108 = 8.000 TL bulunur.
Bu şekilde iç yüzde hesabından hareketle, değişik vergi oranlarına tabi KDV miktarının hesabına ilişkin aşağıdaki formül ortaya çıkar.

KDV dahil bedel x Vergi oranı
KDV miktarı = ----------------------------------------------
100+Vergi oranı

Vergi oranının %17 olduğu durumda; vergi dahil satış bedeli 58.500.000 lira olan bir mala ilişkin KDV miktarı aşağıdaki gibi hesaplanır.

58.500.000x17
KDV Miktarı = ---------------------------------- = 8.500.000
100+17

F. İNDİRİLMEYECEK KATMA DEĞER VERGİSİ
KDVK’nun 30. maddesine göre aşağıdaki vergiler, mükellefin vergiye tabi işlemleri üzerinden hesaplanan KDV’nden indirilemez:
a) Vergiye tabi olmayan veya vergiden istisna edilmiş bulunan malların teslimi ve hizmet ifası ile ilgili alış belgelerinde gösterilen veya bu mal veya hizmetlerin maliyetleri içinde yer alan KDV indirilemez.
b) Faaliyetleri kısmen veya tamamen binek otomobillerinin kiralanması veya çeşitli şekillerde işletilmesi olanların, bu amaçla kullandıkları hariç olmak üzere, işletmelere ait binek otomobillerinin alış belgelerinde gösterilen KDV.
c) Zayi olan malların belgelerinde gösterilen KDV,
d) Gelir ve Kurumlar Kanunları’na göre kazancın tespitinde indirimi kabul edilmeyen giderler dolayısıyla ödenen KDV.

G. VERGİ İNDİRİMİNDE DÜZELTME
KDVK’nun 35. maddesine göre, malların iade edilmesi, işlemin gerçekleşmemesi, işlemden vazgeçilmesi veya diğer sebeplerle matrahta değişiklik meydana geldiği hallerde, bu işlemleri yapmış olan mükellef ile bu işlemlere muhatap olan mükellef karşılıklı olarak düzeltme yaparlar.
Buna göre, işletmeye girmiş, defterlere kaydedilmiş olan malların iade edilmesi durumunda, bu mallara ilişkin KDV, mallı iade eden mükellef tarafından indirilecek vergiler toplamından düşülür.

IV.VERGİLENDİRME USULLERİ
Katma Değer Vergisinde vergilendirme usulü gerçek usuldür.
Gerçek usulde vergileme, mükelleflerin vergiye tabi işlemleri için düzenledikleri belgeler üzerinden hesapladıkları KDV’nden, bu işlemler için yaptıkları alışlar dolayısıyla ödedikleri ve alış belgelerinde yer alan vergiyi indirerek, arta kalan vergiyi beyan edip, ödemek şeklinde gerçekleşmektedir.
Gerçek usulde vergilemede, vergilendirme dönemi, faaliyet gösterilen takvim yılının üçer aylık dönemleridir. Ancak, Maliye Bakanlığı bu üç aylık vergilendirme dönemi yerine birer aylık vergilendirme dönemi tespit etmeye yetkilidir.
KDVK’nun 39. maddesinin ikinci bendinde ise, aşağıdaki hallerde vergilendirme döneminin şu şekildedir.

- Vergi kesintisi yapmakla sorumlu tutulanlar için bir ay,
- İthalat transit ve Türkiye ile yabancı ülkeler arasındaki taşımacılık işlerinde, gümrük bölgesine girildiği veya gümrük bölgesinden çıkıldığı andır.

Gerçek usulde vergilemede beyanname, birer aylık vergilendirme dönemini takip eden ayın 25. günü akşamına kadar mükellefin bağlı bulunduğu vergi dairesine verilmesi gerekmektedir.(KDVK Ma.41/1)
İşi bırakan mükellefin KDV beyannamesi, işin bırakıldığı tarihi izleyen ayın 25. günü akşamına kadar verilir.(KDVK Ma.41/4)

V- TARH İŞLEMLERİ
A. Tarh Yeri
Mükellefin, ayrı ayrı vergi dairelerinin faaliyet bölgelerinde iş yerleri varsa, Katma Değer Vergisi, mükellefin gelir veya kurumlar vergisi yönünden bağlı olduğu vergi dairesince tarh olunur.(KDVK Ma. 43/2)
İthalde alınan KDV, ilgili gümrük dairesince tarh olunur .(KDVK Ma.43/4)
B. Tarhiyatın Muhatabı
Katma Değer Vergisi, bu vergiyle mükellef gerçek veya tüzel kişiler adına tarh olunur.(KDVK Ma. 44)
Adi ortaklıklarda, verginin ödenmesinden müteselsil sorumlu olmak üzere, ortaklardan herhangi biri tarhiyattan muhatap tutulur.
Gümrükte tarh edilen KDV, tarh sırasında hazır bulunan mükellefe; kanuni temsilcisine; adına hareket eden komisyoncusu ile gümrük veya geçiş işlemine muhatap olanlara tebliğ edilir.
C. Tarh Zamanı
KDV beyannamenin verildiği günde, beyanname posta ile gönderilmiş ise, vergiyi 1988 tarh edecek daireye geldiği tarihi takip eden 7 gün içinde tarh edilir.(KDVK Ma.45)
D. Verginin Ödenmesi
Beyanname vermek mecburiyetinde olan mükellefler ile vergi kesmek zorunda olanlar, bir vergilendirme dönemine ait Katma Değer Vergisini beyanname verme süresi içinde ödemek zorundadırlar.(KDVK Ma. 40/1)
Katma Değer Vergisi, gümrük vergisi ile birlikte ve aynı zamanda ödenir.(KDVK Ma. 46/2)

VI. EK VERGİ
KDVK’nın 60. maddesi tütün mamülleri, bazı içkiler, bir kısım meşrubatlar, ispirto, füzel yağı, oyun kâğıdı ve röntgen filmi gibi mallar, KDV’nin yanı sıra ek vergiye tabi tutulmasını öngörmüştür.
Ek vergi, KDVK ile birlikte düzenlenmekle birlikte, yapısı ve işleyişi itibariyle normal KDV’den ayrı bir vergidir.
KDVK’nun 60. maddesinde belirtilmiş olan ek vergi kapsamına giren mallar ve vergi oranları aşağıdaki gibidir.
a) Tütün Mamülleri %120
b) Her türlü alkollü içkiler %120
c) Sair şaraplar ve bira %15
d) Her türlü alkolsüz içkiler %10
(sade gazoz, meyvalı gazoz ve meyva suları hariç)
e) Her türlü ispirtolar ve füzel yağ %50
f) Oyun kağıtları %60
g) Röntgen filmleri %60
Ek verginin matrahı, KDV matrahını oluşturan unsurlardan oluşur.Ek vergi KDV’nden indirilemez.
Ek verginin tarh ve tahsili KDV hükümlerine göre gerçekleştirilir.

VII. EĞİTİM, GENÇLİK, SPOR VE SAĞLIK HİZMETLERİ VERGİSİ
A. Verginin konusu
tarih ve 3418 sayılı kanunla getirilmiş olan eğitim, gençlik, spor ve sağlık hizmetleri vergisinin konusu, alkollü içkiler, tütün mamülleri ile su, soda, sade gazoz, meyvalı gazoz ve meyva suları hariç, her türlü alkolsüz içkilerdir.
B. Verginin Mükellefi
Vergini mükellefi, vergiye tabi olan malları yurt içinde imal edenler ile bu malların ithalatçılarıdır.
C. Vergiyi Doğuran Olay
Vergiyi doğuran olay, KDVK hükümlerine göre belirlenir.
D. Verginin Tarifesi
Vergi konusuna giren mallardan spesifik bir tarife esasına göre alınır.Tütün mamüllerinden paket ve adet üzerinden belli bir miktar vergi alınırken; içeceklerden şişe ve litre başına yine kanunda belirtilen miktarda miktar vergi alınır.
E. Verginin Beyanı ve Ödenmei
Eğitim, gençlik, spor ve sağlık hizmetleri vewrgisi, Katma Değer Vergisi esaslarına göre düzenlenen ek vergi beyannamesi ile beyan edilir ve bu verginin ödeme süresi içinde ödenir.
90  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Karapara aklama : 14 Ağustos 2009, 08:51:11
ÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ 5
GİRİŞ 6
I. KARAPARA VE KARAPARA AKLAMA SUÇU 8
1. KARAPARA AKLAMA SUÇUNUN GELİŞİMİ 8
1.1. TARİH BOYUNCA SUÇ GELİRLERİ. 8
1.2. KARAPARA AKLAMA KAVRAMININ ORTAYA ÇIKIŞI 9
1.3. KARAPARA AKLAMA İLE İLGİLİ ULUSLARARASI GELİŞMELER. 9
1.4. ÜLKEMİZDE KARAPARA AKLAMA İLE MÜCADELENİN YASAL GELİŞİMİ 11
2. KARAPARA 12
2.1. TANIMI ( EKONOMİK, SOSYAL, HUKUKİ) 12
2.2. EKONOMİ İÇİNDEKİ YERİ 14
2.3. 4208 SAYILI YASA’DA KARAPARA TANIMI 16
2.4. ÖNCÜL SUÇLAR 20
3. KARAPARA AKLAMA SUÇU 26
3.1. TANIMI 26
3.2. VİYANA VE STRASBOURG SÖZLEŞMELERİNDE YER ALAN TANIMLAR 26
3.3. 4208 SAYILI YASA’DA KARAPARA AKLAMA TANIMI 28
3.4. KARAPARA AKLAMA SUÇUNDA FAİL 33
3.5. KARAPARA AKLAMA SUÇUNDA SUÇ UNSURLARI 36
3.6. KARAPARA AKLAMA SUÇU İÇİN GETİRİLEN CEZA 47
4. FATF ÜLKELERİNDE KARAPARA AKLAMA SUÇU İLE İLGİLİ DÜZENLEMELER 49
A.B.D. 49
ALMANYA 49
AVUSTRALYA 50
AVUSTURYA 50
BELÇİKA 51
DANİMARKA 51
FİNLANDİYA 51
FRANSA 52
HOLLANDA 53
HONG KONG 54
İNGİLTERE 54
İRLANDA 54
İSPANYA 55
İSVEÇ 55
İSVİÇRE 55
İTALYA 56
İZLANDA 56
JAPONYA 57
KANADA 57
LÜKSEMBURG 57
NORVEÇ 58
PORTEKİZ 58
SİNGAPUR 59
YENİ ZELANDA 59
YUNANİSTAN 59
II. KARAPARA AKLAMANIN AŞAMALARI 61
1. YERLEŞTİRME (PLACEMENT) AŞAMASI 61
2. AYRIŞTIRMA (LAYERING) AŞAMASI 64
3. BÜTÜNLEŞTİRME (INTEGRATION) AŞAMASI 65
III. KARAPARA AKLAMA YÖNTEMLERİ 68
1. KARAPARA AKLAMAYA NEDEN İHTİYAÇ DUYULMAKTADIR? 68
2. KAÇ ÇEŞİT KARAPARA AKLAMA YÖNTEMİ BULUNMAKTADIR? 68
2.1 ŞİRİNLER (SMURFİNG) YÖNTEMİ 69
2.2 PARÇALAMA (STRUCTURİNG) YÖNTEMİ 70
2.3 VERGİ CENNETLERİ 71
2.4 NAKİT PARA KULLANILAN İŞYERLERİ (GÖSTERMELİK ŞİRKETLER) 73
2.5 PARAVAN-HAYALİ ŞİRKETLERİN KULLANILMASI 73
2.6 OTO FİNANS BORÇ YÖNTEMİ (LOAN-BACK) 74
2.7 DÖVİZ BÜROLARI 75
2.8 ALTERNATİF HAVALE SİSTEMLERİ 76
Hawala Sistemi 77
2.9 DİĞER AKLAMA YÖNTEMLERİ 81
Kumarhaneler (Casinolar) 82
Sahte veya yanıltıcı fatura - Hayali ithalat, ihracat 82
Fonların fiziken ülke dışına kaçırılması (Currency Smuggling) 82
IV. MASAK’IN İLGİLİ OLDUĞU ULUSLARARASI ÖRGÜTLER VE SÖZLEŞMELER 83
1. AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİ`NİN “SUÇ KAYNAKLI PARANIN SAKLANMASI VE TRANSFERLERİNE İLİŞKİN TEDBİRLER HAKKINDAKİ R (80) 10 SAYILI TAVSİYE KARARI” 85
2. AVRUPA BİRLİĞİ 91/308/EEC SAYILI “MALİ SİSTEMİN KARAPARANIN AKLANMASI AMACIYLA KULLANILMASININ ÖNLENMESİ HAKKINDAKİ” KONSEY DİREKTİFİ 85
3. MALİ EYLEM GÖREV GRUBU (FATF- FINANCIAL ACTION TASK FORCE) 91
4. UYUŞTURUCU VE PSİKOTROP MADDELER KAÇAKÇILIĞINA KARŞI BM SÖZLEŞMESİ (VİYANA KONVANSİYONU) 96
5. SUÇ KAYNAKLI GELİRLERİN AKLANMASI, ARANMASI, ZAPTEDİLMESİ VE MÜSADERE EDİLMESİ HAKKINDA AVRUPA KONSEYİ SÖZLEŞMESİ (STRASBOURG KONVANSİYONU) 97
6. BASLE KOMİTESİ İLKELER BİLDİRİSİ 99
7. GÜNEYDOĞU AVRUPA İŞBİRLİĞİ İNİSİYATİFİ (SOUTHEAST EUROPEAN COOPERATIVE INITIATIVE- SECI) VE SINIR ÖTESİ SUÇLARIN ÖNLENMESİ VE BU SUÇLARLA MÜCADELE KONUSUNDA İŞBİRLİĞİ ANLAŞMASI 100
8. BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SUÇUN ÖNLENMESİ VE CEZA ADALETİ KOMİSYONU (SÖCAK- COMMISSION ON CRIME PREVENTION AND CRIMINAL JUSTICE – CCPC ) 101
9. SINIR AŞAN ÖRGÜTLÜ SUÇLARLA MÜCADELE SÖZLEŞMESİ-SASMUS (UNITED NATIONS CONVENTION AGAINST TRANSNATIONAL ORGANIZED CRIME) 102
10. ULUSLARARASI TİCARİ İŞLEMLERDE YABANCI KAMU GÖREVLİLERİNE VERİLEN RÜŞVET İLE MÜCADELE SÖZLEŞMESİ (CONVENTION ON COMBATING BRIBERY OF FOREIGN PUBLIC OFFICIALS IN INTERNATIONAL BUSINESS TRANSACTIONS) 104
11. EGMONT GRUBU 105
12. ULUSLARARASI ŞEFFAFLIK HAREKETİ (TI-TRANSPARENCY INTERNATIONAL) 108
13. YOLSUZLUK KARŞITI AĞ (ANTI CORRUPTION NETWORK) 111
14. İNTERPOL (THE INTERNATIONAL CRIMINAL POLICE ORGANIZATION) 115
15. KARAYİPLER MALİ EYLEM GÖREV GRUBU (CFATF - CARIBBEAN FINANCIAL ACTION TASK FORCE 115
YARARLANILAN KAYNAKLAR 117




Karapara ve karapara aklama suçu kavramlarının Türk hukuk literatürüne girmesi oldukça yenidir ve kapsamı itibariyle başta bankalar, özel finans kurumları ve sermaye piyasası aracı kurumları olmak üzere geniş bir yükümlü grubunu, inceleme elemanlarını, savcı ve hakimleri çok yakından ilgilendirmektedir. Bu nedenle bu konunun bütün boyutları ile bilinmesi, gerek suçun önlenmesi ve gerekse işlenen suçların araştırılarak ortaya çıkarılması amaçlarına ulaşılmasında büyük önem arz etmektedir.
Bu suçla mücadeledeki başarı, sonuçlarını sadece ülke içinde göstermemekte, aynı zamanda ülkemizin uluslararası platformlardaki konumunu da tayin etmektedir. OECD bünyesinde oluşturulan Mali Eylem Görev Gücü (FATF)’in ülkemiz için yaptığı değerlendirmeler ilerisi için umut vericidir.
Konu hakkında henüz yeteri kadar çalışma yapılmamış olması ve uygulamaya yön verecek çoğunlukta içtihadın oluşmaması, bu tür bilimsel çalışmaların önemini ortaya koymaktadır. MASAK tarafından hazırlanan, oldukça yararlı olacağına inandığım ve bir başlangıç olarak gördüğüm bu çalışmayı, diğerlerinin de takip etmesini temenni ediyor, emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.
İlgilenenlere yararlı olması dileklerimle...

Dr. Erdoğan ÖNER
Maliye Bakanlığı
Müsteşarı

ÖNSÖZ
Karapara aklama konusunda giderek artan toplumsal bir bilincin oluşması tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bu suçla mücadeleye ön ayak olmuş; gerek yasal düzenlemeler, gerekse uygulama yönünde önemli adımlar atılmaya başlanmıştır. 4208 sayılı “Karaparanın Aklanmasının Önlenmesine Dair Kanun”un 19.11.1996 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmesini, uygulamaya yön vermek üzere yayımlanan yönetmelik ve genel tebliğler takip etmiştir. Bununla birlikte henüz oldukça yeni sayılabilecek bu konunun uygulamada etkinliğinin artırılması, uygulayıcılar tarafından en iyi şekilde anlaşılmış olmasına bağlıdır.
Bu amaçla bilindiği üzere MASAK tarafından çeşitli tarihlerde ABD, İngiltere ve Hollanda’dan uzmanların katılımıyla bir dizi seminer gerçekleştirmiştir. Ülkemizden de inceleme elemanları, savcı ve hakimler, banka yetkilileri başta olmak üzere, geniş bir katılımla gerçekleştirilen bu seminerlerde, karapara aklama ana hatlarıyla, kavramlar, uygulama ve karşılaşılan sorunlar çerçevesinde incelenmiştir. Ancak gittikçe önem kazanan bu konuda ülkemizde yayınlanmış fazlaca bir çalışmanın olmayışı, daha geniş kesimlere ulaşmada bir eksiklik olarak değerlendirilebilir.
Karapara aklama tanımı, aşama ve yöntemleri ile, ilgili uluslararası çalışmaların yer aldığı bu kitabın önemli bir eksikliği gidereceğine inanıyorum. MASAK hizmet içi eğitim faaliyetleri kapsamında hazırlanan ve oldukça önemli hususları içeren bu çalışma aynı zamanda, Kurulumuzun ilk yayını olma özelliğini de taşımaktadır. Bu çalışmayı, karapara aklamanın farklı boyutları ile ele alınacağı diğer çalışmalar takip edecektir. Yaptıkları çalışmadan dolayı uzman yardımcıları Kuntay ÇELİK, Selen Işıl KOÇAĞRA ve Kadir GÜLER’i şahsım ve Kurulum adına tebrik ederim.

A. Nejat COŞKUN
Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanı


GİRİŞ
En geniş anlamıyla “yasa dışı faaliyetlerden elde edilen gelir ve menfaatlerin, yasalmış gibi gösterilerek ekonomik sisteme sokulması” olarak tanımlanabilecek olan karapara aklama olgusunun tam olarak ne zaman ortaya çıktığını tespit etmek olanaksızdır. Ancak, birçok suçun kaynağında yatan temel saikin para ve menfaat elde etme arzusu olduğu göz önüne alınırsa karapara aklamanın tarih boyunca var olageldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Oldukça uzun bir geçmişe sahip olmakla birlikte, karapara aklamanın suç sayılması ve karapara aklama ile mücadele edilmeye başlanması sadece 20 yıl önceye uzanmaktadır. Karapara aklanmasının, karaparaya kaynaklık eden suçtan (öncül suçtan) ayrı olarak suç sayılmasındaki amaç; suç gelirlerinden yararlanan kişileri bu gelirlerden mahrum etmek suretiyle, kazanç elde etmek amacıyla işlenen suçların işlenmesini engellemektir. Özellikle organize suç örgütleriyle mücadelede, bu örgütlerin gelir kaynaklarının kurutulması olmazsa olmaz şarttır.
Günümüzde karapara aklama, finans sistemlerinin geliştiği, mali enstrümanların yaygın olarak kullanıldığı, daha da önemlisi denetimin az olduğu ülkelerde rahatlıkla yapılabilmektedir. Toplumda bu suça karşı bilincin artmasıyla birlikte yasa yapıcılar ve uygulayıcılar tarafından bu suçla mücadelede gerek düzenlemeler ve gerekse kapsamlı araştırma ve soruşturmalar vasıtasıyla önemli aşamalar kaydedilmiştir. Bununla birlikte suçlular da getirilen tedbirlere karşı kendi aklama tekniklerini geliştirmekte gecikmemişlerdir. Aklama tekniklerindeki karmaşıklığa paralel olarak bu işte uzmanlaşan profesyoneller ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu kişiler, içinde bulundukları ülkenin mali, ekonomik şartlarına ve denetim gücüne bağlı olarak yeni teknikler geliştirebilmekte, özellikle denetimin zayıf olduğu ülke ve sektörleri rahatlıkla suiistimal edebilmektedirler.
Yapılan araştırmalar, karapara aklamada çok sayıda yöntemin kullanılabileceğini göstermekle birlikte, bu yöntemlerin bazı ortak noktalarının olduğunu göstermiştir. Yani hemen hemen bütün yöntemlerde karapara, belirli benzer aşamalardan geçirilmek suretiyle ekonomiye aklanmış olarak sokulmaktadır. Kirli bir çamaşırın makinede yıkanmasına benzetilen bu süreç; yerleştirme (placement), ayrıştırma (layering) ve bütünleştirme (integration) olmak üzere üç aşamada ele alınmaktadır.
Karaparanın aklanması sadece bir ülke sınırları içinde yapılmamaktadır. İletişim teknolojisindeki ve bankacılık alanındaki baş döndürücü ilerleme, ülkeler arasındaki para akışının önündeki engellerin kaldırılması, karaparanın ülkeler arasında transferi yoluyla aklanmasını oldukça kolaylaştırmıştır. Bu durum aynı zamanda bu suçla mücadelede ortak hareket etmenin gerekliliğini de ortaya koymuştur. Ülkeler arasında yapılan ikili, bölgesel ve küresel çapta anlaşmalarla suçlular engellenmeye çalışılmaktadır. Ülkemiz de gerek üyesi bulunduğu uluslararası kuruluşlar, gerekse taraf olduğu anlaşmalar yoluyla, karapara aklama ile uluslararası mücadeledeki yerini almıştır.
MASAK, hizmet içi eğitimi kapsamında düzenlenen seminerler için hazırlanan bu çalışma üç ana bölümden oluşmaktadır.
Birinci bölümde karapara ve karapara aklama suçu, tanım ve unsurları ülkemiz mevzuatı açısından ayrıntılı olarak incelenmiş, bununla birlikte FATF (Mali Eylem Görev Grubu) ülkelerindeki karapara aklama suçu ile ilgili düzenlemeler de ana hatlarıyla çalışma kapsamına dahil edilmiştir.
Karapara aklamanın aşamaları ve yöntemlerinin konu edildiği ikinci bölümde; suçla mücadelede dikkatlerin nerelere yoğunlaştırılması gerektiği; özellikle yöntemlerin açıklandığı bölümde çok kullanılan yöntemlerin belirgin özellikleri vurgulanmak suretiyle adım adım nasıl gerçekleştirildiği belirtilmiştir. Böylece herhangi bir finansal işlemde karapara aklama amacının olup olmadığı hususunda ipuçları verilmeye çalışılmıştır.
Üçüncü ve son bölümde ise MASAK’ın ilgili olduğu uluslararası örgütler ve sözleşmeler ana hatları itibariyle açıklanmıştır. Bu çalışmada ikili anlaşmalara kısaca yer verilmiş olup, içeriği itibariyle MASAK’ı ve örneğin 91/308/EEC sayılı Avrupa Birliği Konsey Direktifi’nde olduğu gibi mali sektörü de yakından ilgilendiren uluslararası mevzuatın üstünde durulmaya çalışılmıştır. Karapara aklamayla dolaylı olarak ilgili olması nedeniyle “yolsuzluk” ve “şeffaflık” konularıyla ilgili uluslararası gelişmelere de yer verilmiştir.
Karapara aklama olgusunun ülkemiz açısından son derece yeni olması nedeni ile bu konuda şimdiye kadar yayımlanan ve kaynak eser olarak başvurulabilecek Türkçe çalışmaların sayısı sınırlıdır. Başta seminer notu olarak tasarlanmış olan bu çalışmamızın bu boşluğun doldurulmasına katkıda bulunmasını ve konuyla ilgilenenlere yararlı olmasını diliyoruz.

I. KARAPARA VE KARAPARA AKLAMA SUÇU
1. KARAPARA AKLAMA SUÇUNUN GELİŞİMİ

1.1. TARİH BOYUNCA SUÇ GELİRLERİ.
Suç ile menfaat arasındaki ilişki belki de insanlığın tarihi kadar eskidir. Tüm menfaatleri temsil edebilecek ortak bir standardın, yani paranın bulunmasıyla bu ilişki daha da somutlaşmıştır. Asurlular’dan kalan ticari yazışmaları çözen bilim adamları, Anadolu’ya ihraç edilecek malların devlete ödenecek vergilerinden kurtulmak isteyen iş adamlarının sahte beyan yoluna giderek devleti aldattıklarını görmüşlerdir. Para, tarih boyunca suçun en önde gelen motivlerinden biri olma özelliğini korumuştur. Suçlular yakalansa ve cezalandırılsa bile genelde suç kazançları suçu işleyenin yanına kar kalmıştır. Oysa suçtan elde edilen kazançların araştırılması, bulunması ve bu kazançlara el konulması, suçun tekrar işlenmesini önleme adına en az suçlunun cezalandırılması kadar önemlidir.
Suç gelirlerinin takibinin yapılmaması, suçluya göre geri planda kalması özellikle organize ve örgütlü suçların gelişmesinde ve yayılmasında önemli bir rol oynamıştır. Çünkü suçu işleyen hapse girse bile, suçtan elde edilen gelir sayesinde suç örgütü varlığını korumakta; suçu işleyen, hapisten çıktıktan sonra hatta hapisteyken suç örgütündeki rolünü sürdürebilmektedir.
18.yy. sonlarından itibaren bu konudaki duyarlılık artmaya başlamıştır. İlk olarak Alman polisi ve adli makamları, bu tarihlerde sadece suçları geleneksel yollarla soruşturmakla kalmayıp suçlulara ait mal varlığına el koyma yoluyla suçlularla mücadeleye başlamışlardır.

1.2. KARAPARA AKLAMA KAVRAMININ ORTAYA ÇIKIŞI
Suç gelirlerine karşı duyarlılığın artması; suç gelirlerine ve suçluların malvarlığına el konulması, suçluları , suç gelirlerini yetkili mercilerin denetiminden kaçırmak ve gizlemek için yeni teknikler geliştirmeye itmiştir. Böylece karapara aklama kavramı ortaya çıkmıştır.
Kısaca, “Yasadışı yollardan elde edilen kazançların kaynağının gizlenmesi ve kimliğinin değiştirilmesi suretiyle yasal ekonomik değerlere dönüştürülmesi” olarak tanımlayabileceğimiz karapara aklamanın geçmişinin 1920 ‘lere kadar uzandığı ileri sürülmektedir. L’expresse gazetesinde yayımlanan bir habere göre 1920 ‘li yıllarda Şikago’da mafya üyesi bir şahıs o yıllarda popüler olan ve ödemelerin ancak nakit olarak yapılabildiği bir çamaşırhaneler zinciri satın almıştı. Mafyanın suçlardan elde ettiği gelirleri, çamaşırhanelerden elde edilen yasal gelirle karıştırarak muhasebe kayıtlarına geçirmek sureti ile yasal bir gelir haline getiriyordu. İngilizce’de karapara aklama anlamında kullanılan “laundering” (çamaşır yıkama) tabirinin buradan geldiği söylenmektedir. Karapara aklama deyimi dünya basınında ilk defa 1973-1974 Watergate skandalı sırasında kullanılmaya başlanmıştır. 19 Nisan 1973 tarihli The Guardian gazetesi, Meksika’da aklanan ve Cumhuriyetçi Parti kampanyasında kullanılan 200.000 $’dan bahsetmektedir. Fransızca’da aklama teriminin karşılığı olarak “blanchiment” veya “blanchissage” terimleri kullanılmaktadır.
Uyuşturucu şebekeleri 1960’larda uluslararası bir boyut kazanmış ve uyuşturucu ticaretine paralel olarak karapara aklama bu yıllarda yayılmaya başlamıştır. Ancak, karapara aklamanın ciddi bir tehdit olarak dünya gündemine girmesi özellikle uluslararası uyuşturucu ticaretinin patladığı 1980 li yıllarda olmuştur. Tehdidin büyümesine paralel olarak, uluslararası platformda bu konudaki hassasiyet de artmıştır. Bu sürecin sonunda, 19 Aralık 1988’de imzalanan ve Türkiye’nin 22 Kasım 1995 yılında taraf olduğu Viyana Konvansiyonu ( Uyuşturucu Maddelerin Kaçakçılığına Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ) ve daha sonra 8 Kasım 1990 tarihinde imzalanan ve Türkiye’nin henüz taraf olmadığı Strasbourg Konvansiyonu ( Suç Gelirlerinin Aklanması, Aranması, Zaptedilmesi ve Müsadere Edilmesi Hakkında Avrupa Konseyi Sözleşmesi) ile bu konuda somut adımlar atılmıştır.

1.3. KARAPARA AKLAMA İLE İLGİLİ ULUSLARARASI GELİŞMELER.
Karaparanın aklanmasının önlenmesine yönelik ilk uluslararası adım Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 1980 ‘de aldığı R(80)10 sayılı tavsiye kararıdır . Bu kararla suçtan elde edilen gelirlerin ülkelerarası transferi, ülkeler arası işbirliği ve özellikle bankacılık sisteminde kimlik tespiti, dolaşımdaki banknotlar gibi konularda bazı düzenlemeler öngörülmektedir.
Uyuşturucu ve Psikotrop Madde Kaçakçılığına Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (Viyana Konvansiyonu) 1988’de imzalanmıştır. Bu sözleşmede karapara aklama deyimi geçmemekle birlikte, anlaşma uyuşturucu ve psikotrop maddelerin kaçakçılığından elde edilen kazançların aklanmasının, anlaşmayı onaylayan ülkeler tarafından suç olarak kabul edilmesini öngörmektedir. Türkiye bu sözleşmeyi 22.11. 1995 tarihinde onaylamıştır.
Karapara aklama ile mücadele konusundaki en kapsamlı ve somut uluslararası girişim ise 1990’da imzalanan Suç Kaynaklı Gelirlerin Aklanması, Aranması, Zaptedilmesi ve Müsadere Edilmesi Hakkında Avrupa Konseyi Sözleşmesi’dir (Strasbourg Konvansiyonu). Strasbourg Konvansiyonu’nun 6. maddesinde Viyana Konvansiyonu’ndan farklı olarak sadece uyuşturucu kazançlarının değil, herhangi bir suç sonucunda elde edilen tüm kazançların suç olarak kabul edilmesi öngörmektedir. Türkiye henüz Strasbourg Sözleşmesini imzalamamıştır.
Karaparanın aklanmasının önlenmesi konusunda atılan en önemli adımlardan bir tanesi de Mali Eylem Görev Grubu’nun ( FATF- Financial Action Task Force on Money Laundering) kurulmasıdır. Karaparanın, mali sistem aracılığıyla giderek ekonomileri esir alma noktasına yaklaştığını gören G-7 ülkeleri (ABD, Japonya, Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya ve Kanada) Temmuz 1989’da Paris’teki zirvede karapara aklanması, karapara aklamanın mali sistemde yol açtığı sorunlarla mücadele ve bu mücadelenin yürütülmesi için ülke mevzuatlarının standardizasyonu ile sürekli bir bilgi değişiminin tesis edilmesi için Mali Eylem Görev Grubunun oluşturulmasına karar vermişlerdir. Çoğunluğu OECD ülkesi olan 26 ülkenin üye olduğu FATF üye ülkelerin mevzuatlarını karapara aklama ile mücadeleye uyumlaştırmak amacı ile 40 adet tavsiye kararı almıştır. Türkiye FATF’a 1991’de üye olmuştur.
Karapara aklama ile mücadele global bir strateji gerektirmektedir. Çünkü, bazı ülkelerin karapara aklamaya karşı önlem alması, karapara aklayıcılarını ortadan kaldırmamakta, sadece karapara aklamanın kolay olduğu diğer ülkelere yönelmelerine sebep olmaktadır. Karaparanın aklanmasına göz yuman, hatta karapara aklamayı teşvik eden ülkelerin bulunması, karapara aklamanın önlenmesi konusunda gösterilen gayretleri sonuçsuz bırakacaktır. Bundan dolayı karapara aklama suçu ile mücadelenin Birleşmiş Milletler nezdinde yapılacak bir anlaşma ile tüm ülkeleri içine alacak şekilde yaygınlaştırılması yönündeki çalışmalar devam etmektedir.

1.4. ÜLKEMİZDE KARAPARA AKLAMA İLE MÜCADELENİN YASAL GELİŞİMİ
Ülkemizde karapara aklama ile mücadelenin başlangıç tarihini Türkiye’nin FATF’a üye olduğu 25 Eylül 1991 olarak kabul etmek yanlış olmayacaktır. Bu tarihten sonra FATF’ın Kırk Tavsiye Kararlarının gereğini yerine getirmek amacıyla karapara aklamayı suç haline getirecek bir yasa çıkarılması çalışmalarına başlanmıştır. Bu konuda 1994 ‘de bir yasa taslağı hazırlanmış ve 9 Ekim 1994‘de TBMM’ye sunulmuştur. Ancak, yasanın TBMM’ye sunulduğu yasama yılı içerisinde TBMM tarafından onaylanmayan yasa , erken seçim nedeniyle kadük olmuştur.
2-4 Kasım 1994 tarihinde ilk defa FATF Türkiye’de incelemelerde bulunmuştur. Türkiye’nin kırk tavsiye karaları ile uyum konusunda gerekli adımları atmadığı gerekçesiyle FATF tarafından 19 Eylül 1996 tarihinde 21. Tavsiye kapsamında yaptırım uygulama kararı alınmıştır.
Bu gelişmeler üzerine, önceden hazırlanıp kadük olan yasa tasarısı yeniden TBMM’ne sunulmuştur. TBMM İçişleri ve Plan Bütçe Komisyonunda görüşülmesi sırasında yasa tasarısı çeşitli değişikliklere uğramıştır. 13 Kasım 1996’da TBMM’de görüşülen “ Karaparanın Aklanmasının Önlenmesi ile 2313 Sayılı Uyuşturucu Maddelerin Murakabesi Hakkındaki Kanuna, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununa ve 178 Sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki Kanun Hükmündeki Kararnameye Bazı Maddeler Eklenmesi Hakkında Kanun” aynı gün yapılan oylamada kabul edilmiş 19 Kasım 1996 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Karapara Aklamanın Önlenmesi Hakkındaki Kanunun çıkarılmasından sonra FATF önceden almış olduğu yaptırım kararını 12 Aralık 1996 tarihinde kaldırmıştır.


2. KARAPARA

2.1. TANIMI ( EKONOMİK, SOSYAL, HUKUKİ)
Karaparanın tanımı yapılırken dikkat edilmesi gereken noktalardan biri karaparanın ekonomik, ahlaki, sosyal ve hukuki tanımlarının birbirinden ayrılması gereğidir. Karaparanın bu dört ayrı perspektiften yapılması gereken tanımını ekonomi, ahlak, sosyoloji ve hukuk için yapılmaya çalışılan tek ortak tanıma indirgemek karapara sorununun incelenmesi , analiz edilmesi ve önlenmesi açısından yanılgılara yol açabilir. Ekonomik anlamda karapara, sosyal anlamda karapara ve hukuki anlamda karapara birbirinden farklı kavramlardır ve bu farklı kavramların ait oldukları çerçeve içinde değerlendirilmeleri gerekir.
Örneğin geniş anlamda vergi kaçakçılığı ekonomik açıdan karapara kabul edilmesine karşılık bazı ülkelerde hukuki olarak karapara olarak kabul edilmemiştir. Ancak hukuken adının karapara olmaması devletin bu fiile göz yumması veya bununla mücadele etmemesi anlamına gelmez. Kamyon şoförünün trafik polisine verdiği rüşvet sosyal ve ahlaki açıdan karapara olmasına rağmen ülkemizde hukuki anlamda karapara olarak kabul edilmemiştir. Adının karapara olmaması rüşvetin hem toplum hem de devlet nazarında masum bir fiil olduğu anlamına gelmez. Sosyal hayatı düzenleyen diğer yasalar zaten bu fiili cezalandırmakta ve sözkonusu paranın müsaderesini öngörmektedir. Karaparanın aklanmasının önlenmesine dair yasanın vurgusu “karapara” üzerinde değil “karapara aklanması” üzerindedir. Yasadaki “karapara” tanımının amacı sosyal, ahlaki veya ekonomik anlamda karaparayı tanımlamak değil , bağımsız bir suç olan “Karapara aklama” suçuna konu olabilecek değerleri belirlemektir.
Sosyal anlamda karapara, dolaylı olarak da olsa toplumsal hayata zarar veren her türlü faaliyetten elde edilen her türlü kazançtır. Ahlaki anlamda karapara ise, yasalarla yasaklanmış olsun veya olmasın toplum nazarında suç sayılan hareketler sonucunda elde edilen tüm kazançlar olarak tanımlanabilir. Bu itibarla karaparanın en geniş tanımının ahlaki anlamda karapara olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü yasalar tarafından karapara olarak adlandırılsın veya adlandırılmasın, cezalandırılsın veya cezalandırılmasın, ispat edilsin veya edilmesin toplum tarafından erdemsiz bir yolla kazanıldığına inanılan her para ahlaki açıdan karapara kapsamına girecektir. Toplum nazarında karapara olarak değerlendirilen her kazancın hukuken de karapara olarak nitelendirilmesi ve kovuşturulması düşünülemez. Ahlaki anlamda karapara ile mücadele ise toplumsal mekanizmalarla sağlanacaktır. Ancak, toplumun karapara konusundaki tavrının ve bilincinin bir ülkenin karapara ile mücadelesinde sonuç üzerinde birebir etkili olduğu gözden kaçırılmaması gereken bir gerçektir.
Ekonomik anlamda karapara ise kanunlar tarafından suç sayılan fiillerin yanı sıra, ekonomik hayatı düzenleyen kural ve usuller ihlal edilerek elde edilen kazanç olarak nitelendirilebilir. Bu çerçevede ekonomi açısından, vergi kaçakçılığı amacıyla bazı ekonomik faaliyetlerin usulsüz, gizli yapılması yoluyla elde edilen kazançları karapara kapsamında değerlendirmek mümkündür. Nitekim Amerika Birleşik Devletleri’nde vergi kaçakçılığı da karapara aklamanın öncül suçları arasında yer almaktadır. Yani A.B.D.’de hukuki anlamda karapara , ekonomik anlamda karapara olan vergi kaçakçılığı gelirini de kapsamaktadır. Ülkemizde yalnızca belli vergi kaçakçılığı suçları sonucunda elde edilen kazançlar karapara olarak kabul edilmiştir, geniş anlamda vergi kaçakçılığından elde edilen kazançlar karapara olarak kabul edilmemiştir.
Karapara aklama suçunun tanımlanmasında farklı ülkelerde farklı uygulamalar bulunmaktadır. Bu uygulamaları başlıca iki gurupta toplayabiliriz. Bazı ülkeler, mevzuatlarında belli suçları teker teker saymış ve sayılan suçlardan elde edilen kazançları karapara kabul etmiştir. Bazı ülkeler ise bütün suçlardan elde edilen veya ciddi suçlar sonucu elde edilen kazançları karapara olarak adlandırmışlardır. Hangi suçların “Ciddi suç” kapsamına girdiği konusunda genelde kullanılan ortak ölçü suç için öngörülen cezanın ağırlığıdır. Ancak kaç yıldan fazla hapis cezası gerektiren suçların ciddi suç kapsamına gireceği ülkeden ülkeye değişmektedir. Diğer FATF ülkelerdeki karapara aklama suçunun tanımları ileride “FATF Ülkelerinde Karapara Aklama Suçuyla İlgili Düzenlemeler” başlıklı bölümde ayrıntılı olarak incelenecektir.

2.2. EKONOMİ İÇİNDEKİ YERİ

TOPLAM EKONOMİK FAALİYET






















Yukarıdaki tabloda Karaparanın toplam ekonomi içerisindeki yeri görülmektedir. Kayıtdışı ve yasadışı faaliyetlerin sonucunda ortaya çıkan karapara, aklanma sürecinden sonra kayıtlı ekonominin bir parçası haline gelmektedir. Hatta karapara aklayıcılar yasadışı kazanılan parayı meşrulaştırmak için çoğu zaman vergisini bile son kuruşuna kadar ödemektedirler. Amaç devletin bu parayı yasal para olarak tanımasını sağlamaktır.
Bu çerçevede karapara ile kayıtdışı ekonomi ilişkisine de değinmekte yarar vardır. Halk arasında genelde kayıtdışı ekonomi ve karaparayı aynı kavramlarmış gibi algılama yönünde bir eğilim olduğu gözlenmektedir. Hatta zaman zaman aynı yanılgıya bazı politikacıların bile düşmesi, bu yanılgının ne derece yaygın olduğunu göstermektedir. Karpara ile kayıtdışı ekonomi arasındaki paralellik kimsenin inkar edemeyeceği bir gerçektir. Ancak bu tespitten yola çıkarak iki kavramın aynı anlama geldiğini söylemek de yanlıştır.
Prof. Dr. Osman Altuğ kayıtdışı ekonomiyi “Hiçbir belgeye dayanmayarak ya da içeriği gerçeği yansıtmayan belgelerle , gerçekleştirilen ekonomik olayın devletten ve işletme ile ilgili diğer kişilerden tamamen ya da kısmen gizlenerek , kayıtlı ekonominin dışına taşınmasıdır.” şeklinde tanımlamaktadır. Prof. Altuğ “Kayıtdışı Ekonomi” adlı kitabında kayıtdışı ekonomi ile cezai ekonomi (suç kaynaklı ekonomi- karapara ekonomisi) nin birbirinden farklı olduğunu ancak bu iki ekonomi arasındaki ayırıcı çizginin nerede oluştuğunun belirlenmesinin çok zor olduğu tespitinde bulunmaktadır.
Ülkemizde , ekonomide gerçekleştirilen yasal faaliyetler sonucu elde edilen ancak, gerek hukuktaki boşluklardan yararlanılarak , gerekse denetim mekanizmaları ve idari kurumların gözünden kaçarak diğer faktörlerin de etkisiyle kayıt düzeni ve beyan dışında tutulan vergilendirilmemiş kazançlar ile bu kazançların tekrar ekonomik faaliyetlerde kullanılmaları sonucunda elde edilen kayıtdışı gelirler 4208 sayılı yasa tarafından karapara olarak kabul edilmemiştir.
Kayıtdışı ekonomi, genelde “gri para” olarak adlandırılan , kayda tabi tutulmamış ancak çoğunlukla yasal faaliyetlerden elde edilen kazançların genel adı olarak kabul edilebilir. Kayıtdışı ekonomi kapsamında yer alanların asıl amacı vergi, sosyal güvenlik ödemeleri ve benzeri yasal yükümlülüklerden kaçmaktır. Karapara aklayıcılar ise çoğu zaman vergi dostu kesilirler. Yani karaparasını vadeli mevduat hesabına yatıran veya bu parayla fabrika, turistik tesis alan karapara aklayıcı büyük bir olasılıkla vergisini son kuruşuna kadar ödeyecektir. Çünkü vergiyi almakla devlet o gelirin meşruluğunu tanımakta böylece karapara mali sisteme sızmaktadır. Görüldüğü gibi kayıtdışı ekonomi kapsamına giren faaliyetlerde bulunanlar kayıt altına girmekten kaçarken, karapara aklayıcıları tam tersine kayıt altına girmeye çalışmaktadırlar. Kayıtdışı ekonomi ve karapara arasındaki ilişki aşağıdaki şekilde gösterilmiştir:

Kayıtdışı ekonomi ve karaparanın farklı kavramlar olduğu açıkça görülmektedir. Ancak başta da belirtildiği gibi karapara ile kayıtdışı ekonomi arasındaki paralellik de inkar edilemez bir gerçektir. Yani kayıtdışı ekonominin yaygın olduğu bir ülkede karapara miktarının da yüksek olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Karapara aklayıcılar, aklama için kayıtdışı ekonominin yaygın olduğu ülkeleri tercih etmektedirler. Bu ülkelerdeki kayıtdışı ekonominin bir kısmının karaparadan ( aklanarak kayıtlı ekonomiye katılan kısım dışındaki karapara ) oluştuğu kesindir. Ekonomi kayıtdışı olduğu için karaparanın hacmini tahmin etmek bile imkansız hale gelmektedir. Çünkü kayıtdışı ekonominin yaygın olduğu ülkelerde karaparanın ortaya çıkarılması samanlıkta iğne aramak kadar zorlaşmaktadır. Bu gerçeklerin ışığında, karapara aklanmasının önlenmesi için kayıtdışı ekonominin de mutlaka kayıt altına alınması gerektiği görülmektedir.
Karapara ve kayıtdışı ekonomi farklı kavramlar olduğu gibi ikisine karşı yürütülen mücadelede amaçlar da farklıdır. Kayıtdışı ekonomi ile mücadelede amaç kayıtdışı ekonomiyi kayıt altına almaktır, karapara ile mücadelede amaç ise karaparayı ortadan kaldırmaktır.

2.3. 4208 SAYILI YASA’DA KARAPARA TANIMI
4208 sayılı yasanın yasalaşma süreci boyunca karaparanın tanımı birkaç kez değişmiştir. İlk teklif edilen yasa metnindeki ve yasalaşan metindeki karapara tanımı arasında büyük fark vardır. Kanun tasarısının 1994’de hükümet tarafından ilk teklif edilen metninde karaparanın tanımı “Karapara : Kanunların suç saydığı fiillerin işlenmesinden elde edilen para veya para yerine geçen evrak ve senetleri, mal veya gelirleri ve bir para biriminden diğerine çevrilmesi de dahil olmak üzere bunların birinden diğerine dönüştürülmesinden elde edilen her türlü ekonomik menfaat ve değer” şeklinde yapılmıştır.
TBMM İçişleri Komisyonu tarafından kabul edilen metindeki karapara tanımı ise şu şekildedir : “ Karapara : Uyuşturucu ve psikotrop maddeler ile silah kaçakçılığı, , patlayıcı maddeler, stratejik maddeler, çocuk ve kadın ticareti, adam kaçırma, şantaj ve terör suçlarının işlenmesinden elde edilen para veya para yerine geçen evrak ve senetleri , mal ve gelirleri ve bir para biriminden diğerine çevrilmesi de dahil olmak üzere bunların birinden diğerine dönüştürülmesinden elde edilen her türlü ekonomik menfaat ve değeri ifade eder.”
Karaparanın tanımı, bugünkü şeklini Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki görüşmeler sonucunda almıştır. Ancak görüldüğü gibi tanım mevcut halini alıncaya kadar birkaç kere değişikliğe uğramıştır.
Ülkemizde karapara aklama fiilinin suç haline getiren bir yasa çıkarılmasının altında yatan belki de en önemli neden iç hukukumuzu Viyana Konvansiyonu’na uyumlaştırma amacıdır. Nitekim FATF’ın kırk tavsiye kararından dördüncü tavsiye kararı bunu öngörmektedir. Viyana Konvansiyonu’nun, tam adıyla 1988 tarihli Uyuşturucu ve Psikotrop Maddelerin Kaçakçılığına Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin, 3. Maddesinin (a) ve (b) bentleri şöyledir :

“1- Her bir taraf, aşağıda sayılan fiilleri, kasti olarak işlendiği zaman. kendi hukukunda suç olarak ihdas etmek için gerekli önlemleri alacaktır:
(a) (i) 1961 Sözleşmesi, Değiştirilmiş 1961 Sözleşmesi veya 1971 Sözleşmesi hükümlerine aykırı olarak herhangi bir uyuşturucu veya psikotrop maddenin üretimi, imalatı, çıkarılması, hazırlanması, arzı satışa çıkarılması, dağıtımı, satışı, hangi koşulda olursa olsun teslimi, simsarlığı, sevki, transit sevki, nakli, ithali veya ihracı ;
(ii) 1961 Sözleşmesi ve Değiştirilmiş 1961 Sözleşmesi hükümlerine aykırı olarak uyuşturucu madde üretmek amacıyla, Afyon haşhaşı, Koka ağacı veya Hint keneviri bitkisi yetiştirilmesi;
(iii) Yukarıda (i) bendinde sayılı olan herhangi bir amaç için herhangi bir uyuşturucu veya psikotrop maddenin bulundurulması veya satın alınması
(iv) Uyuşturucu veya psikotrop maddelerin kaçak ekimi, üretimi veya imalatı için kullanılacağını bilerek teçhizat, malzeme veya I ve II numaralı tablolarda kayıtlı maddelerinin imalatı, nakli veya dağıtımı;
(v) Yukarıdaki (i), (ii), (iii) veya (iv) bentlerde yer alan suçların düzenlenmesi, yönetimi veya bunlar için mali kaynak sağlanması;
(b) (i) bir mamelekin bu fıkranın (a) bendindeki suç veya suçlardan birinden veya suç veya suçlardan birine iştirakten kaynaklandığını bilerek, mamelekin gayri meşru kaynağını gizlemek veya olduğundan değişik göstermek veya böyle bir suçun işlenmesine karışmış bir kişinin eylemlerinin yasal sonuçlarından kaçmasına yardımcı olmak amacıyla, bu mamelekin bir başka mameleke dönüştürülmesi veya devredilmesi;
(ii) 1. Fıkranın (a) bendinde belirtilen suçlardan birinden veya bunlardan birine iştirakten kaynaklandığını bilerek mal varlığının gerçek niteliğinin, kaynağının, bulunduğu yerin ,yaralanma hakkının ,hareketlerinin , üzerindeki yararlanma hakkının. hareketlerinin, üzerindeki hakların ve kime ait olduğunun gizlenmesi veya olduğundan değişik gösterilmesi ...”
1994 yılında, zamanın hükümeti tarafından hazırlanan ilk kanun tasarısındaki karapara tanımı oldukça geniş kapsamlıdır. Ancak , kanunun tasarısının 1996’da yenilenerek T.B.M.M.’ne sunulmasından sonra İçişleri Komisyonu “Kanunların suç saydığı fiillerin işlenmesinden elde edilen” tüm para ve para yerine geçen evrak ve senetlerin karapara sayılmasının uygulamada büyük sorunlara yol açacağı ve kanunun uygulanabilirliğini azaltacağı gerekçesi ile tanımı değiştirmiş ve Uyuşturucu ve psikotrop maddeler ile silah kaçakçılığı, , patlayıcı maddeler, stratejik maddeler, çocuk ve kadın ticareti, adam kaçırma, şantaj ve terör suçları sonucunda elde edilen her türlü ekonomik menfaat ve değeri karapara olarak tanımlamıştır. Bu tanım hukuk diline ve tekniğine uygun olmadığı gerekçesi ile eleştirilmiştir. Plan Bütçe Komisyonu ise hukuk diline daha uygun olan bugünkü tanımı yapmıştır.
4208 Sayılı Kanunun taslağının T.B.M.M. Genel Kurulu’nda görüşülmesi sırasında da kanunda karapara aklama suçunun tanımlanmasında hangi yolun izleneceği tartışılmıştır. Bazı milletvekilleri tarafından daha kapsamlı olacağı gerekçesi ile bütün suçlardan elde edilen kazançların karapara olarak kabul edilmesi gerektiği konusunda ısrar edilmiştir. Bu görüşü savunanlar müsnet suçların kanun maddeleri zikredilerek teker teker sayılması suretiyle karaparanın tanımlanmasının kodifikasyon ilkeleri bakımından sakıncalı olduğunu, örneğin bu yasanın yürürlüğe girmesinden sonra 1918 Sayılı yasada meydana gelecek bir değişikliğin bu yasayı nasıl etkileyeceği konusunda karışıkların ve belirsizliklerin yaşanacağını ileri sürmüşlerdir. Ancak bu görüş, uygulamada büyük sorunlara yol açacağı, adli sisteme gereksiz ve ağır bir yük getireceği ve karapara aklama ile mücadelede etkinliği azaltacağı gerekçeleri ile destek görmemiştir. Genel Kurul görüşmeleri sırasında müsnet suçları madde madde değil de isim isim (İçişleri Komisyonu tarafından teklif edilen metindeki gibi) sayılmasının hukuk diline uygun olmadığı görüşü de dile getirilmiştir.
Tek cümlede özetleyecek olursak ; ülkemizde kanun koyucu karaparayı ve karapara aklama suçunu tanımlarken kazuistik bir yol izlemiştir. 4208 Sayılı Kanun’un, tanımları içeren 2. Maddesinin (a) bendinde, belli kanunlar ve kanun maddeleri sayılarak, bu kanunların ve kanun maddelerinin suç saydığı fiillerin işlenmesi suretiyle elde edilen ;
- para
- para yerine geçen her türlü kıymetli evrak
- mal
- gelirler
- bir para biriminden diğer bir para birimine çevrilmesi de dahil, sözü edilen para, evrak, mal veya gelirlerin birbirine dönüştürülmesinden elde edilen her türlü maddi menfaat ve değer
kanun tarafından “karapara” olarak tanımlanmıştır.
Birey ile devlet ve ceza hukuku ilişkileri yönünden iki temel ilke tarih boyunca ceza hukukunu etkilemiştir. Bunlardan birisi “biçimsel kanunilik” ilkesi diğeri ise “öze ilişkin kanunilik“ ilkesidir. Biçimsel kanunilik ilkesi, işlendiği zamanın kanunu tarafından açıkça suç sayılmayan bir fiili cezalandırma ve kanun tarafından açıkça tespit edilmeyen bir ceza ile cezalandırma yasağını yani Latince ifadesi ile “ nullum crimen, nulla poena sine lege” ilkesini ifade eder. Bu ilkeye göre antisosyal olsalar bile kanun tarafından açıkça suç sayılmayan haller cezalandırılamaz .“Öze ilişkin kanunilik” ilkesi ise , biçimsel kanuniliğin aksine kanunda açıkça suç olarak öngörülmüş olmasalar bile antisosyal fiillerin suç sayılmaları ve bu fillere amaca uygun cezaların uygulanması gerektiği anlamına gelir. Öze ilişkin kanunilik ilkesi Anglo Sakson hukuk kültürüne sahip ülkelerde benimsenmiştir. Ülkemizin de içinde bulunduğu demokrasi kültürü daha yeni olan ülkeler açısından biçimsel kanunilik ilkesi, çeşitli sakıncalarına rağmen önemini korumaktadır. Ülkemizde Türk Ceza Kanununun 1. Maddesinde yer alan “kanunun sarih olarak suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez. Kanunda yazılı cezalardan başka bir ceza ile de kimse cezalandırılamaz.” hükmü biçimsel kanuniliğin benimsenmiş olduğunun ifadesidir.
Ülkemizde benimsenmiş olan biçimsel kanunilik ilkesinin doğal bir sonucu olarak karapara aklama suçunda da karapara ve karapara aklama deyimlerinin kapsamı yorumlanırken ölçü, bu kavramların sosyal içeriği değil , kanun koyucunun bu kavramlara yüklediği anlamdır. Dolayısı ile antisosyal niteliğinden dolayı karapara olarak adlandırılacak her kıymet hukuken karapara tanımı içine girmeyecektir.

2.4. ÖNCÜL SUÇLAR
Bazı suçlarda, ceza kuralı tarafından öngörülen fiilin suç teşkil etmesi için fiilden önce bazı unsurların gerçekleşmiş olması gerekir. Fiilin suç teşkil etmesi için fiilden önce varlığı gerekli olan bu hukuki ya da tabii unsurlar ön şart olarak adlandırılmaktadır. Her suçta değil sadece belli bazı suçlarda bulunan bu şartlar suçun özel kurucu unsurlarındandır. Örneğin çocuk düşürme suçlarında hamilelik durumu (m. 468), hırsızlıkta çalınan şeyin başkasına ait olması (m.491), çifte evlilikte önceki bir evliliğin varlığı ( m.237) gibi bazı şartlar bulunmadığı takdirde bu suçların işlenmesi mümkün olmayacaktır. Karapara aklama suçunun da esas olarak iki ön şartı vardır. Birincisi, 4208 Sayılı Kanunun 2. Maddesinin (a) bendinde sayılan kanun ve kanun maddelerinde yer alan suçlardan birinin işlenmiş olması , ikincisi bu suçlar sonucu bazı menfaatlerin elde edilmiş olmasıdır. Diğer bir deyişle eğer bu suçlardan biri işlenmemişse veya bu suçlardan birisi işlenmiş olmakla beraber suçun sonucunda herhangi bir kazanç sağlanmamışsa karapara aklama suçunun oluşması hukuken mümkün değildir.
Bir suçun oluşması için başka bir suçun işlenmiş olmasını ön şart olarak kabul eden tek yasa 4208 sayılı yasa değildir. Türk Ceza Kanunu’nun bazı maddelerinde de aynı sistematiğe rastlanmaktadır. T.C.K.’nın 512.maddesinde düzenlenen “Eşyayı Cürmiyeyi Satın Almak ve Saklamak” suçunda ve 296. Maddede düzenlenen “ Cürüm işleyenleri saklamak ve cürümün delillerini yok etmek” suçunda da bir suçun işlenmiş olması diğer suçun ön şartını teşkil etmektedir . Bir suçun işlenebilmesi için, önceden işlenmiş olması ön şart olan bu tür suçlara öğretide “öncül suç” veya “müsnet suç” denmektedir. ( İngilizce metinlerde öncül suçun karşılığı olarak “predicate offence” veya “underlying offence” sözcükleri kullanılmaktadır.)
4208 Sayılı Kanunun 2.maddesinin (a) bendinde şu kanunlar ve kanun maddeleri kapsamındaki suçlar öncül suç sayılmıştır :
I- 1918 Sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun’daki,
II- 6136 Sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar Hakkında Kanun’daki,
III- 2238 Sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanun’daki,
IV- 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması Hakkında Kanun’daki,
V- 213 Sayılı Vergi Usul Kanununun 359 uncu maddesinin (b) bendindeki,
VI- 765 Sayılı Türk Ceza Kanunundaki
125 . madde ( Vatan Hainliği- Devletin Ülkesine ve Egemenliğine Karşı Suçlar )
126 . madde ( Vatandaşın Devlete Karşı Silah Kullanması Veya Harbe Katılması )
127 . madde ( Devlete Karşı Harbe veya Düşmanca hareketlere tahrik,Yabancı Devlet Müdahalesine Çalışma, Milli Menfaatlere Karşı Hareketler, Propoganda Suçu )
128 . madde ( Asker Toplama , Yabancı Devlete Düşmanca Hareketler, Türkiye’yi Harp Tehlikesine Koymak )
129 . madde ( Düşman Askeri Hareketlerine Yardım, Düşmanla Ticaret )
130 . madde (Harp Zamanında Taahhüdü Yerine Getirmemek , Taahhüde Hile Karıştırmak)
131 . madde (Askeri Tesisleri Tahrip )
132 . madde ( Devletin Güvenliğine, Siyasi Menfaatlerine İlişkin Belgeleri Yok Etme Veya Bozma, Devletin Güvenliğine İlişkin Bilgileri Elde Etme )
133 . madde ( Askeri Veya Sivil Casusluk )
134 . madde (Taksirle İşlenen Casusluk )
135 . madde (Gizli Askeri Bölgelere Girme, Devlet Güvenliği İle İlgili Belgeleri Bulundurma)
136 . madde (Devlet Sırlarını İfşa )
137 . madde (Yayılması Yasaklanan Haberleri İfşa)
138 . madde (Devlet Sırlarından Yararlanma , Devlet Hizmetlerinde Sadakatsizlik)
139 . madde (Harp Zamanında Devlet Buyruklarına Uymama)
143 . madde (Milletlerarası Dernekleri İzinsiz Kurma , Böyle Bir Derneğe İzinsiz Girme )
144 . madde (Vatana Manevi Hıyanet, Düşman Devletten Nişan Ve Aylık Alma )
145 . madde (Milli Bayrağa Veya Milli Alametlere Saldırı)
179 . madde ( Kişi Hürriyetinden Mahrumiyet)
192 . madde (Tehdit İle Menfaat Temini)
264 . madde (Yıkıcı, Öldürücü Aletler veya Ateşli Ecza Kaçakçılığı ve Ticareti)
316. madde ( Paralarda Kalpazanlık)
317. madde ( Para Değerini İndirerek Tağyir)
318. madde ( Taklit Parayı Tedavüle Çıkartma)
319. madde ( Cezayı Arttıran Haller)
322. madde ( Kıymetli Damgalar)
325. madde (Kamu Taşıma Biletlerinde Kalpazanlık)
332. madde ( Devlet Mühürünü Taklit ve Kullanma)
333. madde ( Resmi Mühür ve Aletleri Taklit veya Kullanma)
335. madde ( Taklit İleri Taşıyan Şeyin Satılması)
339. madde ( Resmi Belgede Sahtecilik)
341. madde ( Resmi Belgenin Suretiyle Sahtecilik)
342. madde ( Memur Olmayan Kimsenin Resmi Belgede Sahteciliği)
345. madde ( Hususi Belgede Sahtecilik)
350. madde ( Meşruiyet Belgelerinde Sahtecilik)
403. madde ( Uyuşturucu Madde Ticareti)
404. madde ( Uyuşturucu Madde Kullanma, Kullanılmasını Kolaylaştırma)
406. madde ( Cezayı Arttıran Özel Haller)
435. madde ( Fuhşa Teşvik)
436. madde ( Kadın Ticareti Erkeğe Kadın Tedariki)
495. madde ( Yağma)
496. madde ( Senedin Yağması)
497. madde ( Cezayı Arttıran Haller)
498. madde ( Korkutarak Faydalanma)
499. madde ( Adam Kaldırma)
500. madde ( Adam Kaldırmada Haberleşme Nakli)
504. madde ( Mevsuf Dolandırıcılık)
506. madde ( Hileli İflas)
Çeşitli kanun maddelerinde benzer yapıya sahip suçlar var olmakla birlikte mevzuatımızda, karapara aklama suçu ile tamamen veya büyük ölçüde aynı yapıya sahip bir suç bulunmamaktadır. Dolayısıyla karapara aklama suçunun hukukumuzda “nev’i şahsına münhasır” (kendine özgü) bir suç olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Karapara aklama suçunun kendine özgü bir suç olması doğal olarak yanında bazı sorunları da getirmektedir . Öncül suça ilişkin mahkumiyet şartının gerekip gerekmediği, öncül suçun dava zamanaşımına uğraması durumu, 4208 Sayılı Kanunun zaman bakımından uygulanması, 4208 sayılı yasa tarafından atıfta bulunulan yasalardan birinde yapılacak değişikliğin bu yasayı nasıl etkileyeceği gibi sorunlar doktrinde tartışılmaktadır.
Sonuç olarak, 4208 Sayılı Kanun tarafından karapara tanımlanırken atıfta bulunulan yasa ve yasa maddeleri tarafından suç sayılan fiilleri karapara yönünden üç kategoride incelemek mümkündür :
1- Yapısı itibariyle, sonucunda karapara elde etme imkanı olmayan fiiller : Karaparanın ortaya çıkması için bir suç sonucunda para, para yerine geçen her türlü kıymetli evrak, mal, gelir vb. bir değerin elde edilmesi gerekir . Formül son derece nettir: Karapara olması için önce para (veya herhangi bir kazanç) olmalıdır. Ancak bazı fiiller sonucunda böyle bir kazanç sağlamak pratik olarak imkansızdır. Örneğin ruhsatsız silah taşımak 4208 Sayılı Kanuna göre öncül suçtur ancak, bir kişinin silah taşıyarak bir gelir elde etmesi pratikte imkansızdır. Veya uyuşturucu kullanmak... Hiç kimse para kazanmak için uyuşturucu kullanmaz. Uyuşturucu madde ticareti yapmak, bu maddeleri satmak, aracılık etmek gibi fiiller karşılığında bir gelir elde edilebilir ancak, bu maddeleri kullanmak fiili sonucunda bir kazanç sağlamak pratik olarak imkansızdır. Satın alma fiillerini de bu kategoride değerlendirebiliriz, çünkü satın alan kişi gelir elde etmemekte tam tersine para vermektedir. Örneğin, teorik olarak 4208 Sayılı Kanun açısından öncül suç teşkil eden “organ nakli yapacak olan doktorun , naklin faydası ve zararı konusunda hastayı bilgilendirmemesi” veya “askeri bölgeye izinsiz girme” fiilleri sonucunda ortaya bir kazanç çıkmamaktadır. Dolayısıyla bir suçu karapara yönünden incelerken bakılacak ilk şey ortaya bir kazanç çıkıp çıkmadığıdır. 4208 Sayılı Kanunda müsnet suçlar sayılırken bir teknik hata yapılmış ve T.C.K.’nın 319., 406. ve 497. Maddelerinde sayılan cezayı arttıran haller öncül suçlar arasında sayılmıştır .
2- Doğrudan karapara doğuran fiiller : Esas olarak, karaparaya kaynaklık eden ve en yüksek tutarlarda karaparanın elde edildiği fiiller bu kategoriye giren fiillerdir. Toplum için büyük tehlike oluşturan ve organize suç örgütlerinin gıdası olan karapara bu kategoriye giren karaparadır. Bu suçları işleyenler , suçları işlerken başka kişileri kullanarak dolaylı olarak bu kişilerin de karapara elde etmelerini sağlarlar.
3- Dolaylı karapara doğuran fiiller : Bu fiiller sonucu elde edilen karapara genelde konusu suç teşkil eden bir hizmetin karşılığında alınan pay, ücret veya komisyon niteliğindedir. Bu kategoride yer alan suçlar sonucunda elde edilen karapara genelde asıl karaparadan pay veya komisyon niteliğinde olduğundan dolayı çoğu zaman yüksek meblağlara ulaşmaz. Bir silah kaçakçısına ait silahları kamyonuyla taşıyan kamyon şoförünün bu hizmeti karşılığı aldığı para da 4208 Sayılı Kanunya göre karaparadır. Ancak şoförün elde ettiği karapara ile silah kaçakçısının kaçakçılıktan elde ettiği karaparanın mahiyetlerinin aynı olmadığı açıktır. Kanunsuz organ nakli yapan doktorun ameliyat karşılığında aldığı para, tarihi eser kaçakçılığı yapan bir antikacıya yurtdışından müşteri bulan, aracılık hizmetinin karşılığı olarak komisyon alan kişinin aldığı para da karaparadır. Ancak bu paralar dolaylı karaparadır.
3. KARAPARA AKLAMA SUÇU

3.1. TANIMI
Karapara aklama kavramının ne zaman ortaya çıktığı ve kullanılmaya başlandığı tam olarak bilinememekle birlikte bu kavramın dünya gündemi ile birlikte ülkemizin gündemine girmesi ve yaygın olarak kullanılması son yirmi yıl içinde olmuştur. Bu nedenle hem dünyada, hem de ülkemizde önde gelen birçok sözlükte ve kaynakta bile karapara ve karapara aklama tanımlarını bulmak mümkün olmamaktadır. Türk Dil Kurumu’nun en son basılmış olan sözlüğünde dahi karapara aklamanın tanımı yer almamaktadır.
Karapara aklamayı kısaca; yasalarca tespit edilmiş belli suçlar sonucunda elde edilen para, mal, kıymetli evrak veya diğer ekonomik değerlerin, yasadışı nitelikten çıkarılarak yasal ekonomik değerlere dönüştürülmesi amacına yönelik olan tüm işlemler olarak tanımlayabiliriz. Karapara aklama olgusunun varlığı için gerekli unsurları şu şekilde sıralayabiliriz:
- Bir suç* işlenmiş olmalıdır.
- Bu suç sonucunda herhangi bir ekonomik değer elde edilmiş olmalıdır.
- Bu ekonomik değerlerin yasadışı nitelikten kurtarılıp yasal görünüme sahip ekonomik değerlere dönüştürülmesi amacına yönelik olarak bir fiil işlenmiş olmalıdır.
Yukarıda sayılan unsurlardan ilk ikisi karapara aklama suçunun ön şartlarıdır. Bu şartlar gerçekleşmediği takdirde ortada karapara olmayacağından dolayı karapara aklama da sözkonusu olmayacaktır. Ekonomik değerlerin yasadışı nitelikten kurtarılıp yasal görünüme sahip ekonomik değerlere dönüştürülmesi amacına yönelik olarak ortaya çıkan hareket , karaparanın, iktisap edilmesi, bulundurulması, transfer edilmesi, nakledilmesi, gizlenmesi, sınır ötesi işleme tabi tutulması, kullanılması, işletilmesi, yatırılması (yatırım yapılması), bir ekonomik değerden diğerine çevrilmesi, kaynağının, niteliğinin, sahibinin, zilyedinin farklı gösterilmesi gibi şekillerde ortaya çıkabilir.

3.2. VİYANA VE STRASBOURG SÖZLEŞMELERİNDE YER ALAN TANIMLAR
Karapara aklama üzerinde duran ilk uluslararası belge Viyana Konvansiyonu’dur. Karapara aklama deyimi kullanılmamakla birlikte bu sözleşme, sözleşmenin 3. Maddesinin (a) bendinde sayılan uyuşturucu suçları sonucunda elde edilen gelirlerin aklanmasının taraf ülkelerin iç mevzuatlarında gerekli düzenlemeler yapılarak suç haline getirilmesini öngörmektedir. Viyana Konvansiyonu ile suç sayılması öngörülen fiiller (uyuşturucu gelirlerinin aklanması ile ilgili fiiller) sözleşmenin 3. Maddesinin (b) bendinde düzenlenmiştir:
(b) (i) bir mamelekin bu fıkranın (a) bendindeki suç veya suçlardan birinden veya suç veya suçlardan birine iştirakten kaynaklandığını bilerek, mamelekin gayri meşru kaynağını gizlemek veya olduğundan değişik göstermek veya böyle bir suçun işlenmesine karışmış bir kişinin eylemlerinin yasal sonuçlarından kaçmasına yardımcı olmak amacıyla, bu mamelekin bir başka mameleke dönüştürülmesi veya devredilmesi;
(ii) 1. Fıkranın (a) bendinde belirtilen suçlardan birinden veya bunlardan birine iştirakten kaynaklandığını bilerek mal varlığının gerçek niteliğinin, kaynağının, bulunduğu yerin ,yaralanma hakkının ,hareketlerinin , üzerindeki yararlanma hakkının. hareketlerinin, üzerindeki hakların ve kime ait olduğunun gizlenmesi veya olduğundan değişik gösterilmesi ...”
Türkiye’nin henüz imzalamadığı Strasbourg Konvansiyonu’nun ( Suç Gelirlerinin Aklanması, Aranması, Zapt edilmesi ve Müsadere Edilmesi Hakkında Sözleşme) vurgusu ise suç gelirleri üzerindedir. Strasbourg Sözleşmesi karapara aklamanın çerçevesini daha kapsamlı ve ayrıntılı biçimde çizmiştir. Karapara’nın aklanması kapsamına giren fiiller sözleşmenin 6. Maddesinde belirtilmiştir :
l. Her bir Taraf, kasıtlı olarak işlenen aşağıdaki fiillerin kendi iç mevzuatına göre suç sayılması için gerekli olabilecek yasal ve diğer tedbirleri alacaktır :
a. Bir malvarlığının suçtan doğan gelir olduğunu bilerek, bunun yasadışı kaynağını gizlemek veya tebdil etmek veya müsnet suçun işlenmesine karışan herhangi bir şahsın eylemlerinin hukuki sonuçlarından kurtulmasına yardım etmek maksadıyla malvarlığının değiştirilmesi veya nakledilmesi;
b. Herhangi bir "malvarlığı”nın, suçtan kaynaklandığını bilerek, gerçek niteliğini, kaynağını, yerini, durumunu, hareketini, bu malvarlığıyla ilgili hakları veya sahipliğini gizlemek veya tebdil etmek;
ve her Taraf Devletin kendi anayasal prensiplerine ve hukuk sisteminin temel esaslarına bağlı olmak kaydıyla:
c. Alındığı tarihte, bir malvarlığının suçtan hasıl olduğunu bilerek, böyle bir malvarlığının iktisabı, bulundurulması veya kullanılması;
d. Bu maddeye göre tespit olunan suçlardan herhangi birinin işlenmesine iştirak, katılma veya işlenmesi için teşekkül kurma, teşebbüs ve yardım etmek, teşvik etmek, kolaylaştırmak ve tavsiyede bulunmak,
Bu sözleşmelerin yanında OECD bünyesinde kurulmuş olan Mali Eylem Görev Grubu (FATF) de OECD ülkelerinde karapara aklamanın suç haline getirilmesi ve karapara aklama ile etkin bir şekilde mücadele edilmesi yönünde etkinlik göstermektedir. FATF, bu etkinliklerini 1990‘da yayınladığı ve 1996’da revize ettiği kırk tavsiye kararları temeline dayalı olarak yürütmektedir.
Gerek FATF üyesi ülkeler gerekse Viyana ve Strasbourg Sözleşmelerine taraf olan ülkeler mevzuatlarında gerekli düzenlemeleri yaparak karapara aklamayı suç olarak kabul etmişlerdir. Bazı ülkelerde ise bu yöndeki çalışmalar halen devam etmektedir.

3.3. 4208 SAYILI YASA’DA KARAPARA AKLAMA TANIMI
Hangi suçlar sonucu elde edilen kazançların aklanmasının karapara aklama olduğu “karapara” kavramının incelendiği bölümde de değinildiği üzere ülkeden ülkeye değişmektedir. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bazı ülkeler, mevzuatlarında belli suçları teker teker saymış ve sayılan suçlardan elde edilen kazançları karapara kabul etmişlerdir. Çoğu ülke ise bütün suçlardan elde edilen veya ciddi suçlar sonucu elde edilen kazançların aklanmasını karapara aklama olarak değerlendirmektedir. Hangi suçların “Ciddi suç” kapsamına girdiği konusunda genelde kullanılan ortak ölçü suç için öngörülen cezanın ağırlığıdır. Ancak kaç yıldan fazla hapis cezası gerektiren suçların ciddi suç kapsamına girdiği ülkeden ülkeye değişmektedir. Bazı ülkelerde mevcut karapara aklama suçu ve öngörülen ceza ile ilgili düzenlemeler çalışmamızın ayrı bir bölümünde özet olarak ele alınmıştır.
“Aklama” kavramı kapsamına ise karaparaya yasal bir nitelik kazandırmak amacıyla iktisap edilmesi, bulundurulması, transfer edilmesi, nakledilmesi, gizlenmesi, sınır ötesi işleme tabi tutulması, kullanılması, işletilmesi, yatırılması (yatırım yapılması), bir ekonomik değerden diğerine çevrilmesi; kaynağının, niteliğinin, sahibinin, zilyedinin farklı gösterilmesi gibi fiiller girmektedir. Bu fiiller doğrudan karaparayı elde eden kişi veya kişiler tarafından işlenebileceği gibi, başka kişiler tarafından da işlenebilir.
Ancak “karapara” tanımının incelenmesi sırasında da değinildiği gibi, kanun uygulayıcı birimler için ölçü olan ve değer ifade eden tanım karapara aklamanın, karaparanın aklanmasının önlenmesi hakkındaki kanunda yer alan kanuni tanımıdır.
2.b) Karapara Aklama Suçu : Türk Ceza Kanununun 296 ıncı maddesinde belirtilen haller haricinde, bu maddenin (a) bendinde sayılan fillerin işlenmesi suretiyle elde edilen karaparanın elde edenlerce meşruiyet kazandırılması amacıyla değerlendirilmesi, bu yolla elde edildiği bilinen karaparanın başkalarınca iktisap edilmesi, bulundurulması, elde edenlerce veya başkaları tarafından kullanılması, kaynak veya niteliğinin veya zilyet ya da malikinin değiştirilmesi, gizlenmesi veya sınır ötesi harekete tabi tutulması veya bu hareketin gizlenmesi, yukarıda belirtilen suçların hukuki sonuçlarından failin kaçmasına yardım etmek amacıyla kaynağının veya yerinin değiştirilmesi veya transfer yoluyla aklanması veya karaparanın tespitini engellemeye yönelik fiilleri, (ifade eder).

T.C.K.’nın 296. Maddesi şu şekildedir :
“Cürüm işleyenleri saklamak ve cürümün delillerini yok etmek cürümleri”
Madde 296: (Değişik: 28/9/1971 - 1490/9 md.)
“Her kim hapis cezasından aşağı olmayan cezayı müstelzim bir cürüm işledikten sonra bu cürmün icrasında faillerle evvelce ittifak etmiş ve cürümü neticelendirmekte yardımı dokunmuş olmaksızın, bir kimsenin o cürümden istifadesini temine veya Hükümetçe icra olunacak tahkikatı yanlış yola sevk etmeye yahut Hükümetin araştırmalarına veya hükmün icrasına karşı faili gizlemeye yardım eder yahut hakkında yakalama veya tevkif müzekkeresi çıkarılmış olan bir kimsenin saklı bulunduğu yeri bildiği halde yetkili mercilere derhal haber vermezse veya her kim bu cezaları istilzam eden bir cürümün eser ve delillerini yok eder yahut bunları bir suretle değiştirir veya bozarsa, hapis cezasını gerektiren suçlarda altı aydan iki yıla kadar,ağır hapis cezasını gerektiren suçlarda iki seneden dört seneye,ölüm cezasını gerektiren suçlarda da üç seneden beş seneye kadar hapis cezasına mahkum olur. Şu kadar ki, bu ceza müddeti asıl cürüm için kanunda tayin edilen cezanın üçte birini geçemez. Sair fiillerden dolayı tertip olunacak ceza beş yüz liradan bin liraya kadar ağır para cezasıdır. Bu fiili usul veya füruunun, karı veya kocasının yahut kardeşinin lehine olarak işleyen kimseye ceza verilmez.”
Bu madde, suçu işleyen faile yardım etme ile ilgili düzenlemeler yapmıştır. Bu kapsama giren fiiller :
Hapis cezasından aşağı olmayan cezayı müstelzim bir cürüm işledikten sonra bu cürümün icrasında faillerle evvelce ittifak etmiş ve cürümü neticelendirmekte yardımı dokunmuş olmaksızın;
 bir kimsenin o cürümden istifadesini temine veya Hükümetçe icra olunacak tahkikatı yanlış yola sevk etmeye yahut Hükümetin araştırmalarına veya hükmün icrasına karşı faili gizlemeye yardım etmek.
 hakkında yakalama veya tevkif müzekkeresi çıkarılmış olan bir kimsenin saklı bulunduğu yeri bildiği halde yetkili mercilere derhal haber vermemek.
 bu cezaları istilzam eden bir cürümün eser ve delillerini yok etmek yahut bunları bir suretle değiştirmek veya bozmak.
Maddenin başındaki “faillerle evvelce ittifak etmiş ve cürümü neticelendirmekte yardımı dokunmuş olmaksızın” ibaresi önemlidir. Bu özelliği ile madde, iştiraki düzenleyen 64. ve 65. maddelerden ayrılır. 296. Maddede, önceki suçtan yararlanmayı sağlamak, soruşturmayı yanlış yöne sevk etmek veya faili gizlemek amaçları vardır. Bunun hangi araçlarla yapıldığı önemli değildir. Burada fail, asıl suç sahibinin yararına hareket etmektedir. Karapara aklama suçunun maddi unsurunu teşkil eden fiillerden birisi yukarıda belirtilen amaçlarla yani kısaca asıl failleri korumak amacıyla işlendiği takdirde fiil, T.C.K. 296. madde kapsamında değerlendirilir, hapis cezasını gerektiren suçlarda altı aydan iki yıla kadar,ağır hapis cezasını gerektiren suçlarda iki seneden dört seneye,ölüm cezasını gerektiren suçlarda da üç seneden beş seneye kadar hapis cezasına mahkum olur. Bu ceza müddeti asıl cürüm için kanunda tayin edilen cezanın üçte birini geçemez. Bu fiili usul veya füruunun, karı veya kocasının yahut kardeşinin lehine olarak işleyen kimseye ceza verilmez. Ancak amaç karaparanın aklanmasına yardım etmek veya karapara aklayanın fiilin hukuki sonuçlarından kaçmasına yardım etmek ise, fiil karapara aklama suçu kapsamında değerlendirilir. 4208 Sayılı Yasanın 2(b) bendinde geçen “T.C.K. 296. Maddede sayılan haller haricinde” ibaresinin konulmasının amacı bu ayrımı göstermektir.
4208 Sayılı Karaparanın Aklanmasının Önlenmesi Hakkındaki Kanun’da karapara aklama suçu kapsamında yer alan fiiller aşağıdaki tabloda şematik olarak gösterilmiştir.


4208 SAYILI YASA TARAFINDAN KARAPARA AKLAMA SAYILAN FİİLLER
2. maddenin (a) bendinde sayılan fillerin işlenmesi suretiyle elde edilen karaparanın elde edenlerce meşruiyet kazandırılması amacıyla değerlendirilmesi,
elde edildiği bilinen karaparanın başkalarınca iktisap edilmesi,
bulundurulması,
elde edilen veya elde edildiği bilinen karaparanın, elde edenlerce veya başkaları tarafından, kullanılması,
kaynak veya niteliğinin değiştirilmesi,
zilyet ya da malikinin değiştirilmesi,
gizlenmesi
veya sınır ötesi harekete tabi tutulması
veya bu hareketin gizlenmesi,
elde edildiği bilinen karaparanın, yukarıda belirtilen suçların hukuki sonuçlarından failin kaçmasına yardım etmek amacıyla başkaları tarafından, kaynağının veya yerinin değiştirilmesi
transfer yoluyla aklanması
tespitini engellemeye yönelik fiiller

Tabloda gösterilen fiiller aynı zamanda karapara aklama suçunun maddi unsurudur. Karapara aklama suçunun manevi unsuru ise kasıttır. Mevzuatımıza göre karapara aklama suçu ancak kasıtla işlenebilecek nitelikte bir suçtur. Karapara aklama suçu genel olarak icrai bir suçtur. İhmal suretiyle icra biçiminde işlenmesi de mümkündür. Örneğin, karapara aklama suçunun işlendiğini tesbit eden bir görevlinin, görevini ihmal ederek, karaparanın aklanmasına yardım etmek amacıyla, suçun ortaya çıkarılması ve kovuşturulması için üzerine düşen işlemleri yapmaması ihmal suretiyle icra kapsamında değerlendirilebilir.

3.4. KARAPARA AKLAMA SUÇUNDA FAİL
Karapara aklama suçunun faili karaparayı elde edenler veya başkaları olabilir. “Karaparayı elde eden” karaparanın doğumuna neden olan, 2 nci maddenin (a) bendinde sayılan öncül suçlardan birisini işleyen ve bu suçun sonucunda bir kazanç elde eden kişi veya kişilerdir. Kanunda “Başkaları” diye ifade edilen kimseler ise karaparayı elde edenler dışında kalan herkestir.
“Başkaları” tabirinin kapsamında ele alınabilecek bazı kimseler şunlardır:
1- Karaparayı elde edenlerin yakınları : Karaparayı elde edenlerle akrabalık bağı olan kimselerin, aralarındaki insani ve psikolojik bağ nedeniyle karapara aklama suçuna katılmaları veya karapara aklama suçunun sonuçlarından kaçmasında faile yardım etmeleri mümkündür. Özellikle yardım niteliğindeki karapara aklama suçlarının, karaparayı elde eden kişinin akrabaları tarafından işlenmesi olasıdır. 4208 Sayılı Yasanın, karapara aklama suçunun cezasını düzenleyen 7 nci maddesinin son fıkrasında “Karapara aklama suçunun, usul veya furuu veya karı-koca veya kardeşlerden biri tarafından karaparanın kaynaklandığı suçları gizlemek amacıyla işlenmesi halinde bu ceza, yarısından üçte ikisine kadar indirilir.” hükmü getirilmiştir.
2- Karaparayı elde edenin arkadaşları, iş ortakları, iş ilişkisi içerisinde olduğu kimseler: Karapara elde eden kişi ile kan bağı olmamakla birlikte yakın ilişki içerisinde bulunan bu kişilerin de karapara aklama suçunu işlemeleri veya suça iştirak etmeleri işlemeleri mümkündür.
3- Banka ve diğer mali kuruluşların çalışanları: Kanunun 7 nci maddesinde, “....3182 Sayılı Bankalar Kanununa, 7397 Sayılı Sigorta Murakebe Kanununa, 3226 Sayılı Finansal Kiralama Kanununa,1567 Sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki Kanuna, 2499 Sayılı Sermaye Piyasası Kanununa, Ödünç Para Verme İşleri ile Özel Finans Kurumlarının Kurulması, Faaliyetleri ve Tasfiyelerine ilişkin Esas ve Usulleri düzenleyen mevzuata göre faaliyet gösteren kurumlarda çalışanlar tarafından...” görevleri nedeniyle işlenmesi ağırlaştırıcı neden sayılmıştır ve karapara aklama suçunun bu kişilerce işlenmesi durumunda cezanın bir misli arttırılması öngörülmüştür. Bu kuruluşlarda çalışan kişilerin özel konumları sayesinde bu suçları icra veya ihmal suretiyle icra suretinde işlemeleri mümkündür. Karapara aklama suçunun belli kişiler tarafından işlenmesi halinde öngörülen ceza artırımı, 7 nci maddenin yorumunda ayrıntılı olarak ele alınmıştır.
4- Kolluk kuvvetleri, karapara aklama ile mücadele sürecinde yer alan görevliler, kovuşturma sürecinde yer alan görevliler,diğer memur ve kamu görevlileri ile bu kimseler üzerinde doğrudan veya dolaylı şekilde etkili olabilen bürokrat ve siyasiler: Karapara aklama ve karaparaya kaynaklık eden diğer suçları işleyenlerin, özellikle de sürekli olarak bu suçları işleyen suç örgütlerinin en önemli gayretlerinden bir tanesi de devlet içinden yardımcılar edinmek, rüşvet, şantaj, tehdit gibi yollarla suç ile mücadele eden birimler ve kişiler üzerinde doğrudan veya dolaylı bir biçimde etki alanı oluşturmaktır. Bundan dolayı, sözkonusu görevlilerin veya yetkililerin gerek bir tehditten kaynaklanan zorunluluk sonucunda veya bir menfaat karşılığında karapara aklama suçunu işlemeleri mümkündür. Bu görevli veya yetkililerin işleyebileceği suçlar, doğrudan karaparanın aklanmasına yönelik fiillerden ziyade karapara aklamanın veya karaparaya kaynaklık eden suçların ortaya çıkarılmasını, bu suçlardan sağlanan kazançlar el konmasını veya müsadere edilmesini, bu suçların faillerinin tespit edilmesini, bulunmasını, göz altına alınmasını veya tutuklanmasını önlemeye yönelik fiillerdir. Kanunun 7 nci maddesinde suçun memur veya kamu görevlileri tarafından görevleri nedeniyle işlenmesi halinde verilecek cezanın bir misli arttırılması öngörülmüştür. Ancak bu ceza artırımının söz konusu olabilmesi için memur veya kamu görevlisinin bu suçu işlerken, bu niteliklerinden kaynaklanan özel konumunu kullanarak işlemiş olmaları gerekir.
5- Avukat, muhasebeci, mali müşavir gibi belli alanlarda uzmanlaşmış kişiler: Bu kişilerin uzmanlaştıkları alanlar ve bilgi birikimleri, suç işleyerek sonucunda karapara elde etmiş olan kimseler açısından son derece önemlidir. Karaparanın finansal sisteme sokulması, hukuki boşluklardan yararlanılması, yetkililerin dikkatinden kaçırılması, avam deyimiyle işlerin kitabına uydurulması için bu kimselerin yardımı gereklidir. Ülkemizde henüz yaygın olmamakla birlikte bazı ülkelerde, bazı avukat, muhasebesi, mali müşavirlerin karapara aklama konusunda uzmanlaşmaya gittikleri ve profesyonel olarak karapara akladıkları bilinmektedir.
6- Diğerleri: Karapara aklama suçu yukarıdaki sınıflardan
91  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Gümrük İşlermleri : 14 Ağustos 2009, 08:50:37
I-) BEYANNAME YAZIMI

 Büroda tescil edilmeyen beyannamenin gümrük idaresine ait bilgisayar salonunda yazımı Beyanname yazım biriminin hazırlamış olduğu dökümden yararlanarak beyanname tescil edilir ve takımlar hazırlanarak onay servisine bırakılır .

II-) ( 0100) NORMAL İTHALAT

 GEREKLİ BELGELER :

- BEYANNAME
-KIYMET BİLDİRİMİ
-BANKA YAZISI (BEDELSİZ İTHALAT DA OLAMAZ)
-FATURA
-ATR ,EURO veya MENŞE ŞEHADETNAMESİ
-SİGORTA MAKBUZU
-NAVLUN FATURASI
-KKDF MAKBUZU (VADELİ AKREDETİF VEYA MAL MUKABİLİ ÖDEMEDE)
-T.S.E. BELGESİ (GEREKİYORSA ) *
-KİMYAGERLİK BELGESİ (GEREKİYORSA) *
-İŞGÜM(GEREKİYORSA) *
-TAHHÜTNAME (GEREKİYORSA) *


 NOT.1) * İŞARETİ İLE GÖSTERİLEN belgeler tarifenin pozisyonuna göre gerekli olan veya muayene memurunun isteği doğrultusunda aranacak belgelerdir.
2) Tüm bu belgeler bir takımı oluşturmakta ve bu tane hazırlanmalıdır .

1.Takım : Gümrük idaresinde kalıp asıl nüshalar konmalıdır .
2.Takım : İstatiski nüsha denir .(Kontrol Genel Müdürlüğüne gitmektedir.
3.Takım : Müşteri nüshasıdır .(Bu nüshaya banka yazısı ,navlun faturası ve sigortanın aslı
konulur)
4.Takım : Şirket bünyesindeki arşive kaldırılır.

3) Mal mukabili ödemelerde (D.İ.İ.B. KAPSAMINDAKİLER HARİÇ) KKDF
tutarı yurt içi giderin içine eklenecektir.




GÜMRÜK İŞLEMİ:

 BİLGE bilgisayar sisteminde tescil edilmiş olan beyanname yukarıda belirtilmiş olan takımlarla beraber ONAY servisine bırakılır .

 ONAY servisi beyannamenin mükellef dosyasının olup olmadığına ,evrakların eksik olup olmadığına ,beyanname bilgilerinin doğru olup olmadığına ,ambar bekleme süresinin dolup dolmadığına bakar ve bir hata yoksa gümrük onayını verir.


 Gümrük onayı verir vermez BİLGE bilgisayar sistemi beyannameyi otomatik olarak herhangi bir muayene memuruna atar .

 Bu atama beyannamenin niteliğine göre sarı hat yada kırmızı hata aktarılır.


 Ayrıca birde mavi hat vardır.

 Muayene memuruna gelen beyanname memur tarafından incelenmeye başlar .Belge üzerinde eşyanın beyan edilen eşyamı olduğu ve gümrük yönetmeliğinin gerektirdiği usüller içerisinde mi ithal edilip edilmediğine bakar .


 Tarife pozisyonuna göre gereken başka belgeler varsa onları ister eğer uygunsa beyannameyi kapatır ve blokeyi kaldırır.

 Blokesi kaldırılan beyanname artık vergisi yatırılacak hale gelmiştir.


 Beyannamenin kımızı nüshası ve yeşil nüshası vezneye verilerek vergisi yatırılır.

 Artık işlemi yapılabilir.









III-) (5100) D.İ.İ.B. KAPSAMINDA İTHALAT

Daha öncebir rejime tabi tutulmamış eşyanın şartlı muafiyet sistemi kapsamında dahilde işleme rejimine işlemine tabi tutularak yurda girişi.

 GEREKLİ BELGELER :

- BEYANNAME
- KIYMET BİLDİRİMİ
- BANKA YAZISI (BEDELSİZ İTHALAT DA OLAMAZ)
- FATURA
- D.İ.İ.BELGESİ (ASLI)
- BU BELGEYE AİT DÜŞÜM LİSTELERİ.


1) D 1 KAPSAMINDA OLANLAR: (Teminat mektubu gerekenler)

 Muafiyetler Servisine D.İ.İ.B. gösterilir ve beyanname imzalatılır. (Bu serviste belgenin süresinin olup olmadığına bakılır.)
 Muayene memuru aşamasına gelen beyanname uygunsa imzalatılır.
 Vergisi yatacak hale gelen beyannamenin teminat mektubu ile işlemler yapılır.
 Teminat mektubunun kontrolü için muhasebat servisine teminat mektubunun hangi bankadan ve şubeden alındığını gösterir bir dilekçe yazılır.(Bkz.örnek 1)
 İlgili memur dilekçeyi imzalar ve kendi kayıt defterine kaydeder .
 Müdür muavinine bu defter imzalatılır.
 Sonra bankaya kayıt nosu ile birlikte fax çekilir.
 Banka ise söz konusu teminat mektubunun kendilerine ait olduğunu belirten banka bir teyit fax ını gümrük idaresine çeker .
 Bu gelen teyit fax’ı müdür muavininden alınan havale ile kayıt servisinde kayda sokulur.
 Teminat mektubu ,teyit fax’ı ve birer fotokopileri ile muhasebe servisine gidilir.
 Bu arada saymanlığa teminat mektubunu sunmak üzere bir dilekçe daha hazırlanır.(Bkz.örnek2)
 Bu dilekçe üzerine kayıt nosu ve tarihi yazılır.muhasebe servisine imzalatılır.
 Daha sonra müdür muavinine imzalatılır.
 Tüm bu işlemlerin sonunda teminat mektubu teyit faxı’nın fotokopisi ve üç saymanlık dilekçesi ile birlikte saymanlık memuruna teminat mektubu ibraz fişi yazdırılması için gidilir.

 Bu yazdırıldıktan sonra söz konusu fiş ve teminat mektubu müdür ,müdür muavini ve saymanlık memuruna imzalatıldıktan sonra vezneye ilgili belgeler verilir.
 Vezneden alınacak teminat mektubu makbuzu ile artık çıkış işlemleri yapılabilir.




2) ( D-2 ve D-3 ) GERİ ÖDEME OALARAK ADLANDIRILAN MUAFİYET SİSTEMİ


 D 1 ithalat sisteminden tek farkı muayene memuru aşamasından sonra vergisinin direkt olarak vezneye peşin olarak yatırılmasıdır.

 Bunun nedeni D.İ.İ.B. niteliğindendir. Öncelikle vergi yatırılır daha sonra ihraç işlemi gerçekleştikten sonra vergi miktarı belge kullanıcısına geri ödenir.



NOT: 1) D.İ.İ.B. kapsamında olan eşyanın mahakkak (5100) bilgisayar rejim kodu ile girilmesi
gerekmektedir.

2) Ayrıca BİLGE deki muafiyetler butonundaki yerin belge kapsamı ne ise ona göre doğru biçimde kodlanmalıdır.

D 1 =DIR 1
D 2 - D 3 =DIR 23

3)İthal liste sıra noların muhakkak 44 nolu haneye kaçar adet ithal edildi ide yazılması gerekir.



IV) YATIRIM TEŞVİK BELGESİ KAPSAMINDAKİ EŞYANIN İTHALATI:



GEREKLİ BELGELER :- BEYANNAME
-KIYMET BİLDİRİMİ
-BANKA YAZISI (BEDELSİZ İTHALAT DA OLAMAZ)
-FATURA
-ATR ,EURO veya MENŞE ŞEHADETNAMESİ
-SİGORTA MAKBUZU
-NAVLUN FATURASI
-YATIRIM TEŞVİK BELGESİ



Normal ithalat işlemleri ile birlikte aynı olmakla birlikte ,dikkat edilecek bazı hususlar vardır;


 Eğer yatırım teşvik belgesi KDV istisnasına sahipse mutlaka BİLGE programında veya EDİ SİSTEMİNE bağlı herhangi bir programda bulunan muafiyetler butonuna ilgili kod girilmelidir.


 Beyanname ONAYA atılmadan önce muafiyetler servisindeki memura söz konusu teşvik belgesinin tarih ve sayısı gösterilip beyanname üzerine ilgili memurun imzası alınmalıdır
.

 (Beyanname yazılırken ;eşya için BİLGE bilgisayar sisteminde EFNC tanımlaması yapıldı ise mutlaka 31 nolu hanede YENİ VE KULLANILMAMIŞTIR ifadesi belirtilmelidir.



V) SUPHALAN


GEREKLİ BELGELER:

-BEYANNAME
-KIYMET BİLDİRİMİ
-BANKA YAZISI (BEDELSİZ İTHALAT DA OLAMAZ)
-FATURA
-ATR ,EURO veya MENŞE ŞEHADETNAMESİ
-SİGORTA MAKBUZU
-NAVLUN FATURASI
-SUPHALAN İSTEK FORMU
-ÇETELE
-MUHAFAZA DİLEKÇESİ
-TSE VEYA KİMYAGERLİK (GEREKİYORSA)



GÜMRÜK İŞLEMİ



 Hazırlanan beyanname öncelikle ONAY servisideki memura suphalan istek formunun verilmesi ile başlar .bu formda memur ilgili tarifenin suphalan listesinde olup olmadığına bakarak onayını verir .daha sonra bu form muavinin onayına sunulur.


 Daha sonra bu formla birlikte beyanname ONAY servisine atılır .Buradaki tescilin ardından beyanname BİLGE bilgisayar programı tarafından herhangi bir muayene memuruna atanır .

 Muayene memuru bulunduğu konuma göre (sarı hat veya kırmızı hat) evrak incelemesi yada tam muayene yaparak muayenesini tamamlar .


 Bu aşamadan sonra muayene memuru blokeyi kaldırır ve mükellefin parayı yatırmasını bekler .

 Para yatırıldıktan sonra makbuz muayene memuruna gösterilerek çetele açtırılır .


 Daha sonra kolcular servisine gidilerek ilgili memura söz konusu beyannamenin kaydı yapılır.Bu arada makbuz ve çetele de kolcu memuru tarafından kontrol edilir .

 Aracın çıkışı için muhafaza amirliğine ayrı bir dilekçe verilir.

 Muhafaza amirinden bu dilekçeye havale alınır.


 Daha sonra muhafaza memuruna gidilerek söz konusu dilekçe ,suphalan istek formunun bir nüshası verilir.

 Muhafaza memuru aracın çıkışına izin verir ve araç gümrük sahasından ayrılır.

 Tır işleminin bittiği gün gümrük sahasından çıkarılmış olur. Ertesi gün ise kolcular servine gidilerek havalenin olduğu kolcuya çetele kapatılır. Bu işlem daha sonra muayene memuruna gidilerek hem çetelenin hem de beyannamenin kapatılması ile devam eder.

Örnek belgeler ekte verilmiştir.




VI) BEDELSİZ İTHALAT


GEREKLİ BELGELER:


-DİLEKÇE
-BEYANNAME
-KIYMET BİLDİRİMİ
-FATURA
-ATR ,EURO veya MENŞE ŞEHADETNAMESİ
-SİGORTA MAKBUZU
-NAVLUN FATURASI
-TSE VEYA KİMYAGERLİK (GEREKİYORSA)






GÜMRÜK İŞLEMİ

 Bedelsiz ithalata başlamadan önce mutlaka bu iş için idarenin izni gerekmektedir.buda dilekçe ile olur.

 Dilekçemize müdür muavininden havale alınır.

 Daha sonra dilekçe kayda sokulmak üzere kayıt servisine sokulur.

 Kayda sokulan dilekçe ile beraber beyanname onaya atılır.

 Bundan sonraki aşamalar aynı normal ithalat işlemleri gibi olmaktadır.

Not: bedelsiz ithalattaki en önemli husus faturada bu ibarenin bulunmasıdır.








VII) İHRACAT (1000)


GEREKLİ BELGELER:


-BEYANNAME
-FATURA
-ÇEKİ LİSTESİ
-ATR

GÜMRÜK İŞLEMİ


 Tescil edilmiş beyanname öncelikle ihracatçı birliklerine ihracat harcı yatırılmak üzere verilir.

 Bu harç söz konusu beyannamenin istatistiki kıymet üzerinden alınır.

 Daha sonra muhafazadan bu beyanname için tır’ın ihracat sahasında olup olmadığını kontrol için kayıt alınır.

 Beyanname bu işlemlerden sonra ihracat ONAY servisine atılır.( Burada beyanname muhteviyatı eşyanın kap sayısı ,kilosu ,adedi,kıymeti evrakları ile kontrol edilip tescil edilir.)

 Muayene memurunun kontrolünden sonra ,bu aşamada geçilir ve beyannameye kolcu havalesi alınmak üzere müdür muavinine gidilir.

 İlgili kolcunun havalesi alındıktan sonra kolcuya beyanname imzalatılır.

 Daha sonra beyannamenin kırmızı ve sarı takımları ile birlikte faturası (varsa paket listesi) nakliyeciye verilir.

 Bu arada ilgili beyannamenin varsa ATR’si onaylatılmak üzere ONAY servisindeki memura verilir.

 ATR’nin orjinali nakliyeciye diğer kalan nüshası ise müşteriye gönderilmek üzere gümrükçüde kalır.

 Gümrükçüde kalan yeşil nüshadan yeterince fotokopi çektikten sonra ONAY servisine verilir.



NOT: D.İ.İ.B. Kapsamındaki ihracatta rejim aynı olmakla birlikte sadece 44 nolu haneye hangi izin belgesi kapsamında ihracat yapılıyorsa o izin belgesinin nosu yazılmalı ve belge fotokopileri ile birlikte giriş beyanname fotokopileri’de ihracat beyannamesine eklenmelidir.


VIII) A) BEDELSİZ İHRACAT


GEREKLİ BELGELER:


-BEYANNAME
-BEDELSİZ İHRACAT FORMU (BKNZ.ÖRNEK)
-BEDELSİZ İHRACAT DİLEKÇESİ(BKNZ.ÖRNEK)
-FATURA (PROFORMA)
-ATR
-PAKET LİSTESİ(VARSA)

GÜMRÜK İŞLEMİ


 Aynı normal ihracatta olduğu gibi muhafaza kaydı yapılır.

 Bedelsiz yapılan her işlemde olduğu gibi dilekçeye müdür muavininden havale alınır.

 Alınan havale kayıt servisinde kayda sokulur.

 Daha sonra ihracat ONAY servisine atılır.

 Muayene memuru aşamasından sonra işlemler normal ihracatta olduğu gibi işler








B) BEDELSİZ İHRACAT (GEÇİCİ ÇIKIŞ) MANUEL SİSTEM

.
GEREKLİ BELGELER:


-GEÇİCİ ÇIKIŞ BEYANNAMESİ (BKNZ.ÖRNEK)
-BEDELSİZ İHRACAT FORMU
-BEDELSİZ İHRACAT DİLEKÇESİ
-FATURA (PROFORMA)
-ATR
-PAKET LİSTESİ(VARSA)
-AYNİYAT TESPİT TUTANAĞI(BKNZ.ÖRNEK)


GÜMRÜK İŞLEMİ

 Geçici çıkış uygun bir şekilde doldurulduktan sonra (BKNZ. Örnek) söz konusu beyannameye muhafaza kaydı yapılır.
 Daha sonra müdür muavininden dilekçeye havale alındıktan sonra dilekçe kayda
sokulur.
 Daha sonra beyanname ONAY servisine atılır. Burada ki işlemden sonra müdür muavinine gidilerek muayene memuru ve kolcu havalesi alınır.Muayene memuru işleminden sonra kolcu beyannameyi imzalar.
 Kolcunun imzasından sonra sarı ve yeşil nüsha praforma fatura ve atr ile birlikte nakliyeciye verilir.
 Pembe nüsha ise bizde kalır.

IX)ATA KARNESİ İLE GİRİŞ -ÇIKIŞ

GİRİŞ İŞLEMİ:

GEREKEN EVRAKLAR:

-DİLEKÇE
-ATAKARNE ÖN YÜZÜ FOTOK.
-TAAHÜTNAME
-AYNİYAT TESPİT TUTANAĞI





NOT: Yurda giriş yada çıkışın özel nedenlere bağlı olduğu durumlarda kullanılan giriş – çıkış yöntemidir. Bu yöntemde ticari amaç dışı bir durum söz konusu olduğu için orijinal evrak aranmamaktadır.

GÜMRÜK İŞLEMİ

 Muaf bir işlem olduğu için muafiyetler servisinde evraklar kontrol edilerek tescil olur.

 Bu serviste ata karnesinin ne amaçla kullanıldığına bakılır.

 Tescil işleminden sonra müdür muavininden muayene memuru ve kolcu havalesi alınır.

 Muayene memuru söz konusu eşyanın ayniyatını yaparak evrakla eşya arasındaki ilişkiyi belirler.

 Bu işlemden sonra kolcu da imzalar ve giriş manifesto servisinden kapatma tutanağı düzenlenerek ambar çıkışı yapılabilir.




ÇIKIŞ İŞLEMİ:




GEREKEN EVRAKLAR:




-DİLEKÇE
-ATAKARNE ÖN YÜZÜ FOTOK.
-TAAHÜTNAME
-AYNİYAT TESPİT TUTANAĞI





Tescil olan beyanname müdür muavini, muayene memuru ve kolcu aşamalarından sonra nakliyeci vasıtası ile çıkış işlemi yapılır.











X)TRANSİT (TRIM)


GEREKLİ BELGELER :
- BEYANNAME(1-4-5)
-KIYMET BİLDİRİMİ
-BANKA YAZISI
-FATURA
-ATR ,EURO veya MENŞE ŞEHADETNAMESİ
-SİGORTA MAKBUZU
-NAVLUN FATURASI
GÜMRÜK İŞLEMİ



 Tescil işlemi bu tür beyannamelerde ayrı bir ONAY servisinde görülür.buradaki tescil işlemi bittikten sonra muayene memuru aşaması da diğer beyannamelerde olduğu gibi geçilir.

 Daha sonra eğer kolcu nezaretinde eşyayı transfer ediyorsak kolcu havalesi alınır ve kolcuya imzalatılır.

 Bu işlemlerden sonra transfer edilecek gümrüğe teslim edilmek üzere ONAY servisi tarafından bir üst yazı yazdırılır.

 Daha sonra beyanname üzerinde bulunan teminat blokesi muhasebe memuru tarafından kaldırtılarak
Eşyanın transferi yapılmak üzere ambar çıkışı yapılır.



B) TREX (MAHRECE İADE)
(TRANSİT)


GEREKLİ BELGELER :
- BEYANNAME(1-4-5)
-FATURA
-ATR
-BANKA YAZISI (DÖVİZ TRANSFERİ YAPILMADIĞINA
DAİR)


 İhracat ONAY servisine ihracattaki işlemler yapıldıktan sonra atılır.

 Muayene işleminden sonra normal ihracat işlemi devam eder.






XI) GÜMRÜK DEĞİŞİKLİĞİ


Beyanname üzerindeki herhangi bir hatadan dolayı ONAY servisi tarafından bu hatanın düzeltilmesi için verilen değişikliktir.

Bu değişiklik öncelikle hata bildirim formu (BKNZ. Örnek) diye adlandırılan bir belgenin doldurulup müdür muavinine imzalatılması ile onay kazanır.

Daha sonra ONAY servisi tarafından bilgisayar üzerinde bu değişiklik yapılır.



XII) REDRESE

Beyanname üzerinde yapılan hata ONAY servisinde fark edilememiş veya muayene memuru tarafından bulunmuş ise buradaki yanlışlığı düzeltmek için redrese yapılır.

İlk aşamada muayene memuru tarafından beyanname arkasına neden redrese yaptığına dair yazı yazdıktan sonra müdür muavininden olur alınır. Gerekli bir cezai durum varsa o miktar yatırıldıktan sonra makbuz muayene memuruna gösterilir. Daha sonra muayene memuru redrese işlemini kendi bilgisayarından yaparak beyanname üzerindeki yanlışlığı düzeltir.Sonra yeni döküm mükellef tarafından yapılarak yeni beyanname ONAY servisine mühürletildikten sonra eski beyanname ile birlikte işlemlere devam edilir.




XIII) CEZA KARARI

Beyanname üzerindeki kıymet beyanındaki yani vergi eksikliğinden kaynaklanan durunlar için söz konusudur.

Böyle bir durum söz konusu olduğunda muayene memuru mükellefi ASU servisine göndererek ceza kararı yazısı yazdırmasını ister . Muayene memuru daha önce beyanname arkasına ceza miktarını belirler.ASU serviside bu bilgi ye dayanarak ceza kararını hazırlar .

Hazırlanan iki nüsha müdür muavinine imzalatıldıktan sonra bu nüshalar göre bir tahsilat fişi (Bknz.örnek) hazırlanır. Bu tahsilat fişleri ise önce ASU servisindeki memura daha sonra da saymanlık şefine imzalatıldıktan sonra vezneye yatırılır.


















XIV) DOĞRUER VE SELAMOĞLUNDAN ÇIKIŞ


CMR diye adlandırılan taşıma senedine gerekli çıkış mühürleri vurulduktan sonra ilgili antrepoya gidilir.

Daha sonra ardiye yatırılarak (selamoğlunda; nedim beye) ,(doğruerde; filiz hanıma) çıkış defterleride imzalatılarak çıkış işlemi yapılır.

92  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Enflasyon Ve Malİye Polİtİkasi : 14 Ağustos 2009, 08:50:08
ENFLASYON VE MALİYE POLİTİKASI

Enflasyon, bir ekonomide, belli bir dönemde fiyatlar genel düzeyinin sürekli yükselmesidir. Enflasyon cari fiyat düzeyinde toplam talebin toplam arzdan fazla olmasından kaynaklanmaktadır.
Bir ekonomide enflasyon kısa dönemde kaynak ve gelir dağılımını bozduğu, uzun dönemde ise büyümeyi engellediği için mücadele edilmesi gereken önemli bir istikrarsızlık kaynağıdır.

ENFLASYONLA MÜCADELEDE MALİYE POLİTİKASI

I-ENFLASYONLA MÜCADELEDE KAMU HARCAMALARI POLİTİKASI

Enflasyonla mücadelede kısa dönemde alınacak maliye politikası önlemlerinden birisi, ekonomide arza göre fazla olan talep fazlasını çekebilmek amacıyla, gelirleri eski düzeyinde bırakarak harcamaları azaltmak olacaktır. Çünkü kamu harcamalarının kendisi talep niteliğinde olan talep yaratan işlemlerdir.

 Mal ve hizmet alımına yönelen kamu harcamaları
 Yatırım harcamaları
 Cari harcamalar
 Kamu transfer harcamaları

a-Yatırım harcamalarında: Kısa dönemde, kamu yatırım harcamalarında yapılacak kısıntı, toplam talebi daraltacağından antienflasyonist etki yaratır. Kısa dönemde enflasyonla mücadele için yatırım harcamalarında yapılacak bir kısıntı uzun dönemde ekonominin kapasitesini daraltıcı bir etki yaratacaktır. Yatırım harcamalarının etkileri uzun dönemde görüleceği için yatırım harcamalarındaki kısmalar dirençle karşılaşmaz.

b-Cari harcamalarda: Personel harcamalarında yapılacak kısmalar dirençle karşılanırken; eğitim, sağlık gibi beşeri sermaye harcamaları cari harcamalarda yapılacak bir kısıntı sonucu hem kalite hem de miktar açısından etkilenir ve bu durum uzun dönemde ekonominin gelişimi üzerinde çeşitli sorunlar yaratır.
Cari harcamalar bir ekonomide üretim kapasitesinin işlerlik kazanması için yapılan harcamalardır. Buna göre, mevcut kapasite ile bu harcamalar arasında optimum bir bileşim gerçekleşmişse yani mevcut kapasite cari harcamaların düzeyi ve bileşimi ile uyumlu ise, cari harcamalarda bir kısıntıya gidilmesi bu üretim kapasitesinden tam olarak yararlanılamaması sonucunu doğuracaktır.

c-Kamu transfer harcamalarında: Mesela sosyal yardımlarda bir kısıntıya başvurmak arzulanmayacak, mali ve ekonomik transfer harcamalarının azaltılması ise, baskı grupları aracılığıyla politik dirençle karşılaşacaktır.

ENFLASYONLA MÜCADELEDE KAMU GELİRLERİ POLİTİKASI

Enflasyonist bir ekonomide, toplam arza göre fazla olan toplam talebi azaltabilmenin bir diğer yolu da, kamu harcamalarını aynı düzeyde bırakarak kamu gelirlerini artırmaktır.


II-VERGI GELIRLERI POLITIKASIYLA ENFLASYONLA MÜCADELE:

Enflasyonun hüküm sürdüğü bir ekonomide, vergileri artırmak diğer bir deyişle vergi yükünü yükseltmek, kısa dönemde, vergi yükümlülerini likiditeden mahrum etmek, bütçe fazlasını meydana getirmek ve ekonomideki satın alma gücü fazlasını emmek bakımından gerekli olmaktadır.
Vergiler kişilerin kullanılabilir gelirlerinde, bu yolla özel tüketim ve yatırım harcamalarında bir azalmaya neden olarak ekonomi üzerinde daraltıcı etkiye sahiptirler. Bu nedenle kısa dönemde enflasyonla mücadelede, maliye politikalarından birisi de yeni vergiler koyarak ya da mevcut vergi oranlarını yükselterek vergi gelirlerini artırmak olacaktır.
Vergilerin artırılmasının toplam talep üzerinde olduğu kadar toplam arz üzerinde de etkisi olduğu bilinmektedir. Bu nedenle enflasyonla mücadele programında, farklı vergilerin ekonomi üzerinde farklı etkilerinin gözönünde bulundurulması ve amaca en uygun bileşimin seçilmesi gerekmektedir.

a-Gelir vergileri: Enflasyonist bir ekonomide gelir dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesi olduğu kadar, toplam talebi kısmak açısından da güvenilir bir vergidir. Artan oranlı yapısı nedeniyle çok önemlidir. Ancak yüksek gelir gruplarına ilişkin marjinal vergi oranlarında gerçekleştirilecek şiddetli artışlar tasarruf gücü yüksek bu kişilerin tasarrufta bulunma ve yatırım yapma isteklerini kısabilir. Buna karşılık düşük gelir gruplarındaki artışlar, bu gruba dahil kişilerin tüketim eğilimleri yüksek olduğu için ekonominin toplam talep düzeyi üzerinde kısıtlayıcı etkisi daha fazla olacaktır.
Bir ekonomide enflasyonla mücadele için, gelir vergilerinde değişiklik yapılması politikasının tüketim harcamaları üzerindeki azaltıcı etkisi harcamalar üzerinden alınan vergilere göre daha azdır. Çünkü gelir vergisinin bir kısmı tasarruflardan ödenmektedir.

b-Gider vergileri: Gelir vergilerine göre toplam talebi kısmada daha etkili olan gider vergilerinin tümü tüketicilerin harcamalarını kısmaktadır. Gider vergilerinin varlığının ve yükünün. kişiler tarafından daha az hissedilir olması nedeniyle gelir vergilerinde olduğu kadar kesin ve çabuk baskı gruplarının dirençleri ile karşılaşılmadan değiştirilmeleri mümkündür.
Düşük gelir grupları üzerinde daha ağır bir yük meydana getirmesi ve özellikle enflasyonist ekonomide, bu vergilerin başlangıçta vergilenir mallar üzerinde meydana getirdiği fiyatları yükseltici etkisinin; ücret-fiyat etkilenimini hızlandıracağı konusu olumsuz yönlerindendir.

(Olumsuz yönleri düşük gelir grupları üzerinde daha ağır bir yük oluşturması
vergilenir mallarda fiyatları artırıcı etkisi ve ücret-fiyat etkilenimini hızlandırması)

c-Servet vergileri: Enflasyonla mücadele amacıyla kullanılma olasılığı gelir ve gider vergilerine göre çok azdır. Çünkü servet vergileri ekonomik dalgalanmalar yönünden hiç de duyarlı olmayan vergilerdir.
Vergi politikası yoluyla, uzun dönemde toplam arzı toplam talep düzeyine çıkarmak için, vergi sisteminin yapısına hızlandırılmış amortisman, vergi ayrıcalık ve bağışıklıkları vb teşvik kurumları sokulacak yani teşvik edici vergi politikası uygulanacaktır. (Belirli ekonomik faaliyetleri özendirilmek suretiyle ekonominin üretim kapasitesinin artırılması)

III-BORÇLANMA YÖNETİMİ POLİTİKASIYLA ENFLASYONLA MÜCADELE

Borçlanmanın kısa dönemde toplam talep düzeyini etkileme derecesi borçlanmanın kaynağına göre farklılık göstermektedir. Ancak borçlanmanın toplam talebi azaltıcı bu yolla ekonomiyi daraltıcı etkisi vergilere göre daha azdır.

a-Borçlanma kişilerden ve firmalardan yapılırsa: Borçlanma kişilerden ve firmalardan yapılırsa, kısa dönemde özel harcamaların azalarak ekonomiyi daraltıcı bir etkinin yaratılacağı, bu daraltıcı etkinin diğer borçlanma kaynaklarıyla karşılaştırıldığında en çok olacağı açıktır. Çünkü kişiler ve firmalar devlet tahvili alımlarını ya tasarruflarını ya da tüketimlerini kısarak karşılayacak, her iki durumda da özel kesimin toplam talebi azalmış olacaktır. Eğer kişiler tüketimlerini kısarak tahvil alıyorlarsa özel tüketim harcamaları azalacak, tasarrufları kısarak tahvil alıyorlarsa bu tasarrufların yöneleceği özel yatırım harcamaları azalacaktır.

b-Borçlanmanın ticari bankalardan yapılması durumunda: Ekonomide daraltıcı etki yaratılıp yaratılamayacağı, bankaların borç verecekleri parayı nereden karşılayacaklarına bağlıdır.
Eğer ticari bankalar, devlete borç verdikleri parayı, kredi talebinin yeterince yüksek olmadığı bir durumda, kullanılmayarak atıl olarak portföylerinde tuttukları miktarlardan karşılıyorlarsa, kısa dönemde, ekonomide daraltıcı etki, özel kesimin talebinde bir azalma meydana gelmeyeceği için gerçekleşmeyecektir. Bankaların atıl tuttukları fonları devlete borç vermeleri durumunda, devletçe elde edilen fonların harcanması ekonomi üzerinde genişletici etki yaratacaktır.
Ancak bankalar, özel kredi talebinin yüksek olduğu, bu nedenle kullanılmayarak atıl tutulan miktarların olmadığı bir durumda, bu fonları devlet tahvili alımında kullanırlarsa, özel kesimin kredi talebi kısılacağından, ekonomi üzerinde daraltıcı bir etki meydana gelecektir.

c-Merkez Bankasından borçlanılması: Merkez Bankasının devlet tahvili satın alması, para basımı yoluyla gerçekleştirildiğinden ekonomi üzerinde hiçbir daraltıcı etki meydana gelmeyecek, hatta bu fonların harcanması durumunda genişletici etki yaratılmış olacaktır. Çünkü, ilk olarak ekonomide para arzı borçlanılan miktar kadar artmakta, ayrıca buna ek olarak, banka sisteminin nakit dengesinin artması ve böylece bankaların özel sektöre daha fazla borç verme imkanının yaratılması sonucu kaydi para miktarı da yükselmektedir.
Bir ekonomide borç miktarındaki değişikliklerin, kısa dönemde toplam talep düzeyini etkileme derecesi borçlanmanın kaynağına göre farklılık göstermektedir. Ancak borçlanma, bu açıdan diğer bir kamu geliri olan vergiler ile karşılaştırıldığında, borçlanmanın genel olarak, toplam talebi azaltıcı ve bu yolla ekonomiyi daraltıcı etkisinin daha az olduğu görülmektedir. Yani, vergi, aynı miktardaki borçlanmaya oranla, bir ekonomideki toplam harcama miktarını daha fazla azaltacak ve daha fazla antienflasyonist etki yaratacaktır.
Ayrıca, bir ekonomide, borçlanma sonucu ortaya çıkacak talep azalması etkisinin, tüketim harcamalarından çok yatırım harcamalarında görüleceği açıktır.
93  Eğitim & Öğretim / Ödevler / DÜnya Çapinda Yolsuzluk : 14 Ağustos 2009, 08:49:46
DÜNYA ÇAPINDA YOLSUZLUK

Nedenleri, Sonuçları, Boyutları, Çözüm Yolları

VITO TANZI*

Çev. Gamze KÖSEKAHYA**

Yolsuzluk, dünya çapında çok fazla ilgi çekmektedir. Bu çalışma, yolsuzluğun nedenleri, sonuçları ve boyutları ile tedavisi için mümkün olabilecek önlemleri ele almakta ve tartışmaktadır. Ekonomik büyüme bakımından yolsuzluğun maliyetini vurgulamaktadır. Ayrıca, yolsuzlukla mücadelenin maliyetinin düşük olmayacağını ve devlet reformundan bağımsız olarak gerçekleştirilemeyeceğini savunmaktadır. Yolsuzluğu doğrudan azaltmayı hedefleyen faaliyetlere rağmen, belirli reformlar hayata geçirilmediği takdirde yolsuzluk muhtemelen devam edecektir.

I.Yolsuzluktaki Artış

Son yıllarda ve özellikle 1990’lı yıllarda, yaygın bir şekilde yolsuzluk olarak adlandırılan olgu büyük ilgi çekmiş ve çekmeye devam etmektedir. Gelişmiş veya gelişmekte olan büyük veya küçük ülkelerde, piyasa ekonomisini benimsemiş ya da benimsememiş durumdaki hükümetler, yolsuzlukla itham edildikleri için düşmüşler, devlet başkanları ve başbakanlar dahil olmak üzere önemli siyasetçiler mevkilerini kaybetmişler ve hatta bazı durumlarda tüm siyasi tabakalar yer değiştirmiştir. Örnekler için bkz. Johnson (1997)

Yolsuzluk yeni bir olgu değildir. İki bin yıl önce Hint Kralı Kautilya bu konuyu ele alan “Arthashastra” adlı bir kitap yazmıştır. Yedi yüzyıl önce, Dante rüşvetçileri cehennemin en derinlerine koyarak, Ortaçağ’da yolsuz davranışlara duyulan nefreti yansıtmıştır. Shakespeare, bazı oyunlarında yolsuzluğa önemli yer vermiştir. Amerikan Anayasası’nda da ABD Başkanı’nın yargılanarak görevden uzaklaştırılması hususunda rüşvet ve vatan hainliği suçları açıkça ifade edilmiştir.[1] Bununla birlikte, son yıllarda, yolsuzluğa benzeri görülmemiş bir önem verilmektedir. Örneğin The Financial Times, 31 Aralık 1995 tarihli yıl sonu başmakalesinde, 1995’i yolsuzluğun en çok tartışıldığı yıl olarak tanımlamıştır. Sonraki 3 yıl da aynı tanımlamayı hak edebilirdi. Birçok ülkede, yolsuzluk üzerine kitap yazmak âdeta bir furya haline gelmiştir.

Yolsuzluğa gösterilen bunca ilgi, bizi doğal olarak “neden” diye sormaya sevk etmektedir. Neden şimdi bu kadar çok ilgi gösterilmektedir? Geçmişe nazaran yolsuzluğun daha çok artması mı bunun nedenidir? Ya da her zaman var olan, ancak tamamen değilse bile büyük oranda görmezden gelinen bir olguya daha çok ilgi gösterilmeye başlanması mıdır? Bu soruların yanıtı belirgin değildir ve kesin bir yargıya varabilecek güvenilir istatistiklerde bulunmamaktadır.

Yolsuzluğun geçmişe nazaran çok daha fazla ilgi çektiğini ileri süren birçok sav daha da ileri ***ürülebilir.

İlk olarak, Soğuk Savaş’ın bitmesi, Zaire (şimdiki Demokratik Kongo Cumhuriyeti) gibi belirli ülkelerdeki siyasi yolsuzlukların bazı sanayileşmiş ülkeler tarafından görmezden gelinmesine yol açan siyasi ikiyüzlülüğe son vermiştir. Ülke “doğru” siyasi kampta olduğu sürece, üst düzey yolsuzlukları önemsememe eğiliminin bir zamanlar hakim olduğu şüphesizdir.

İkinci olarak, belki bilgi eksikliğinden belki de bu ülkelerle yakın ilişki içinde olan ülkelerin konu hakkında konuşma isteksizliğinden dolayı, planlı ekonomilerde yolsuzluk üzerine odaklanmama eğilimi mevcuttu.[2] Artık bilinmektedir ki, Sovyetler Birliği gibi merkezi planlamanın uygulandığı ekonomilerde ya da Nikaragua ve Tanzanya gibi ekonomik aktivitelerin sıkı kontrol altında tutulduğu ülkelerde, yolsuzluk olayları çok geniş ölçüde görülmüştür. Buna karşın, bu yolsuzluk olayları ya görmezden gelinmiş ya da tüm boyutlarıyla zamanında ortaya çıkarılamamıştır. Borç veren ülkeler bile, mali destek sağladıkları ülkelerde yaşanan bu problemi, verdikleri yardım kötüye kullanılsa veya yanlış yerlere tahsis edilse bile, önemsiz gösterme eğiliminde olmuşlardır.

Üçüncü olarak, demokratik hükümetlerin sayısında son yıllardaki artış ile bağımsız ve aktif medya, yolsuzluk üzerine tartışmaların tabu olmaktan çıktığı bir ortam yaratmıştır. Rusya gibi bazı ülkelerde medya, yeni kazanılan bu özgürlüğü alabildiğine kullanmıştır.[3] Diğer bazı ülkelerdeki siyasi değişimler, yolsuzluk olaylarının ortaya çıkarılmasını hızlandırmıştır. Bkz. Davigo (1998).

Dördüncü olarak, küreselleşme, yolsuzluğa az rastlanan ülkelerde yaşayanlar ile yolsuzluğun sosyal dokunun bir parçası haline geldiği ülkelerdeki bireyleri temas haline sokmaktadır. Özellikle bazı şirketlerin, katıldıkları ihaleleri rüşvet vermemeleri nedeniyle kaybettiklerine inanmalarıyla birlikte uluslararası alanda yolsuzluğa gösterilen ilgi artmaktadır.

Beşinci olarak, Uluslararası Şeffaflık Örgütü gibi hükümet dışı kuruluşlar, yolsuzluk konusunda halkı bilgilendirmede ve bir çok ülkede yolsuzluk karşıtı hareketler başlatmada gittikçe büyüyen bir rol oynamaktadırlar. Son zamanlarda, IMF ve Dünya Bankası gibi hükümet dışı örgütler ve diğer uluslararası örgütler, yolsuzlukla mücadele hareketinde gittikçe önemi artan bir rol oynamaktadırlar. Buna ek olarak, yolsuzlukla ilgili amprik çalışmalar, bu sorunun ekonomik maliyetinin bilincine varılmasına katkıda bulunmaktadır.

Altıncı olarak, ekonomik kararlar alınırken piyasa şartlarına daha fazla bağımlı hale gelinmesiyle rekabetçi olma ihtiyacı öyle bir ortam yaratmıştır ki verimlilik kaygısı çok daha fazla önem kazanmış ve yolsuzluğun doğurduğu düşünülen bozucu etkiler daha fazla dikkat çekmeye başlamıştır.

Son olarak, ABD’nin özellikle bazı uluslararası örgütlerdeki ağırlığıyla oynadığı rol çok önemlidir. Amerikan politika yapıcıları, Amerikan ihracatçılarının yabancı kamu görevlilerine rüşvet vermelerine kanunen olanak tanınmadığı için zarar gördüklerini ve iş kaybına uğradıklarını iddia etmişlerdir. Amerikan şirketleri için, yabancı kamu görevlilerine rüşvet verilmesi bir suçtur ve tabi ki verilen rüşvet vergiden düşülememektedir.[4] Diğer OECD ülkelerinde yakın bir zaman öncesinde durumun böyle olmamasına rağmen, OECD’nin öncülüğünde bu değişmeye başlamıştır. Bazı ülkelerde, yabancı kamu görevlilerine rüşvet verilmesi kanunsuz değildir ve ödenen rüşvet, vergiden düşülebilir bir ticari işlemin maliyeti olarak değerlendirilebiliyordu.

Şöyle bir saptama da yapılabilir: Yolsuzluk olgusuna karşı artan ilgi, yolsuzluğun giderek yayılmasının ve 90’larda zirveye ulaşmasının bir yansımasıdır. Bu alternatif hipotezi destekleyen birkaç savdan kısaca bahsetmeme izin veriniz.

Son çalışmalar, hükümetlerin ekonomide oynadığı rolün son birkaç on yılda ne kadar genişlediğini göstermiştir.[5] Bu yıllara hâkim olan anlayış, beraberinde (1) birçok ülkede vergi oranlarının, (2) kamu harcamalarının ve (3) muhtemelen, istatistiki olarak ortaya konması pek mümkün olmamasına rağmen, devletin düzenleyici işlemlerinin (ya da bürokratik işlemlerin) ve hükümetlerin ekonomik faaliyetler üzerindeki denetiminin büyük bir oranda artışını da beraberinde getirmiştir. Son birkaç on yılda, birçok ekonomik işlem ya da faaliyet için çoğunlukla birtakım kamu görevlileri tarafından çeşitli izin ve onayların verilmesi birçok ülkede zorunluluk haline gelmiştir. Bu da, onay merciindeki bürokratlara, rüşvet isteme veya verilen rüşveti alma imkanını getirmiştir.

Yerleşmiş davranış kalıpları veri olarak alındığında, yüksek vergilerin, yüksek düzeyde harcamaların ve yeni bürokratik düzenlemelerin yolsuzluk üzerindeki etkisi hemen olmasa da zaman içinde ortaya çıkacaktır.[6] Geleneksel olarak iyi işleyen ve güvenilir bir bürokrasiye sahip bir ülkede, devletin rolünün büyümesinin kamu görevlileri üzerindeki kısa dönem etkisi daha sınırlı olacaktır. Bir süre için, kamu görevlilerinden yolsuzluk yapması istenmeyecek ya da kendileri böyle girişimlerde bulunmayacaklardır. Bu geleneğe sahip olmayan ülkelerde, daha yüksek vergi ve kamu harcamaları ile özellikle artan bürokrasi yoluyla devletin artan belirleyiciliği, kamu görevlilerinin davranışları ve yolsuzluk üzerinde daha hızlı bir etki yapabilmektedir. Bu durum, özellikle maliye politikasının, politika belirleme ve raporlama konusunda şeffaflıktan yoksun bulunması ve kamu kurumlarına gerekli sorumlulukların yüklenmesinde eksiklik yaşanması durumunda geçerlilik kazanmaktadır. Bkz. Kopits ve Craig (1998) ve Tanzi (1998).

Bununla birlikte, zaman geçtikçe ve artan bir sıklıkla rüşvetçiler, kanunda öngörülen bedelleri ödememek veya devletten bir çıkar sağlamak amacıyla, kamu görevlilerinden kuralları kendileri için esnekleştirmelerini; hatta kanunları çiğnemelerini isteyebileceklerdir. Bazı görevliler rüşvetçilerin isteklerini kabul edip yolsuz faaliyetleri için onlardan bir bedel alacaklardır. Başkaları da onları örnek almaya başlayacak ve bu, bulaşıcı bir hastalık gibi yayılacaktır. Önceleri hayret verici olarak görülen yolsuzluk olayları kanıksanmaya, hatta hoş görülmeye başlanacaktır. Hükümetler bu durum karşısında, kuralları esnekleştiren ya da çiğneyen kamu görevlilerini cezalandırmak yerine, rüşvet yoluyla ekstra kazanç sağladıkları düşüncesiyle bu görevlilerin maaşlarını düşürebilmektedirler.[7] Kontrol edilmediği takdirde, bu tip bir sürecin nereye varabileceğini görmek zor değildir.

Son yıllarda başka iki faktör daha yolsuzluk üzerinde etkide bulunmuş olabilir: Uluslararası ticaret ve iş hacminin büyümesi ile başta geçiş dönemindeki ülkeler olmak üzere ülkelerde meydana gelen ekonomik değişimler.

Uluslararası ticaret ve iş hacminin büyümesi, rüşvet vererek, (çoğunlukla daha yumuşak bir ifadeyle “komisyon” olarak adlandırılır) şirketlerin, kazançlı ihalelerde rekabet ettikleri diğer firmaların önüne geçmesine olanak veren birçok kârlı durum yaratmıştır. Yabancı ihaleleri kazanmak, yabancı ülke piyasalarına girişte ayrıcalık elde etmek ya da vergi teşviki gibi belirli çıkarlar elde etmek için büyük miktarda rüşvetlerin verildiği ortaya çıkarılmıştır. 17 Mart 1995 tarihli Le Monde, gizli bir hükümet raporuna dayanarak 1994’te Fransız şirketlerin yurtdışında ödediği rüşvetin 10 milyar Fransız Frangı olarak tahmin edildiğini duyurmuştur. 4 Mart 1996 tarihli World Business, Alman şirketlerinin yurtdışında ödediği rüşvetin miktarının yıllık 3 milyar dolardan fazla tahmin edildiğini yazmıştır.[8] Şirketleri yabancı kamu görevlilerine rüşvet ödeyen ülkeler sadece bunlardan ibaret değildir. Bazı uzmanlar, silah alımına harcanan toplam paranın %15’inin birilerinin cebini dolduran “komisyonlar” olduğunu tahmin etmektedirler. Burada yine “bulaşıcılık” önemli bir sorundur. Bazı ülkelerin şirketlerinin rüşvet vermeye başlaması, diğer ülkelerin şirketlerini de aynı şekilde davranmaya sevketmektedir. Kantor’ın savunduğu gibi, bunu yapmamanın bedeli ihaleyi kaybetmektir.

Son yıllarda gerçekleşen ekonomik değişimler arasında özelleştirme, yolsuzlukla en yakından bağlantılı konu haline gelmiştir. Siyasi partilerin faaliyetlerini finanse etmek ve belirli politik grupların üyelerine iş sağlamak için sıklıkla kullanılmalarından dolayı, kamu teşebbüslerinin yolsuzluk ve özellikle siyasi yozlaşmanın ana kaynağı olduğuna şüphe yoktur. “Tangentopoli”’den önce İtalya’da ve birçok Latin Amerika ülkesinde varolan durum tam da buydu.[9] Özellikle siyasi yolsuzlukta sıklıkla kullanılan bir aracı ortadan kaldırması nedeniyle suni tekellerin özelleştirilmesi bu tip yolsuzluğu azaltmak için gereklidir. Ne yazık ki, kamu teşebbüslerini özelleştirme sürecinin kendisi bile öyle durumlar yaratmaktadır ki, temel kararlarda takdir hakkı bulunan bireyler (bakanlar ya da yüksek mevkideki siyasetçiler) ya da dışarıdakilerin ulaşamayacağı bilgilere sahip olan yöneticiler, özelleştirmeyi kendi çıkarları için kullanabilmektedirler. Bu tip problemler, dünyanın her bölgesinde gözlemlenmekte ve saptanmaktadır. Ama suistimaller, özellikle geçiş sürecindeki ekonomilerde ön plana çıkmaktadır.[10] Kamu teşebbüslerinin özel mülkiyete geçişi ile ilgili suistimaller, yağmalama ya da peşkeş çekme gibi terimlerle ifade edilmektedir. Bu ülkelerde bazı insanlar, söz konusu suistimaller sayesinde aşırı derecede zenginleşmişlerdir. Bu noktada, Rusya deneyiminden iki örnek akla gelmektedir. Gazprom gibi büyük tekellerin özelleştirilmesinde, siyasi erke yakın olan pek çok kişi, değeri çok yüksek olan hisseleri çok düşük maliyetlerle ele geçirmişlerdir. Ayrıca, “hisse karşılığı borç” sistemi sonucunda bazı bankalar, firmalara borç vererek bu teşebbüslerin ortakları haline gelmişlerdir. Bu gelişmeler, bir çok Rus vatandaşını piyasa ekonomisinin faydaları hakkında ciddi şüphe duymaya yöneltmiştir.

Bu değerlendirmeler bizi, yolsuzluk olgusuna karşı gösterilen ilginin sadece asırlık bir problemin daha fazla bilincine varmaktan kaynaklanmadığını; yolsuzluğun son yıllarda genişleyen kapsamının bir yansıması olduğu sonucuna ***ürmektedir.I

I. Yolsuzluğun Tanımı

Yolsuzluğun birbirinden farklı birçok tanımı yapılmıştır. Ancak her birinin eksik kaldığı bir taraf vardır. Yolsuzlukla ilgili birkaç sene önceki konferans ve toplantılarda, tanım sorununa büyük zaman harcanmıştır. Tıpkı bir körün fili tarif etmesi gibi, yolsuzluk kavramı da tarifi zor ama fark edilmesi kolay bir olgudur. Çoğu durumda değişik gözlemciler, belirli davranışların yolsuzluğa işaret ettiği konusunda hemfikir olmuşlardır. Ama ne yazık ki, bu davranışların gözlemlenmesi çoğu zaman zordur; çünkü yolsuzluk faaliyetleri tipik olarak ‘günışığında’ gerçekleşmemektedir.

Yolsuzluğun en çok kullanılan ve en basit tanımı “kamu yetkisinin özel çıkarlar için kötüye kullanılması”dır. Dünya Bankası’nın kullandığı tanım budur.[11] Ama buradan, yolsuzluğun özel sektör faaliyetlerinde bulunmadığı sonucuna varılmamalıdır. Özellikle büyük özel teşebbüslerde, örneğin alım yapılırken ve hatta işe adam alınırken yolsuzluk açıkça vardır. Ayrıca, hükümet tarafından regüle edilen özel faaliyetlerde de yolsuzluk vardır.[12] Bazen, kamu yetkisi sadece özel çıkarlar için kullanılmaz. Bir kişi, partisi, sınıfı, grubu, dostları ve ailesinin çıkarı için de yolsuzluk yapabilmektedir. Gerçekten de birçok ülkede yolsuzluk, siyasi partilerin faaliyetlerini finanse etmek için yapılmaktadır.

Yolsuzluk faaliyetlerinin hepsi rüşvet verme ile sonuçlanmamaktadır. Örneğin, hasta olduğunu iddia edip tatile giden bir kamu çalışanı, mevkisini kişisel çıkarı için kullanmaktadır. Böylece, rüşvet verilmediği halde, bir yolsuzluk faaliyetinde bulunulmaktadır. Kendi kasabasına havaalanı yaptıran bir devlet başkanı, rüşvet vermediği halde yolsuzluk yapmış olmaktadır.[13]

Rüşveti hediyeden ayırmak da önemlidir. Birçok olayda rüşvet, hediye adı altında gizlenebilmektedir. Rüşvette bir karşılık varken, hediye karşılıksızdır.[14] Aralarında temel bir ayrım olsa da, bazen bu ayrımı yapmak zor olmaktadır.[15] Bir hediye hangi noktadan sonra rüşvet sayılabilir? Ayrım hediyenin büyüklüğüne mi bağlıdır? Değişik büyüklüklerdeki hediyelerin değerlendirilmesine ilişkin kültürel farklılıklar nasıl ele alınmalıdır? Çıkarı sağlayan şahsa değil de onun bir yakınına verilen büyük bir hediye nasıl değerlendirilebilir? Ayrım, hediyenin “günışığı”nda verilmesi ile “özel” olarak verilmesi açısından mı yapılmalıdır.? Açıkçası, rüşvetin saptanması her zaman kolay değildir.

Yolsuzluk olayları değişik kategorilere ayrılabilir. Yolsuzluk,

• Bürokratik (veya “ufak”) ya da siyasi (veya “büyük”) olabilir; örneğin, bürokratlar ya da siyasi liderler tarafından yapılabilir.

• Maliyeti azaltıcı (rüşvet veren için) veya menfaat sağlayıcı olabilir.

• Rüşvet teklif eden veya rüşvet talep edenden kaynaklanabilir.

• Zorunlu kalınarak veya rıza ile yapılabilir.

• Merkezi hükümette veya yerel yönetimlerde olabilir.

• Öngörülebilir nitelikte olabilir veya keyfi olarak yapılabilir.

• Nakit bir ödeme içerebilir ya da içermeyebilir.

Ne yazık ki bu listeye yeni kategoriler eklenebilir.



III. Yolsuzluğa Doğrudan Etkide Bulunan Faktörler

Yolsuzluğun, genel olarak devletin faaliyetleri ve özel olarak ise devletin tekel ve takdir gücü ile bağlantıları vardır. Ekonomi alanında Nobel Ödülü almış olan Gary Becker Business Week’teki köşesinde yazdığı yazılardan birinde, devlet ortadan kaldırılırsa yolsuzluğun da kaldırılmış olacağına işaret etmiştir. Ancak, yolsuzluğun özel sektörde de varolabileceği gerçeği bir yana, çağdaş bir toplum tabii ki devlet olmadan işleyemez. Modern ve ileri toplumlarda da devletin birçok işlevinin bulunması gerekmektedir. Becker’in iddiası; Kanada, Danimarka, Finlandiya, Hollanda ve İsveç gibi kamu sektörünün çok geniş olduğu (GSYİH’de vergi gelirleri ve kamu harcamalarının payı ile ölçüldüğünde), ama yolsuzluğun da en alt düzeyde bulunduğu ülkelerin varolduğu gerçeğiyle uyuşmamaktadır. Bundan dolayı, yolsuzluk sorununun çözümü, sadece vergi oranlarının ya da kamu harcamalarının azaltılması kadar basit değildir. Tam tersine, devletin işleyişi ve işlevlerini yerine getirme yolu, geleneksel şekilde ölçülen kamu sektörü genişliğinden çok daha fazla önemlidir.[16] Hükümet faaliyetleri, belirli durumlarda, yolsuzluk yapılması için elverişli bir ortam sağlamaktadır. Bu konuya daha yakından bakmakta fayda vardır.

Yasal Düzenlemeler ve Onay İşlemleri

Gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere birçok ülkede, devletin rolü sayısız kural ya da düzenlemeler çerçevesinde yürütülmektedir. Bu ülkelerde, çeşitli usullerle verilen lisanslar, izinler ve onaylar birçok faaliyeti gerçekleştirebilmek için gereklidir. Bir mağazayı açmak veya açık tutmak, borçlanmak, yatırım yapmak, araba kullanmak, araba almak, ev yapmak, dışarıyla ticaret yapmak, döviz almak, pasaport çıkartmak, yurtdışına gitmek ve daha birçok şey için özel belgeler ve onaylar gereklidir. Onay almak için çoğunlukla çeşitli kamu görevlileri ile temas kurmak gerekmektedir.

Söz konusu düzenlemelerin ve onay işlemlerinin varlığı, bir faaliyeti onaylayan veya denetleyen kamu görevlisine tekel gücü vermektedir. Bu görevliler, onay vermeyi reddedebilir ya da aylarca hatta yıllarca geciktirebilirler. Kamusal yetkiler bu yolla, onay ya da izin alması gereken şahıslardan rüşvet almak için kullanılabilir. Örneğin, Hindistan’da “ruhsat kralı” nitelemesi, ekonomik faaliyetlerin birçoğu için gerekli olan izinleri satan kişiler için kullanılmaktadır. Kimi ülkelerde, kişiler aracılık veya komisyonculuk yapabilmektedir. Bazı durumlarda, düzenlemelerin şeffaf ya da kamuya açık olmaması ve onay işleminin belirli bir daire veya birey tarafından yapıldığı gerçeği bürokratlara büyük bir güç vermekte ve rüşvet almak için iyi bir fırsat yaratmaktadır. [17]

Söz konusu düzenlemelerin varlığı, vatandaşlar ile bürokratlar arasında sık sık temas kurulması gereğini ortaya çıkarmaktadır. Özellikle gelişmekte ve geçiş döneminde olan ülkelerde yapılan araştırmalar, özellikle küçük teşebbüslerin yöneticilerinin, zamanlarının çoğunu bürokratlarla pazarlık yaparak geçirdiklerini göstermektedir. Ayrıca, bu izinlerin alınması ve kamu görevlileri ile pazarlık yapılması çok büyük zaman almaktadır. İşletmelerin yönetiminden çalınan bu zaman rüşvet ödenerek azaltılabilir.

Vergilendirme

• belirgin kanunlara dayalı olan ve vergi ödeyenlerle vergi müfettişlerini karşı karşıya getirmeyen vergiler, daha az yolsuzluğa neden olurlar. Bununla birlikte, aşağıdaki durumların varolması halinde yolsuzluk, vergi ve gümrük yönetiminde çok büyük bir problem halini alabilir. (Bkz.Tanzi, 1998)

• kanunlar, anlaşılması güç nitelikte olabilir ve farklı şekilde yorumlanabilir. Bu durumda vergi mükellefleri, kanuna uygun davranmak için yardıma ihtiyaç duyabilir,

• vergilerin ödenmesi, vergi mükellefleri ile vergiyi toplayanların sık sık karşı karşıya gelmelerine neden olabilir,

• vergi toplayanların ücretleri düşük olabilir,

• vergi toplayanların yaptığı yolsuzluklar görmezden gelinebilir, kolayca ortaya çıkarılmayabilir ya da ortaya çıkarıldığı zaman hafif bir ceza ile cezalandırılabilir,

• idari prosedürler (örneğin, denetimden geçirilecek vergi mükellefinin seçilmesinde kullanılan kriter) şeffaflıktan yoksun olabilir; vergi ya da gümrük idarelerince izlenmeyebilir,

• vergi teşviklerinin sağlanmasında, verginin tahakkukunda, denetlenecek mükellefin seçilmesinde, gerekli davaları açmada vb. vergi idaresinde görev alan yöneticiler takdir hakkına sahip olabilir,

• daha geniş olarak, devletin, kendi faaliyetlerini yürütmekle görevlendirdiği kuruluşlar üzerindeki denetimi zayıf olabilir. [18]

Vergi idaresindeki yolsuzluk bazı ülkelerde bir dönem (örneğin, Peru ve Uganda) o kadar sıklıkla görülmüştür ki hükümet, varolan idareleri kaldırıp yerine yenilerini kurmaya karar vermiştir. Bazı ülkelerde gümrük idareleri çok ileri derecede yozlaşmıştır. Bu durum, gümrük idaresinin başındaki sorumlunun hüküm giymesine ve bazı durumlarda, iç gümrük idaresinin işlevlerinin, malların nakliyesi öncesinde denetim hizmeti veren yabancı şirketlere devredilmesi sonucunu doğurmaktadır.

Birçok ülkeden alınan bilgiler, vergi ya da gümrük idarelerindeki düşük ücretli işlere başvuranların sayısının olağanüstü yüksek olduğunu göstermektedir. Bu durum başvuranların, söz konusu işlerin kendileri için ek gelir olanakları yaratacağını bildiklerini göstermektedir.[19]

Harcama Kararları

Yolsuzluk, harcama kararlarını da etkileyebilir. Hükümetin piyasa fiyatının altında sunduğu mallarla ilgili yolsuzluklar aşağıda ele alınmaktadır; ama ben şimdi kamu harcamalarının diğer yönlerini ele almak istiyorum.

Yatırım projeleri ile üst düzey sorumluların karıştığı yolsuzluklar sık sık birlikte anılmaktadır. Kamu yatırım projelerine ilişkin kararlar üzerinde üst düzey kamu görevlilerinin takdir yetkisine sahip olmaları, bu tip kamu harcamalarının, yolsuzluk nedeniyle, hem büyüklük hem de içerik olarak olumsuz yönde etkilenmesine neden olmaktadır.[20] Kamu projeleri, bazen sırf belirli birey veya siyasi gruplar projelerden “komisyon” alabilsin diye gerçekleştirilmektedir. Bu durum, bu tip harcamaların verimliliğini azaltmakta ve yatırım seçiminde kullanılan kâr-zarar analizi gibi objektif kriterler açısından projeleri meşru kılmamaktadır.

Devletin mal ve hizmet alımı demek olan ihaleler, yolsuzluk tarafından etkilenen başka bir alandır. Yolsuzluk olasılığını azaltmak için bazı ülkeler, alınacak malların fiyatlarının önemli ölçüde yükselmesine yol açmak pahasına, karmaşık ve masraflı prosedürler geliştirmektedir. [21]

Bütçe dışı hesaplar, birçok ülkede görülmektedir. Bazıları meşru ve belirli amaçlar için tesis edilmektedir. (emeklilik fonları, yol yapım fonları vb.). Diğerleri ise siyasi ve idari kontrollerden sıyrılmak için oluşturulmaktadır. Bazı ülkelerde, dış yardımlardan gelen veya petrol ve demir-çelik gibi doğal kaynakların satışından elde edilen paralar, daha az şeffaf ve daha az kontrol edilen özel hesaplara aktarılmaktadır. Bu paranın bir kısmı yasadışı kullanımlar için harcanabilir veya bazı ceplere girebilir.[22]

Tüm bu alanlarda şeffaflığın ve etkin kurumsal kontrolün bulunmaması, yolsuzluğa yol açan temel faktörlerdir.

Malların ve Hizmetlerin Piyasa Fiyatlarının Altında Sunulması

Birçok ülkede devlet, çeşitli mal, hizmet ve belirli kaynakları piyasa fiyatlarının altında sunmaktadır. Ucuz döviz ve kredi, ucuz elektrik, su ve ev temini, eğitim ve sağlık imkanlarından ucuz/parasız yararlanma vb. örnek olarak gösterilebilir. Malüllük ödeneği de bu kapsamda değerlendirilebilir. Bazı ülkelerde malüllük ödenekleri, yolsuzluk için uygun bir alan haline gelmiştir. Diğer ülkelerde de, geniş kredi ve döviz imkanlarına piyasa fiyatlarının altında ulaşılabilen bazı bireyler çok büyük çıkarlar elde etmişlerdir.

Bazen sınırlı arz nedeniyle, kuyruklar kaçınılmaz hale gelmektedir. Aşırı talep olduğu zaman sınırlı arzın paylaştırılmasına ilişkin kararların alınması gerekmektedir. Kararlar çoğunlukla kamu çalışanları tarafından verilmektedir. Bu malları isteyenler (kullanıcılar) devletin sağladıklarına ulaşabilmek (daha çok ulaşabilmek) için rüşvet vermek isteyeceklerdir. Bu nedenlerle, yukarıda bahsedilen tüm alanlarda yolsuzlukların ortaya çıkarılması şaşırtıcı değildir.

Takdire Bağlı Diğer Kararlar

Birçok ülkede kamu görevlileri, yukarıda belirtilen alanların yanı sıra, diğer bazı önemli kararlar üzerinde de takdir yetkisine sahip bulunmaktadır. Bu tip durumlarda yolsuzluk, alınan kararlarda önemli bir rol oynayabilmektedir. Takdire bağlı kararların en önemlileri şunlardır:

• gelir vergisi, KDV ve dış ticaret vergileri için toplam miktarı milyonlarca doları bulan vergi indirimlerinin sağlanmasına ilişkin kararlar,[23]

• bir arazi parçasının sadece tarım için mi kullanılacağının, (ve böylece düşük bir piyasa değerine mi sahip olacağının) yoksa üstüne yüksek bina yapılması için kullanılıp kullanılmayacağının ( ve dolayısıyla çok yüksek değere sahip olup olmayacağının) belirlenmesine yönelik kararlar

• örneğin, tomruk üretimi için hazine arazilerinin kullanılmasına izin veren kararlar . Birçok ülkede, kamuya ait ormanlardan ağaç kesmek için veya kamu arazilerindeki kaynakların kullanılması için verilen izinlerle ilgili olarak büyük yolsuzluk olayları ortaya çıkarılmıştır.

• ulusal çıkarlara bağlı olarak ayrıcalık tanınan yatırımcılara monopol gücü sağlayan ve büyük yabancı yatırımlara izin veren kararlar,

• doğal kaynakların çıkarılması hakkı da dahil olmak üzere, kamu mallarının satışına ilişkin kararlar,

• kamu teşebbüslerinin özelleştirilmesine ve özelleştirme süreci için öngörülen şartlara ilişkin kararlar, örneğin endüstride devlet düzenlemelerinin derecesi,

• özel ihracat, ithalat ve yerli faaliyetlere monopol gücü veren kararlar.

Yukarıda bahsedilen kararlar, bireyler ya da işletmeler için büyük değer taşımaktadır. Bazı bireylerin, kimi durumlarda rüşvet vererek kimi durumlarda da kamu görevlileri ile yakın ilişkilerini kullanarak, istedikleri yönde kararların alınması için girişimlerde bulunmaları doğaldır. Rüşvet, maaşları çok düşük olan ve “ayartılma fiyatı” rüşvet verene sağlanan potansiyel faydaya oranla çok düşük kalan kamu görevlilerine verilmektedir.



Siyasi Partilerin Finansmanı

Sosyalist Parti’nin önemli bir üyesi olan Bakan Martelli, İtalya’da tangentopoli skandalı patlak vermeden kısa bir süre önceki konuşmasında, İtalyan siyasi partilerinin küçük bir işçi ordusuna maaş ödediğini dürüstçe itiraf etmişti. Bu çalışanların maaşları ödenmek zorundaydı. Bakan, ihtiyaç duyulan paranın bir yerden gelmesi gerektiğini imâ etmişti. Bakan Martelli aslında demokrasiler için büyük bir soruna parmak basmıştı - seçim kampanyaları da dahil olmak üzere siyasi partilerin yürüttüğü faaliyetler.[24] Siyasi partilerin faaliyetleri için gerekli para yoksa, ihtiyaç duyulan fonların bir şekilde yaratılması için büyük bir baskı oluşacaktır. ABD’de siyasi bağışlarla ilgili olarak yaşanan tartışma bu soruna ilişkin diğer bir örnektir. Susan Rose-Ackerman’ın (1997, s.40) belirttiği gibi: “Demokrasi, vatandaşlara kendi siyasi liderlerini seçme rolünü vermektedir. Böylece, yolsuzluk yapan kamu görevlileri görevden uzaklaştırılabilir. Ancak demokrasi, yolsuzluğu mutlaka ortadan kaldıran bir çözüm değildir.”

VI. Yolsuzluğa Dolaylı Etkide Bulunan Faktörler

Önceki bölümde tartışılan ve yolsuzluğu doğrudan artırıcı faktörlerin yanı sıra, yolsuzluğu dolaylı olarak etkileyen başka faktörler de bulunmaktadır. Bunlardan bazıları bu bölümde kısaca ele alınacaktır.

Bürokrasinin Kalitesi

Bürokrasinin kalitesi ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Bazı ülkelerde, kamu sektöründe çalışmak büyük prestij ve statü sağlarken, diğerlerinde bu daha azdır. Kalite üzerinde birçok faktör etkide bulunmaktadır. Yıllar önce, önde gelen Alman sosyolog Max Weber (1947), ideal bir bürokrasinin nasıl olması gerektiğini tarif etmiştir. Weber, bürokrasilerin pek çoğunun ideal olanı yansıtmadığının bilincindeydi. Gelenek ve devlet için çalışmaktan duyulan onur, diğer herşey eşitken, neden bazı bürokrasilerin diğerlerine oranla daha etkin ve yolsuzluğa daha az eğilimli olduklarını açıklayabilir.[25] Rauch ve Evans, (1997) 35 gelişmekte olan ülkeden, kamu görevlilerinin işe alınma ve terfilerinin ne ölçüde başarı kriterine dayandığına ilişkin veriler toplamışlardır. Ulaşılan sonuç şudur: işe alma ve terfilerde başarı kriteri ne kadar az gözetiliyorsa, yolsuzluğun da o kadar yüksek olduğu görülmektedir.

Aşağıda özel olarak ele alınacak bazı faktörlere ek olarak, insanların politik kaygılar güdülmeksizin işe alınması, eş-dost kayırmanın ve kadrolaşmanın olmaması, meslekte yükselme ve işe almada açık kuralların varlığı bürokrasinin kalitesine katkıda bulunmaktadır. Teşvik yapısı bazı bürokratların neden diğerlerine oranla daha çok yolsuzluğa eğilim gösterdiğini büyük oranda açıklamaktadır.[26]

Kamu Sektörü Ücret Seviyesi

Birçok gözlemci yıllardır, kamu çalışanlarına ödenen ücretlerin yolsuzluğun ulaştığı dereceyi saptarken önemli bir gösterge olduğunu ileri sürmüşlerdir. Örneğin Assar Lindbeck, (1998) İsveç’te bu yüzyılda yolsuzluğun çok düşük olmasını, bu ülkede yüksek düzey yöneticilerin ortalama bir sanayi işçisine göre 12-15 kat daha fazla ücret aldığı gerçeğine bağlamaktadır. Kimi yolsuzlukların hırstan, kimilerinin ise ihtiyaçtan kaynaklandığını iddia etmek mümkündür. Şekil 1’de CC’, yolsuzluk düzeyi ile ücret düzeyi arasındaki ödünleşimi göstermektedir. Ücret ne kadar yüksekse yolsuzluk da o kadar düşüktür. Farz edelim ki OR, bir kamu çalışanının ailesinin iyi bir yaşam sürdürebilmesi için gerekli olan minimum ücret seviyesine karşılık gelsin. OA’nın ise hırstan kaynaklanan yolsuzluğu, OA’nın ötesinin ise ihtiyaçtan kaynaklanan yolsuzluğa karşılık geldiğini farz edelim. Şekil I ayrıca, ücret seviyesinden bağımsız olarak, bazı kamu çalışanlarının kendi psikolojik ve ahlaki yapılarından ya da reddedemeyecekleri kadar büyük rüşvetlerin teklif edilmesinden dolayı yolsuzluk yaptıklarını göstermektedir. O halde bu grafik, gerçekçi bir şekilde, her kamu görevlisinin her teklife aynı tepkiyi vermediğini göstermektedir. Teorik jargonla ifade etmek gerekirse, kamu görevlileri heterojendir.

Ücret düzeyi ile yolsuzluk endeksi arasındaki ilişki Van Rijckeghen ve Weder (1997) tarafından amprik olarak test edilmiştir. Ayrıca bkz. Haque ve Sahay (1996). Şekil I’deki CC’ eğrisince gösterilene benzer şekilde, ücret düzeyleri ile yolsuzluk arasında önemli bir istatistiksel bağın varlığını ortaya çıkararak bu yöndeki ortak kanıyı güçlendirmişlerdir. Ücret düzeyindeki bir artış yolsuzluğu azaltabilmektedir. Bununla birlikte, yolsuzluğu en aşağı seviyelere çekmek için çok büyük ücret artışları gerekli olacaktır. Başka bir ifadeyle, yolsuzlukla yalnızca ücretlerin yükseltilmesine bağlı olarak yürütülen mücadele, ülke bütçesine ağır yük getirmekte ve hedefe tam olarak ulaşmayı sağlayamamaktadır. Yukarıda da savunulduğu gibi, yüksek ücret düzeylerinde dahi, bireyler yolsuzluk faaliyetlerine karışabilmektedirler.

Şekil 1- Ücret Düzeyi ve Yolsuzluk Arasındaki Ödünleşim

(İLK TABLO)

Son yıllarda bazı ülkeler, (Arjantin, Peru vb.) gümrük ve vergi gibi hassas alanlarda, kamu çalışanlarının ücret seviyelerini yükselterek yolsuzluğu azaltma girişiminde bulunmuşlardır.[27] Bu ülkeler ayrıca, yetenekli, üretken ve dürüst kişileri kaybetmemek ve kendilerine çekebilmek için ücret farklılıklarını artırmışlardır. Yıllardan beri Singapur, kamu görevlilerinin yolsuzluk faaliyetlerine karışma eğilimlerini azaltmayı amaçlayan bir ücret politikası izlemektedir. Alınan bilgilere göre, Singapur’da bakanların ve diğer üst düzey görevlilerinin aldığı ücret, dünyadaki en yüksek ücret seviyeleri arasındadır.[28]

Ekonomi teorisinde, yüksek ücretlerin yolsuzluk olaylarının sayısını azaltabileceği; ama yolsuzluk yapmayı sürdürenler bakımından daha yüksek yolsuzluk taleplerine de yol açabileceğine ilişkin bir takım savlar ileri sürülmüştür. Bunun nedeni, yüksek ücretlerin bir yandan işi kaybetmenin alternatif maliyetini yükseltirken bazı görevlilerin hırslarını ortadan kaldıramamasıdır. Bu nedenle, yolsuzluk faaliyetlerinin sayısı azalırken, yolsuzluk için ödenen paranın toplam miktarı düşmeyebilir.

Ceza Sistemleri

Gary Becker’in (1968) suç işlenmesini önlemeye ilişkin klasik analizine göre, suçu işleyenin yakalanma ihtimali veri olarak alındığında, öngörülen ceza, suçun ya da yasadışı faaliyetlerin gerçekleşme olasılığının saptanmasında önemli bir rol oynamaktadır.[29] Teorik olarak, diğer herşey eşitken, cezalar artırılarak yolsuzluk azaltılabilir. Bu analiz, bir ülkede varolan ceza yapısının o ülkedeki yolsuzluğun boyutunu tayinde önemli bir faktör olduğu anlamını taşımaktadır. Yine en azından teorik olarak, daha yüksek cezalar, yolsuzluk faaliyetlerinin sayısını azaltabilir; ama halen devam eden yolsuzluk faaliyetlerinde daha yüksek rüşvet taleplerine yol açabilir.

Gerçek hayatta, yolsuzluk olgusunun boyutlarına oranla, çok az kişi yolsuzluk nedeniyle cezalandırılmaktadır. Bundan başka, birkaç ülke hariç, kanun ve diğer düzenlemelerde öngörülen cezalar ile fiilen uygulanan cezalar arasında büyük bir uçurum olduğu görülmektedir.[30] Genel olarak, fiilen uygulanan cezaların, yasalarda öngörülmüş cezalara oranla daha müsamahakâr olması yönünde bir eğilim vardır. Yolsuzluğa karışan bir kamu görevlisinin cezalandırılmasından önce takip edilen idari prosedürler yavaş ve hantaldır. Çoğu zaman, yasal, siyasi ya da idari engellemeler, cezaların tam ve zamanında uygulanmasını engellemektedir. İzlenen usul ve açık kanıtlar bulma ihtiyacı çok büyük engel teşkil etmektedir. Yolsuzluk suçlamasında bulunanlar, ön plana çıkmak ve yargı sürecinin gerektirdiği zamanı ve çabayı harcamak konusunda çoğu zaman isteksizdirler. Ayrıca, yolsuzluk yaygın olduğu takdirde, suçlayan için sosyal maliyet (dostlarını kaybetme gibi) yüksek olabilir.[31] Bunun yanında, cezaya hükmedecek yargıcın kendisi de yolsuzluğa açık olabilir veya siyasi bağlantıları bulunabilir. Böylelikle yolsuzlukla itham edilenlerce satın alınabilirler veya yargısal prosedürün işlemesine engeller çıkartabilirler. Tüm bu faktörler, özellikle yolsuzluğun siyasi olarak güdülendiği ülkelerde, cezaların oynaması gereken rolü kısıtlamaktadır. Bu durum daha büyük yolsuz faaliyetlere yol açabilecek ufak çaptaki yolsuzlukların zamanla hoş görülmesine yol açmaktadır.[32]

Kurumsal Kontroller

Gery Becker’in analizindeki önemli unsurlardan biri suçluların yakalanma olasılığıdır. Bu olasılık bizleri, kurumsal kontrollerin varlığına ***ürmektedir. Bu kontrollerin varlığı, büyük oranda, siyasi organın yolsuzluk sorununa karşı tutumunu yansıtmaktadır. Genel olarak, en etkili kontroller, kurumların kendi içinde gerçekleştirilen kontroller olmalıdır. Bu gerçekten de yolsuzluğa karşı durmanın ilk yoludur. Dürüst ve etkin denetmenler, iyi denetim birimleri ve açık olarak tanımlanmış kurallar yolsuzluğu caydırabilir veya ortaya çıkartabilir. Sağlıklı ve şeffaf usuller, bu birimlerin kontrol faaliyetlerini yerine getirmelerini kolaylaştırıcı nitelikte olmalıdır. Yöneticiler, astlarının faaliyetlerini izlemeli ve birimlerindeki yolsuzluklardan sorumlu tutulmalıdırlar. Bu unsurlar ülkeden ülkeye değişmektedir. Bazılarında, bu tip kontroller olmadığından, yolsuzluk çoğunlukla şans eseri ortaya çıkarılabilmekte ya da medya gibi kanallar dahil olmak üzere dışarıdan ihbar edilmektedir. Bu bağlamda, yolsuzluğun kontrol edilmesinde bağımsız medyanın rolü abartılmamalıdır. Bkz. Brunetti ve Weder (1998).

Singapur, Hong Kong, Uganda, Arjantin gibi birçok ülke, yolsuzluk ihbarlarını takiple görevli olan ya da kamu görevlilerinin mal varlıklarını araştıran yolsuzlukla mücadele komisyonları ve ahlâk ofisleri kurmuşlardır.[33] Etkili olabilmeleri için bu ofislerin siyasi yapıdan bağımsızlıkları olmalı ve geniş kaynakları ile dürüst çalışanları bulunmalıdır. Ayrıca, ceza uygulama yetkileri olmalı ya da en azından yargı dahil diğer kamu birimlerini ceza uygulamaya yöneltebilmelidirler. Ne yazık ki bazı ülkelerde bu birimler, yolsuzluk olaylarını yargı organına bildirmektense devlet başkanına ya da başbakana gizli olarak rapor etmektedirler. Bu durum, söz konusu birimlerin etkisini azaltmakta ve süreci siyasallaştırmaktadır. Diğer ülkelerde, bu komisyonların ceza verme yetkisi yoktur ve yaptıkları ihbarlar diğer kurumlarca takip edilmeyebilmektedir.

Kuralların, Kanunların ve Kanuni Süreçlerin Şeffaflığı

Birçok ülkede kural, kanun ve kanuni süreçlerde şeffaflığın olmaması yolsuzluk için uygun bir zemin yaratmaktadır. Kurallar çoğu zaman karmaşıktır. Onları açıklayan belgelere ise halk tarafından rahatça ulaşılamamaktadır. Bazen kurallar, gerektiği şekilde duyurulmadan değiştirilmektedir. Genel olarak bakıldığında, kanunlar ya da düzenlemeler sadece deneyimli hukukçuların anlayabileceği şekilde yazılmakta ve kavramlar bakımından farklı yorumlara yol açabilmektedir. Kamu ihaleleri gibi alanlar için öngörülen süreç ve prosedürlerde de şeffaflık yoktur ve bu nedenle karardan önce izlenen süreç saptanamamaktadır. Bu durum, yolsuzluğun bazı önemli kararlarda önemli bir rol oynayıp oynamadığının saptanmasını zorlaştırmaktadır.

Örneğin Yeni Zelanda gibi bazı ülkeler, hükümetin tüm hesaplarını ve faaliyetlerini şeffaflaştırmak için büyük çaba göstermişlerdir. Yakın zaman önce IMF, üyeleri için, takip edildiği takdirde yolsuzluğu azaltacak olan, mali şeffaflığa ilişkin bir kod yayımlamıştır.

Liderlik Örneği

Yolsuzluğa katkıda bulunan son bir faktör de liderlerin davranışlarıdır. En tepe noktadaki liderler, ister yolsuzluk faaliyetlerine bizzat kendileri katılarak isterse de akrabaları, dostları ya da siyasi ortakları için bu faaliyetlere göz yumarak halka doğru örnek olmazlarsa, kamu yönetiminde çalışanlardan da farklı davranmaları beklenemez. Aynı sav, vergi ve gümrük idaresi ile kamu teşebbüsleri gibi kuruluşlar için geçerlidir. Bu kuruluşların başında bulunan idareciler dürüstlüğün en iyi örneğini sergilemezlerse, bu kurumlarda yolsuzluk yapılmaması beklenemez.

Bazı ülkelerdeki yönetimler bu soruna karşı kayıtsız kalmaktadırlar. Bir Afrika ülkesinin devlet başkanı, adı yolsuzluk ile anılan bakanları görevden uzaklaştırmayı reddetmiştir. Bir Asya ülkesinde yolsuzlukla suçlanan bir bakan, başka bir bakanlığın başına getirilmiştir. Bir Latin Amerika ülkesinde, yolsuzlukla mücadele komisyonu kurmayı planlayan bir bakan, yolsuzluk yaptığı iddia edilen bir kişiye bu birimin başına geçmesini önermiştir. Bu tip örnekler, yolsuzluktan arınmış bir toplum için uygun ortamın yaratılmasına yardımcı olmamaktadır.

V.Yolsuzluğun Ölçülmesi

Yolsuzluk ölçülebilseydi belki ortadan kaldırılabilirdi. Aslında, kavramsal olarak neyin ölçülmek istendiği bile açık değildir.[34] Sadece verilen rüşvetin miktarını ölçmek, rüşveti içermeyen birçok yolsuzluğun görmezden gelinmesine yol açacaktır. Ödenen rüşvet miktarını ölçmek yerine, yolsuzluk faaliyetlerini ölçme girişimi ise göreli olarak birçok önemsiz faaliyetin de hesaba katılmasını ve herbirinin tanımlanmasını gerektirecektir ki bu pek mümkün değildir. Yolsuzluğu ölçmenin doğrudan yolları yokken, yolsuzluğun bir ülke veya kurum içindeki yaygınlığı konusunda bilgi edinmenin birçok dolaylı yolu vardır. Yararlı bilgilere şu kaynaklardan ulaşılabilir:

• Gazeteler de dahil olmak üzere yolsuzlukla ilgili haberleri içeren yayınlar: Internet bu bakımdan en değerli kaynak haline gelmiştir.[35] Le Monde, The Financial Times ve The New York Times gibi gazeteler ve The Economist ve The Far Eastern Economic Review gibi dergiler yolsuzluk üzerine birçok makale yayımlamaktadırlar.

• Vergi ve gümrük idaresi ile emniyet gibi yolsuzluğa açık kurumlarla ilgili çalışmalar: Ne yazık ki bu türden birçok çalışma olduğu halde, bunlar çoğunlukla içe dönüktür ve gizlidir: bunlar belirli bir kuruma (örneğin, Peru ya da Arjantin’in vergi idaresi) ya da bir ülkenin bütününe yönelik olabilir. Bu araştırmalarda tek başına yolsuzluktan çok yolsuzluk algılaması ölçülmektedir. Dünya Bankası bu yöntemden Tanzanya, Uganda ve diğer yerlerde yürüttüğü çalışmalarında yararlanmaktadır. Elde edilen bulgular, örneğin sağlık gibi belirli alanlardaki verimliliği artırmak için kullanılmaktadır.

Tüm ülke çapındaki araştırmalar şu örgütlerden elde edilebilir:

Küresel Rekabet Gücü Raporu (Cenova); Siyasi ve Ekonomik Risk Danışmanlığı (Hong Kong); Uluslararası Şeffaflık Örgütü (Berlin) ve Siyasi Risk Hizmetleri (Syracuse). Gallup da, belirli alanlarda yolsuzlukla mücadele eden 44 ülke için bir araştırma yapmıştır ve Dünya Bankası da birçok ülkeyi kapsayan bir araştırma yürütmektedir.

Bu araştırmalardan elde edilen sonuçlar, araştırmacı ve iş adamları tarafından geniş şekilde kullanılmaktadır. Bu araştırmaların en iyi bilinenlerinden birini hazırlayan Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün yolsuzluk algılama endeksi, 0’dan 10’a kadar bir ölçek üzerine kurulmuştur. On, yolsuzluğun olmadığı bir ülkeyi; sıfır, çoğu işlem ya da ilişkinin yolsuzluk tarafından gölgelendiği bir ülkeyi göstermektedir. Soru muhataplarının görüşlerini yansıtan bu endekslerdeki değişimler de önemlidir ve bazı araştırmacılar tarafından çalışmalarında kullanılmıştır.[36] Bu endeksler yolsuzluğun gerçek ölçümleri ile karıştırabilir. Bu endekslerin yolsuzluğun gerçek, objektif ve nicel ölçümlerini değil, algılamalarını yansıttığını akılda tutmak çok önemlidir. Bu endekslerin iyi bir yanı, birbirleri ile uyumlu olmalarıdır.

Tablo 1*, Uluslararası Şeffaflık Örgütü tarafından yayımlanan 1995-1998 arası endeksleri göstermektedir. Tüm endekslerde yer alan ülkeler açısından 1995 rakamları 1998’inkilerle kıyaslandığında görülmektedir ki, belirli ülkelerde önemli değişmeler yaşanmasına rağmen, ülkeler genel olarak mevcut durumlarını sürdürme eğilimindedirler. Bkz. Şekil 2. Endekste yer alan ülkelerdeki değişimlerin gerçekte yaşanan değişimleri ne ölçüde yansıttığı önemli bir sorudur. Tek olmakla beraber geniş bir şekilde halka duyurulan bir yolsuzluk olayı, bir ülkedeki algılamayı kolayca değiştirebilmekte ve o ülkedeki yolsuzluğun genişliğinin doğru olarak değerlendirilememesine yol açabilmektedir.

VI.Yolsuzluğun Ekonomik Etkileri

Teorik İddiaların Gözden Geçirilmesi

Yolsuzluğun kesin şekilde kötü olduğu kanaati üzerinde son zamanlarda oldukça geniş bir oydaşmaya varılmıştır. Buna rağmen, geçmiş yıllarda, yolsuzluğa ilişkin görüşler farklılık göstermiş ve bazı ekonomistler, yolsuzluğun işe yarar bir tarafını dahi bulmuşlardır.[37] 1997 mali krizine kadar, Güneydoğu Asya’da kimi ülkeler, yolsuzluğun büyümeyi desteklediği tezini benimser görünmekteydiler. Endonezya, Tayland ve diğer bazı ülkelerin yolsuzluğa rağmen ya da bu büyük oranda bu nedenle yüksek bir büyüme hızına sahip oldukları sık sık ifade edilmiştir.[38] Endonezya için, yolsuzluğun azaltılması yerine kurumsallaştırılırmasının ekonomiye daha az zarar vereceği iddia edilmiştir. İddiaya göre, kişiler bu durumda nereye başvurmaları gerektiğini ve belirli hizmetler için ne kadar ödemeleri gerektiğini bileceklerdir. Yolsuzluğun verimlilik ve büyümeyi dahi teşvik edeceğini iddia eden görüşlerden bazıları aşağıda özetlenmiştir.[39] Bu araştırma, geniş kapsamlı olmaktan ziyade ilgili literatür konusunda bir bakış açısı kazandırma amacını taşımaktadır.















Tablo 1, Yolsuzluk Algılama Endeksi, 1995-1998













Ülke

1995
1996
1997
1998

1996 Sırası


Danimarka

9.32
9.33
9.94
10.00

2


Finlandiya

9.12
9.05
9.489.60


4


İsveç

8.87
9.08
9.359.50


3


Yeni Zelanda

9.55
9.43
9.239.40


1


İzlanda

....
....
....
9.30

....












Kanada

8.87
8.96
9.109.20


5


Singapur
9.26
8.80
8.669.10
7
Norveç
8.61
8.87
8.929.00


8


Hollanda

8.69
8.71
9.039.00


9


İsviçre

8.76
8.76
8.618.90

10
8












İngiltere

8.57
8.44
8.228.70

11
12


Lüksemburg

....
....
8.618.70

12
....


Avustralya

8.80
8.60
8.868.70

13
10


İrlanda

8.57
8.45
8.288.20

14
11


Almanya

8.14
8.27
8.237.90

15
13












Hong Kong

7.12
7.01
7.287.80

16
18


Avusturya

7.13
7.59
7.617.50

17
16


ABD

7.79
7.66
7.617.50

18
15


İsrail

....
7.71
7.977.10

19
14


Şili

7.94
6.80
6.056.80

20
21












Fransa

7.00
6.96
6.666.70

21
19


Portekiz

5.56
6.53
6.976.50

22
22


İspanya

4.35
4.31
5.906.10

23
32


Botsvana

....
....
....
6.10
24
....


Japonya

6.72
7.05
6.575.80

25
17












Estonya

....
....
....
5.70
26
....


Kosta Rika

....
....
6.455.60

27
....


Belçika

6.85
6.84
5.255.40

28
20


Malezya

5.28
5.32
5.015.30

29
26


Tayvan









Çin

5.08
4.98
5.025.30

30
29














Namibya

....
....
....
5.30
31
....


Güney Afrika

5.62
5.68
4.955.20

32
23


Macaristan

4.12
4.86
5.185.00

33
31


Mauritius

....
....
....
5.00
34
....


Tunus

....
....
....
5.00
35
....














Yunanistan

4.04
5.01
5.354.90

36
28


Çek Cumhuriyeti
....
5.37
5.204.80

37
25


İsrail

....
4.89
....
4.70
38
30


İtalya

2.99
3.42
5.034.60

39
34


Polonya

....
5.57
5.084.60

40
24














Peru

....
....
....
4.50
41
....


Uruguay

....
....
4.144.30

42
....


Güney Kore

4.29
5.02
4.294.20

43
27


Zimbabve

....
....
....
4.20
44
....


Malawi

....
....
....
4.10
45
....





Tablo 1. (Tamamlandı)

Ülke

1995
1996
1997
1998
1998 Sırası
1996 Sırası


Brezilya

2.70
2.96
3.564.00

46
40


Belarus

....
....
....
3.90
47
....


Slovak Cumhuriyeti
....
....
....
3.90
48
....


Jamaika

....
....
....
3.80
49
....


Morokko

....
....
....
3.70
50
....














El Salvador
....
....
....
3.60
51
....


Çin

2.16
2.43
2.883.50

52
50


Zambiya

....
....
....
3.50
53
....


Türkiye

4.10
3.54
3.213.40

54
33


Meksika

3.18
3.30
2.663.30

55
38














Filipinler

2.77
2.69
3.053.30

56
44


Gana

....
....
....
3.30
57
....


Senegal

....
....
....
3.30
58
....


Cote d"Ivoire
....
....
....
3.10
59
....


Guatemala

....
....
....
3.10
60
....














Arjantin

5.24
3.41
2.813.00

61
35


Tayland

2.79
3.33
3.063.00

62
37


Romanya

....
....
3.443.00

63
....


Nikaragua

....
....
....
3.00
64
....


Yugoslavya
....
....
....
3.00
65
....








6





Hindistan

2.78
2.63
2.752.90

66
46


Mısır

....
2.84
....
2.90
67
41


Bulgaristan
....
....
....
2.90
68
....


Bolivya

....
3.40
2.052.80

69
36


Ukrayna

....
....
....
2.80
70
....














Pakistan

2.25
1.00
2.532.70

71
53


Latviya

....
....
....
2.70
72
....


Uganda

....
2.71
....
2.60
73
43


Vietnam

....
....
2.792.50

74
....


Kenya

....
2.21
....
2.50
75
52














Rusya

....
2.58
2.272.40

76
47


Venezuela

2.66
2.50
2.272.30

77
48


Ekvador

....
3.19
....
2.30
78
39


Kolombiya

3.44
2.73
2.232.20

79
42


Endonezya

1.94
2.65
2.722.00

80
45














Nijerya

....
0.69
1.761.90

81
54


Tanzanya

....
....
....
1.90
82
....


Honduras

....
....
....
1.70
83
....


Paraguay

....
....
....
1.50
84
....


Kamerun

....
2.46
....
1.40
85
49


Bangladeş

....
2.29
....
....
....
51














Memorandum Maddeleri










Ülke Sayısı
41
54
52
85






Ortalama

5.93
5.35
5.674.89







Orta Değer

5.62
5.02
5.234.20







Minimum

1.94
0.69
1.761.40







Maksimum

9.55
9.43
9.94
10.00






Kaynak: Uluslararası Şeffaflık Örgütü








Not: Yolsuzluk algılamasına ilişkin veriler 0 (çok temiz) ilâ10 (çok yozlaşmış) değerleri arasında sıralanmaktadır.


1998 ve 1996’ya ilişkin sıralama, sırasıyla 1998 ve 1996 yılı verileri temel alınarak hazırlanmıştır. Veriler yazar tarafından



yeniden düzenlenmiştir.










Şekil 2- Yolsuzluk endeksleri:1995 ve 1998 rakamlarının karşılaştırılması

(İKİNCİ TABLO)

Leff (1964) ve Huntington (1968), yolsuzluğun, hükümetin yatırımları ve büyümeyi engelleyen katı kurallarını ortadan kaldırdığı için verimliliği artırdığını ileri sürmüşlerdir. Yani yolsuzluk, “mekanizmayı yağlar” ya da “çarkları döndürür”. Bu mantık çoğunlukla Güneydoğu Asya’da bazı ülkelerdeki yüksek büyüme oranlarını açıklamak için kullanılmıştır.

Beck ve Maher (1986) ile Lien (1986), ihalelerde sunulan tekliflerde en yüksek rüşveti önerenlerin en verimli firmalar olduğunu gösteren modeller geliştirmişlerdir. Bundan dolayı rüşvet, projelerin verimli firmalara verilmesini sağlayarak verimliliğe katkıda bulunmaktadır.

Lui (1985), zamanın kişiler için farklı değer taşıdığını ileri sürmüştür. Bu durum, gelir düzeyine ve zamanın alternatif maliyetine göre değişmektedir. Zamanları çok değerli olan firmalar, kararların daha hızlı alınmasını sağlayarak, çizginin önüne atlamış ve böylece zamandan tasarruf etmiş olmaktadırlar. Böylelikle yolsuzluk, zamanın değerli olduğu firmaların tasarruf etmelerini sağlayarak yarar sağlamaktadır. Daha sonra yaptığı bir çalışmada ise Lui (1996), yolsuzluğun bir yandan kaynakların daha etkin dağılımını sağlarken bir yandan da büyümeyi azalttığını; çünkü bu durumun, yolsuzluk imkanlarını büyütmek üzere kullanılabilecek insan kaynağını elde etmek yönünde, bazı bireyleri teşvik ettiğini ileri sürmüştür. Bu sav aşağıda tartışılan Baumol (1996) ve Murphy, Shleifer ve Vishny (1996)’nin çalışmaları ile bağlantılıdır.

Yolsuzluk, politikacıların bir ülkeyi bir arada tutmak için kullanabilecekleri fonları elde etmeleri bakımından da siyasi bir tutkal vazifesi görebilir. Bu son olasılık, büyüme için gerekli bir koşul olabilir. Bkz. Graziano (1980).

Rüşvet, düşük olan ücretleri fiilen artırabilir. Böylece yolsuzluk, büyümeyi destekleyebilecek fiilen daha düşük bir vergi yükü sağlayabilir. Bkz. Tullock (1996) ve Becker ve Stigler (1974). Buradaki önemli husus, daha düşük bir vergi yükünün, düşük düzeyde yolsuzluğa nazaran büyümeyi daha çok destekleyip desteklemediğidir. Bu klasik bir “en iyi ikinci” sorunudur.

Yolsuzluğu destekler nitelikteki yukarıdaki teorik argümanlara çeşitli biçimlerde karşılık verilebilir. İlk olarak, çeşitli alanlardaki katılıklar ve kurallar, bir toplumun değişmez unsurları değildir; bir toplum belirli katılıklarla doğmamıştır. Bunlar kamu görevlileri tarafından ortaya çıkarılmıştır. Belki de kamu görevlileri tarafından rüşvet alabilmek için kasten oluşturulmuşlardır. Kurallar rüşvet almak için kullanıldıkları sürece, daha da fazla kural oluşturulacaktır. Dahası, kuralları uygulayanlar, güçlerini korumak amacıyla kuralları belirgin hale getirmekten kaçınırlar. Bilgi ona sahip olanın gücünü artırır.

İkinci olarak, en yüksek rüşveti ödeyebilenler her zaman ekonomik bakımdan en verimli olan konumunda değildirler; ama bunlar rant sağlamada en başarılı olanlardır. Yatırım olarak algılandığında rüşvet, rüşvet verenler tarafından geri kazanımı yüksek yatırımlar olarak düşünülmektedir. Baumol (1990) ve Murphy, Shleifer ve Vishny (1991). Geleneksel ya da yozlaşmış toplumlarda en üretken bireyler, teşvik edici unsurların varlığı sonucu, sosyal alandaki üretken faaliyetlerden rant sağlama faaliyetlerine yönelebilmektedirler. Bu durumun, ülkenin ekonomik büyümesi üzerindeki maliyeti yüksek olacaktır. Varsayıldığı gibi, toplumun en üretken bireylerinin, sahip oldukları yetenekleri rant sağlama faaliyetlerine ve yolsuzluğa yönlendirilmesi özellikle toplum açısından zarar verici olacaktır.

Üçüncü olarak, ödenen “çabuk paralar”, bürokratların görevlerini yerine getirme sürecini yavaşlatan bir unsurdur. Bkz.Myrdal (1968). Yolsuzluk, kamu görevlilerinin faaliyetlerini yürüttüğü (örneğin izinlerin verilmesi) düzeni değiştirebilmektedir.

Yolsuzluk ve rant sağlama kısa vadede siyasi tutkal olarak ya da ücretleri arttırıcı bir unsur olarak yardımcı olabilirken, uzun vadede Mobutu idaresindeki Zaire örneğinde görüldüğü gibi büyük sorunlara yol açabilmektedir.

Yolsuzluğun Ekonomi Üzerindeki Nicel Etkileri

Yolsuzluk kamu gelirlerini azaltırken kamu harcamalarını artırmaktadır. Böylece yolsuzluk, daha büyük mali açıklara yol açarak hükümetin sağlam bir mali politika yürütmesini zorlaştırmaktadır. Yolsuzluk, gelir adaletsizliğini artırmaktadır; çünkü iyi konumda bulunan bazı kişilerin, nüfusun geri kalanının aleyhine olacak şekilde hükümet faaliyetlerinden daha fazla avantaj sağlamasına imkan vermektedir.[40] Son yıllarda, önceden ekonomisi merkezi olarak planlanan ülkelerde, gelir dağılımındaki mevcut düzensizliklerin kısmen “nomenklatür” özelleştirme gibi yolsuz faaliyetlerden kaynaklandığını gösteren kuvvetli belirtiler bulunmaktadır.

Yolsuzluk, piyasaları ve kaynak dağılımını aşağıdaki nedenlerden dolayı bozmakta ve dolayısıyla ekonomik verimlilik ve büyümeyi azaltmaktadır:

• Yolsuzluk, piyasa düzensizliklerini ortadan kaldırmak üzere hükümetin gerekli düzenleyici kontroller ve denetimleri yerine getirme yetisini sınırlamaktadır. Ayrıca hükümet, bankalar, gıda sektörü, ulaştırma faaliyetleri, mali piyasalar vb. üzerinde düzenleyici rolünü tatmin edici bir şekilde yerine getirememektedir. Piyasaya hükümet müdahelesi yolsuzluk tarafından güdülenirse, örneğin hükümet kendi özel çıkarları için monopoller oluşturursa, piyasa düzensizlikleri artabilmektedir.

• Önceden belirtildiği gibi, yozlaşmış bir ortamda, kabiliyetli kişiler kabiliyetlerini rant sağlamak ve yolsuz faaliyetlerde bulunmak için kullanmaktadır. Bazı durumlarda, söz konusu faaliyetlerin negatif katma değerleri olmaktadır.

• Rüşvet, keyfi bir vergi gibidir (yüksek refah maliyetleri ile). Yolsuzluk doğası gereği, aşırı bir yük oluşturmaktadır; çünkü rüşvet ödenmesi gereken şahısların aranıp bulunmasının maliyeti, görüşme ve rüşvet verme maliyetine eklenmelidir. Ayrıca, rüşvet sonucu elde edilen ahdi yükümlülükler daha kolay çiğnenebilmektedir. [41]

• Yolsuzluk, hükümetin ihale sözleşmelerinin uygulanması ve mülkiyet haklarının korunması gibi alanlardaki önemli rollerini zedelemektedir. Bir vatandaş, rüşvet ödeyerek taahhütlerinden ya da sözleşmeden doğan yükümlülüklerinden sıyrılabiliyorsa ya da bir kişi mülkiyetten doğan haklarını yolsuzluk nedeni ile kullanamıyorsa hükümetin temel rolü zedelenmiş ve büyüme olumsuz etkilenmiştir demektir.

• Yolsuzluk, piyasa ekonomisinin ve belki de demokrasinin meşrûluğunu azaltmaktadır. Özellikle geçiş dönemindeki ülkelerde, demokrasi ve piyasa ekonomisine karşı yükselen seslerin ardında yolsuzluk yatmaktadır. Böylece yolsuzluk, demokrasi ve piyasa ekonomisine geçişi yavaşlatabilmekte hatta durdurabilmektedir.

• Son olarak, yolsuzluk fakir insanın kazandığı geliri azalttığından yoksulluğu artırmaktadır.

Birçok ülkede, (örneğin, Ukrayna, Rusya ve Endonezya) özellikle küçük çaptaki işletmeler, bazı şeylerin gerçekleşmesi, olumsuzluk doğuracak bazı şeylerinse gerçekleşmemesi için kamu görevlileri tarafından rüşvet vermeye zorlanmaktadırlar. Çoğunlukla bu ödemeler, işletmenin piyasadaki varlığını sürdürebilmesi için yapılmak zorundadır. Endonezya’da, bu ödemeler için kullanılan terim “pungli”dir ve yakın zamanda yayımlanan bir rapora göre, yapılan bu ödemeler nedeniyle küçük işletmelerin maliyeti %20 oranında artmaktadır. (Bkz. Sjaifudian, 1997) Bu durum, işletmelere çok yüksek satış vergileri koymak ile aynı şeydir. Benzer bilgiler, Rusya (Shleifer) ve Ukrayna (Kaufmann, 1997) için de verilmektedir; ama problemin boyutları çok daha yaygın olabilir.

Maliyeti artırıcı yolsuzluk, küçük çaplı işletmeler ve özellikle de gelişen işletmeler için çoğunlukla “zorlayıcı” bir nitelik arzetmektedir. Bu işletmeler çoğu zaman, bürokratlar ve vergi denetmenleri tarafından büyük miktarda ödemeler yapmaya zorlanmaktadırlar. Yeni kurulan işletmeler üzerinde uygulanan yasal ve yasal olmayan baskılar, çoğu zaman lisanslar ve gerekli onaylar için yüksek miktarda para isteyen yerel yönetim görevlilerinden gelmektedir.[42] Zaman açısından da bir maliyet söz konusu olmaktadır. İşletme yöneticileri, zorunlu kılınan şartlara uyum için uzun zaman harcayabilmektedirler. Tüm bu maliyetleri küçük işletmeler yüklenmektedir; çünkü bu işletmeler büyüklerine kıyasla daha rekabetçi bir ortamda faaliyetlerini sürdürmektedirler. Bu nedenle de maliyetlerini müşterilerine yansıtamamakta ve daha büyük zorluklarla karşılaşmaktadırlar. Çoğu ülkede küçük işletmeler büyümenin lokomotifi olduğundan, başta gelişmekte olan ülkeler olmak üzere geçiş dönemindeki ekonomilerde, bu tip işletmelerin kurulmalarına ve büyümelerine ilişkin engeller büyümeyi yavaşlatmaktadır.

Büyük işletmeler kendilerini benzer sorunlardan daha kolay koruyabilmektedirler, çünkü:

• hırçın bürokratlarla başa çıkabilecek uzman birimleri vardır,

• şeffaf olmayan düzenlemeler ve vergi kanunları konusunda uzman olan kişileri kullanabilmektedirler,

• büyüklükleri sayesinde, ufak bürokratların baskı ve isteklerinden kendilerini bağışık tutabilmektedirler ve

• sahip oldukları politik gücü, kamu yönetimindeki ilgili bürokratları etkilemek ya da rant sağlama faaliyetlerini yürütmek için kullanabilmektedirler. Örneğin, rekabeti azaltarak ya da vergi teşvikleri, düşük faizli kredi ya da başka çıkarlar elde ederek piyasada güç kazanabilmek için hediye ya da siyasi bağış adı altında rüşvet verebilmektedirler.

Ticaretin serbestleştirilmesi gibi yeni reformlar birçok ülkede, büyümenin önünde duran ve geçmiş dönemleri simgeleyen engelleri ortadan kaldırmıştır. Buna rağmen, bu engellerin çoğunlukla ulusal hükümetler tarafından konulmuş olduğu unutulmamalıdır. Söz konusu reformlar, dışarıyla ticaret yapan ve ülke çapında faaliyet gösteren büyük işletmeler için muhtemelen daha önemlidir. Ancak bu reformlar, yerel hükümetler, birlikler ve meslek gruplarınca uygulanan düzenlemeleri, kontrolleri ve belirgin olmayan vergileri azaltmada başarılı olamamıştır. Bunlar belki de, küçük işletmelerin önündeki en önemli engellerdir.

Yolsuzluğun Ekonomi Üzerindeki Etkisi: Ekonometrik Sonuçlar

Geçmiş birkaç yılda, çeşitli analizler ve mevcut yolsuzluk endeksleri kullanılarak yapılan çalışmalar, yolsuzluğun ekonomik değişkenler üzerindeki etkisi hakkında önemli nicel sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Bu sonuçlar, yolsuzluğun, ülkelerin ekonomik büyüme oranları üzerinde olumsuz etkilerde bulunduğunu göstermektedir. Bu çalışmalardan bazılarına aşağıda değinilmiştir.

Yolsuzluğun şu sonuçları doğurduğu ortaya konmuştur:

• Yolsuzluk, yatırımları ve bunun sonucu olarak da ekonomik büyümeyi daraltmaktadır. Bkz. Mauro (1995). Yolsuzluğun yarattığı daha yüksek maliyetlerin ve belirsizliğin, yatırımlarda azalmaya neden olduğu
94  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Durgunluk Ve Malİye Polİtİkasi : 14 Ağustos 2009, 08:49:10
DURGUNLUK VE MALİYE POLİTİKASI

Bir ekonomi durgunluk içinde bulunduğunda, toplam arz-toplam talep dengesindeki bozukluk, arza oranla talep eksikliği şeklinde ortaya çıkmakta, diğer bir deyişle, toplam talep yetersizliğinden meydana gelen bir toplam arz-toplam talep dengesizliği söz konusu olmaktadır. Bu durumda milli gelir eksik istihdam düzeyinde gerçekleşecek, işsizlik artacak mal ve faktör fiyatlarında genel bir düşme eğilimi gözlemlenecektir. Buna göre, bir ekonomide durgunlukla mücadele programının toplam talepteki yetersizlikleri giderme ve efektif talep düzeyini yükseltme amacına yönelmesi gerekmektedir. Bu nedenle de maliye politikası yoluyla durgunlukla mücadele etmek için kamu harcamalarının artırılması ve / veya vergilerin azaltılması yolu seçilmektedir.

I-DURGUNLUKLA MÜCADELEDE KAMU HARCAMALARI POLİTİKASI
Ekonominin toplam talep düzeyindeki yetersizlikleri gidermek amacıyla, vergi gelirleri eski düzeyinde bırakılarak kamu harcamaları artırılabilir. Bu durumda bir bütçe açığının meydana geleceği ve toplam talepte net bir artış yaratılmış olacağı açıktır.
Durgunlukla mücadelede kamu harcamaları politikası, ekonominin tam çalışma düzeyinde dengeye kavuşabilmesi için özel harcamalardaki yetersizliklerin kamu harcamaları ile giderilmesi sonucunu doğurmaktadır. Bu tür politika ile milli gelir düzeyinin düşmesi önlenmiş, özel sektör harcamalarının azalmasına engel olunmuş ve ekonomideki daraltıcı güçler ortadan kaldırılmaya çalışılarak yeniden genişleme süreci içine sokulmuş olacaktır.

a-Mal ve hizmet alımına yönelen kamu harcamaları: Yatırım harcamalarının ve cari harcamaların ekonomi üzerindeki etkisi aynıdır. Bunlarda yapılacak bir artışın, toplam talebi doğrudan etkilediği için, ekonomi üzerindeki genişletici etkisi, transfer harcamalarının genişletici etkisinden daha etkili ve daha kesin olacaktır.
b-Kamu transfer harcamalarında: Kişilere yapılması halinde firmalara yapılmasından daha etkili olmaktadır. Transfer harcamaları, harcama eğilimleri yüksek kişilere yapılıyorsa, hem durgunlukla mücadele açısından hem de gelir dağılımında eşitliğin sağlanması açısından etkin bir çözüm olacaktır.
Ekonomik durgunluk dönemlerinde milli gelirin tam istihdam düzeyine yükseltilmesi ve işsizliğin giderilmesi için, kamu harcamalarının özellikle yatırım harcamalarının ve marjinal tüketim eğilimleri yüksek, düşük gelirli gruplara yapılan transfer harcamalarının artırılması gerekir.

DURGUNLUKLA MÜCADELEDE KAMU GELİRLERİ POLİTİKASI

Durgunlukla mücadelede, kamu harcamalarını aynı düzeyde bırakılarak vergileri azaltma yoluna gidilebilmektedir. Bu durumda da yine bir bütçe açığı yaratılacağı ve bu açığın diğer bir kamu geliri türü olan borçlanma ile kapatılabileceği açıktır.

II-DURGUNLUKLA MÜCADELEDE VERGİ POLİTİKASI

Durgunluk dönemlerinde kamu harcamaları politikasının amacı ekonomide özel harcamalardaki yetersizliği telafi etmek olduğu halde, vergi indirimlerinin amacı, kullanılabilir kişisel gelirleri artırmak suretiyle özel tüketim ve yatırım harcamalarında bir artış sağlamaktır. Bu yolla ekonomik hayattaki daralmanın önlenmesi ve genişlemenin sağlanması planlanmaktadır.
Durgunlukla mücadelede vergi indirim politikasının etkinliği için verginin konusunun geniş olması gerekir. Böylece indirimlerden daha çok kişi yararlanabilecek, kullanılabilir gelirleri artacak, böylece tüketim ve yatırım mallarına olan talebin artması sağlanacaktır.
Kişisel gelir vergileri ile gider vergiler bu açıdan etkin vergilerdir. Servet vergileri ise bu anlamda elverişli bir vergi türü değildir.
***Durgunlukla mücadelede, kamu harcamalarını artırmak vergileri indirmekten daha etkilidir.

III-DURGUNLUKLA MÜCADELEDE BORÇLANMA POLİTİKASI

Kamu harcamalarının artırılması ve / veya vergilerin indirilmesiyle bütçede meydana gelecek açığın kapatılması borçlanma ile olacaktır. Ancak durgunluk dönemlerinde borç yönetimi ile, ekonomideki sorunların çözümü enflasyonist dönemlere oranla daha kolay olmaktadır. Çünkü, durgunluk dönemlerinde, ekonomide büyük ölçüde kullanılmayan fonlar bulunmaktadır. Eğer devlet borçlanma yoluyla bu fonları toplar ve ekonomik hayatın canlanması için kullanabilirse, ekonomideki daralmayı önleyebilecektir.
Durgunluk dönemlerinde de borçlanmanın kimden yapılacağı önemli bir konudur. Durgunlukla mücadelede başarılı olabilmek için borçlanmanın, ekonomide özel harcamalar üzerinde en az etki meydana getirecek şekilde yani toplam talebi en az azaltıcı şekilde gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

a-Kişilerden borçlanma: Eğer kişileri devlete borç verdikleri parayı kullanmayarak atıl tuttukları fonlardan karşılıyorlarsa toplam talepte bir azalma olmayacak aksine devlet bu parayı kullandıkça toplam talepte net artışlar sağlanacaktır.
Ancak devlete borç verilen fonlar, kişilerin yatırım ve tüketim harcamalarını kısmaları yoluyla karşılanıyorsa, başlangıçta toplam talep azalmış olacak, elde edilen bu fonların devletçe harcanması, tekrar ekonomiye sokulmasıyla toplam talep yine borçlanmadan önceki düzeye gelecek ama harcamayı yapan kesim değişmiş olacaktır. Sonuçta ekonominin toplam talebinde bir değişiklik meydana gelmemiş olacaktır.

b-Ticari bankalardan borçlanma: Ticari bankaların portföylerinde kullanılmayarak, atıl tutulan fonların borçlanılması ve bunların devlet tarafından ekonomiye aktarılmasıyla genişletici bir etki yaratacağı açıktır. Ticari bankaların atıl fonlarından değil de özel kişi ve firmalara sağlanan kredilerden borçlanıyorsa bunun talebi artırıcı, ekonomiyi genişletici etkisi daha az olacaktır.

c-Merkez Bankasından borçlanılması: Bütçe açığının Merkez Bankasından borçlanılarak finanse edilmesi durumunda, toplam talep üzerinde hiçbir azaltıcı etki meydana gelmeyecektir. Çünkü, kamu harcamaları para arzı artırılarak karşılanmaktadır. Bu nedenle durgunluk dönemlerinde bütçe açığını finanse etmenin en etkin yolu Merkez Bankasından borçlanmaktır.
Durgunluk dönemlerinde kısa vadeli borçlanmalar tercih edilmelidir.
Genişletici maliye politikası, politikacılar açısından çok cazip olduğu için uygulama şansı çok yüksektir. Ancak böyle bir politikanın ekonomiyi enflasyonist sürece sokma tehlikesi söz konusu olduğundan iyi planlanması gerekir.
95  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Beyanname TÜrlerİ : 14 Ağustos 2009, 08:48:47
BEYANNAME TÜRLERİ
Gelir vergisi beyanları; yıllık, muhtasar ve münferit beyanname ile yapılır.

• Yıllık beyanname, çeşitli kaynaklardan bir takvim yılı içinde elde edilen kazanç ve iratların bir araya getirilip toplanmasına ve bu suretle hesaplanan gelirin vergi dairesine bildirilmesine aittir.
• Muhtasar beyanname, işverenler veya vergi kesintisi yapan diğer kimseler tarafından kesilen vergilerin, matrahları ile birlikte, toplu olarak vergi dairesine bildirilmesine aittir.
• Münferit beyanname, dar mükellefiyete tabi olanların yıllık beyanname ile bildirmeye mecbur olmadıkları kazanç ve iratlardan, vergisi kesinti yoluyla alınmamış olanların bildirilmesine aittir.
GELERİN TOPLANMASI
Bilindiği gibi gelir vergisi sübjektif bir vergidir. Gelir ergisinin sübjektif bir vergi olması ve gerçek kişileri vergi ödeme güçlerine göre vergilendirmeyi amaçlaması nedeniyle toplama kuralı, bu verginin en önemli kurallarından bir olmaktadır. Nitekim G.V.K ‘da aynı esası benimsemiş bulunmaktadır.

G.V.K. ‘nun seksen beşinci maddesine göre mükellefler, ticari zirai ve serbest meslek kazançlarından, ücretlerden, gayrimenkul ve menkul sermaye iratlarından ve kaynağı ne olursa olsun diğer her türlü kazanç ve iratlardan, bir takvim yılı içinde elde ettikleri gelirleri (basit usulde tespit edilen kazanç ve ücretler dahil), bu kanunda aksine bir hüküm olmadıkça toplamaya mecbur tutulmuştur.
TOPLAMA YAPILMAYAN HALLER
Aşağıdaki hallerde gelir toplanmaz ve yıllık beyanname verilmez.
GELİRLERDEN YAPILACAK MAHSUP VE İNDİRİMLER
Yukarıdaki esaslara göre bulunacak gelirden bazı mahsup ve indirimler yapılır. Bunlar şöylece özetlenebilir.
ZARARLARIN KARLARA MAHSUBU
Zararların karlara mahsubunu iki kısımda belirtmek gerekir.

• Aynı yıl meydana gelen zararların karlara mahsubu
• Geçmiş yıl zararlarının mahsubu
SİGORTA PRİMİ
G.V.K’ nun seksen dokuzuncu maddesinin birinci bendine göre, mükellefin şahsına, eşine ve çocuklarına ait hayat, sakatlık, hastalık analık, doğum ve tahsil gibi şahıs sigorta primleri de gelirden indirilebilir.

Kanun, bu primlerin indirilmesini bazı şartlara bağlamış bulunmaktadır.
Bu şartlar şöylece özetlenebilir.

• Primi ödeyen kişi tam mükellef olmalıdır.
• Prim tutarının beyan edilen gelirin %5’ine ve her bir kişi için yıllık asgari ücret tutarını aşmaması gerekir. Prim tutarı bu miktarı aştığı takdirde aşan kısım için indirim yapılamaz.
• Sigortanın Türkiyede’de kurulu ve merkezi Türkiye’de bulunan bir sigorta şirketi nezrinde akdedilmiş olmalıdır.
• Primler gelirin elde edildiği yılda ödenmiş olmalıdır.
• Beyannamede yer almış ücretler bulunduğu takdirde bunların net tutarlarının hesaplanması sırasında, bu primler ayrıca gelirden indirilmiş olmamalıdır.

Pek tabiki, eşlerin ve çocukların kendi gelirleri dolayısıyla ayrıca beyanname vermeleri halinde, bunlara ait sigorta primleri gelirinden indirilmez. Böyle durumlarda ödenen primler, eşin ve çocuğun kendi beyannamelerinden indirilir.

1479 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar ve diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu, (kısaca ifadeyle Bağ-Kur) Kanunu’nun49/3nolu maddesine göre, ödenen giriş keseneği ve sigorta primleri de, gider olarak yazılabilir.
Bağış Ve Yardımlar
Mükellefler tarafından yapılan bağış ve yardımlar da, bazı şartlarla gelirden indirilebilir. Kanunun bu konuyla ilgili düzenlemelerini göz önünde alarak söz konusu şartları şöylece özetleyebiliriz:

• Bağış ve yardımların, genel bütçeye dahil dairelere, katma bütçeli dairelere, il özel idareleri ile belediyelere, köylere, kamuya yararlı derneklere ve Medeni Kanuna göre kurulan vakıflara ve bilimsel araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde bulunan kurum ve kuruluşlara, müzelere, sinema, tiyatro, opera, bale, klasik müzik, klasik Türk müziği ve plastik sanatlar alanındaki üretim ve etkinlikler ile bu alanlarda kurulacak özel araştırma, eğitim ve uygulama merkezlerine, Kültür Bakanlığınca desteklenen veya desteklenmesi uygun görülen uluslar arası sanatsal organizasyonlara yapılması gerekir.
• Bir takvim yılı içinde yapılan bağış ve yardımların toplamı, o yıla ait beyan edilecek gelirin %5’ ini aşmamalıdır.
• Bağış ve yardım makbuz karşılığı yapılmış olmalıdır. Bağış ve yardımlar konusunda, 222 sayılı ilköğretim ve Eğitim Kanunu; 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu; 278 sayılı TÜBİTAK Kanunu; 6972 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun ile 2547 Sayılı Yükseköğretim kanunu, özel hükümler getirmiş bulunmaktadır. Bu tür kuruluşlara yapılacak bağış ve yardımların indirilmesinde, sözü edilen kanunların ilgili hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.
Özel İndirim
Ücretlerle ilgili ünitede bahsedildiği gibi özel indirim, sadece ücretlilere uygulanan bir indirim türüdür.

Bu konu bilindiği üzere G.V.K. nın otuz birinci maddesinde düzenlenmiş bulunmaktadır. Son duruma göre gerçek ücretlilerin vergilendirilmesinde özel indirim tutarları, günde 315.000, ayda 9.450.000 ve yılda 113.400.000 liradır.
Özel indirim kimlere uygulanır ve tutarı nedir?
Bakanlar kurulu, özel indirim tutarını asgari ücret tutarına kadar arttırmaya yetkilidir. Ayrıca Bakanlar Kurulu bu yetkiye dayanarak, kalkınma planı ve yıllık programlarda özel önem taşıdığı belirtilen sektörler ile kalkınmada öncelikli bölgelerde fiilen çalışanlar için farklı özel indirim tutarları tespit edilebilir.
Sakatlık İndirimi
Yine ücretlerle ilgili ünidete sözü edildiği gibi sakatlık indirimi, sadece sakatların yararlanabildiği bir indirim türüdür. Hatırlanacağı üzere sakatlık indirimi ile ilgili düzenlemeye göre, çalışma gücünün en az %80 ini kaybetmiş bulunan hizmet erbabı birinci %60 ını kaybeden ikinci, %40 ını kaybeden ise üçüncü derece sakat sayılır. Bunlardan birinci derece sakatlar özel indirimin sekiz katı, ikinci derece sakatlar dört katı ve üçüncü derece sakatlar ise iki katı tutarında sakatlık indiriminden yararlanırlar.

Sakatlık indiriminden önceleri yalnız ücretliler yararlanırken 1999 yılından itibaren mesleki faaliyet icra eden veya basit usulde vergilendirilen tüccar ve ücretli durumuna görmeksizin yapılan imalat, tamirat ve küçük sanat işleriyle uğraşanların gelir vergisi matrahından sakatlık indirimi yapılır. Bu indirim ailesinde bakmakla yükümlü olduğu özürlü kişi bulunan serbest meslek erbabı ve ücretlilere de uygulanır.
VERGİNİN HESAP EDİLMESİ
Yukarıdaki esaslara göre bulunan gelir, G.V.K nın yüz üçüncü maddesinde yer alan on dördüncü ünitede bahsedilecek artan oranlı tarife uygulanarak, gelir vergisi hesap edilir.

Böylece hesap edilen gelir vergisinden, kesinti yoluyla ödenen vergiler, geçici vergi, basit ücret vergisi, yabancı ülkelerde ödenen vergiler ve vergi alacağı mahsup edilerek ödenecek vergi bulunmuş olur.
YILLIK BEYANNAMENİN VERİLMESİ
Yıllık beyannamenin verilmesi konusu iki alt başlık altında anlatılmaya çalışılacaktır.
Yıllık Beyannamenin Verilme Zamanı
Mükellefler elde ettikleri gelirlerine göre değişik aylarda beyanname verirler. Buna göre gelirleri yalnız gayrimenkul sermaye iradından ibaret olan mükellefler izleyen yılın Ocak ayında; geliri yalnız basit usulde tespit edilen ticari kazançlardan oluşan mükellefler şubat ayında; bunların dışındaki durumlarda ise izleyen yılın Mart ayında yıllık beyanname verilir.

Örneğin; 1999 yılında yalnız gayrı menkul sermaye iradı elde eden bir mükellef yıllık gelir vergisi beyannamesini 2000 yılının Ocak ayında verebilecektir.

Kanun bu genel kurala, özel haklar için bazı istisnai hükümler de getirmiş bulunmaktadır. Bunlardan biri, vergilendirme dönemi içinde yurdu terk edenlerle ilgilidir. Düzenlemeye göre takvim yılında yurdu tek edenlerin beyannameleri, yurdu teke takaddüm eden (terkten önceki) 15 gün içinde bildirilir. Diğer bir özel durum ise ölümle ilgilidir. Buna göre ölüm halinde, ölüm tarihinden itibaren 4 ay içinde yıllık beyannamenin verilmesi gerekmektedir.
Yıllık Beyannamenin Verileceği Vergi Dairesi
Tam mükellefler yıllık beyannamelerini, ikametgahlarının bulunduğu vergi dairelerine veririler. Esas ilke bu olmakla beraber, işyeri ve ikametgahı ayrı ayrı vergi daireleri içinde bulunanlar, işyerinin bulunduğu yer vergi dairelerine beyanname vermek isteyebilirler. Ancak bu durumda yapılan isteği, Maliye Bakanlığının uygun görmesi gereklidir.

Gezici olarak çalışanların ticaret ve serbest meslek kazançları ile diğer ücretlerinin vergileri, kazanç ve irat sahiplerinin ikametgahlarının bulunduğu yer vergi dairesince tarh edilmemişse faaliyetlerini yürüttükleri yerin vergi dairesince tarh olunur.

Dar mükellefiyette ise vergi beyannamesi, Türkiye’de vergi muhatabı mevcutsa onun Türkiye’de oturduğu yerin; Türkiye’de vergi muhatabı yoksa işyerinin (işyeri birden fazla ise, bu işyerlerinden herhangi birisinin) bulunduğu vergi dairesine verilir.

Yıllık beyanname vergi dairesine bizzat mükellef veya onun adına hareket eden bir kişi tarafından verilebileceği gibi, posta ile de gönderilebilir.
Özet
Gelir vergisi mükellefleri bir takvim yılında G.V.K nın ikinci maddesinde sayılan kaynaklardan elde ettikleri kazanç ve iratları yıllık beyannamede toplamak zorundadırlar. Tacirler, çiftçiler ve serbest meslek erbabı, faaliyetlerinden kazanç elde etmeseler de yıllık beyanname vermekle yükümlüdürler. Ancak, ticari, zirai ve mesleki faaliyetler dışındaki kaynaklardan elde edilen kazanç ve iratlar için kanunda belirtilen belirli şartlarla gelirin toplanmasına ve yıllık beyanname verilmesine zorunluğu ortadan kalkmaktadır. Bir kısım kaynaklardan elde edilen zararlar diğer kaynaklardan elde edilen kazanç ve iratlardan mahsup edilebilir. Bir yıla ait zarar ancak takiben beş yıl içerisinde karlardan mahsup edilebilir. Mükellefler yıllık beyanname ile bildirecekleri gelirlerinden bir şahsi sigorta primlerini, Gelir Vergisi Kanunun otuz birinci maddesindeki indirimleri ve belirli oranda G.VK. da belirtilen kurumlara yapılan bağış ve yardımları düşebilirler. Gelir vergisi ve şahsi vergiler ile vergi ve para cezaları gelirden düşülmez. Mükellefin ödeyeceği verginin hesaplanması ile ilgili açıklamalar diğer sayfalarda hesaplanacaktır. Gayrimenkul sermaye iradı elde eden mükellefler takvim yılına ait gelir vergisi beyannamesini takibeden yılın Ocak ayı içerisinde yetkili vergi dairesine verirler. Gelirleri gerçek usulde tespit edilen ticaret, serbest meslek erbabı ve çiftçiler gelirlerini takibeden yılın Mart ayı içinde yetkili vergi dairesine verirler.
MUHTASAR VE MÜNFERİT BEYANNAME
Muhtasar Beyannamenin Verilmesi
Vergi kesintisi yapmaya zorunlu olanlar, bir ay içinde yaptıkları ödemeler veya tahakkuk ettirdikleri karlar ve iratlar ile bunlardan kestikleri vergileri, ertesi ayın yirminci günü akşamına kadar, ödeme veya tahakkukun yapıldığı yerin vergi dairesine bildirmeye zorunludurlar. Yıl sonlarında tahakkuk ettirilen mevduat faizlerinden kesilecek vergilerin bildirilmesi için bu süre, bir ay uzatılır.
Yıl Sonu Tahakkuk Eden Faizlerde Süre Nedir?
Çalıştırdıkları hizmet erbabının sayısı on veya daha az olan işverenler, kestikleri vergilere ait beyannamelerini, bağlı bulundukları vergi dairesine önceden bildirmek şartıyla her ay yerine üçer aylık olmak üzere Şubat, Mayası, Ağustos ve Kasım aylarının yirminci günü akşamına kadar verebilirler. Yalnız zirai ürün üzerinden tevkifat yapanlar aylık olarak bildirimde bulunmak zorundadırlar.
Ondan Fazla İşçi Çalıştıranlarda Bildirim Ne Zaman Yapılır?
Aynı belediye hudutları içinde çeşitli yerlerde yapılan ödeme ve tahakkuklar ile bunlara ait ek vergilerin ayrı yerler yerine bir merkezden bildirilmesi mümkündür. (G.V.K. Mad. 98)
Muhtasar Beyanname Verilmeyecek Haller
G.V.K. nın yüzüncü maddesine göre, genel bütçeye dahil idare ve müesseseler yaptıkları vergi kesintisi için beyanname vermezler. Bu kesintiler genel bir mahsupla bütçeye irat kaydedilir.
Münferit Beyanname
Münferit beyanname, uygulamada hemen hemen hiç rastlanmayan bir beyanname türüdür. Bu bakımdan bu konuya kısa bir şekilde değinmeye çalışacağız.
Münferit Beyanname Verecek Olanlar
Münferit beyannameyi, yıllık beyanname vermek zorunda olmayan dar mükellefler verir. Bu genel ifadeyi şöylece biraz daha açabiliriz.

• Münferit beyanname, sadece dar mükellefiyete tabi olanlar için söz konusudur. Tam mükellefiyete tabi olanlar, münferit beyanname vermezler.
• Münferit beyanname, yıllık beyanname vermek mecburiyeti bulunmayan hallerde verilir.
• Diğer yandan, geliri telif ve patent haklarının satışından, ibaret olan ve gelirlerinin tamamı üzerinden kaynakta kesinti suretiyle vergisini ödemiş bulunan dar mükelleflerin, bu gelirleri için münferit beyanname vermeleri ihtiyaridir.
Münferit Beyanname İle Bildirilecek Kazanç ve İratlar
Dar mükelleflerin münferit beyanname ile bildirilecek kazanç ve iratları şunlardır:
• Gayrımenkullerin elden çıkarılmasından doğan diğer kazanç ve iratlar: Bu kazanç ve iratlar gayrımenkullerin elden çıkarılmasından elde edilen her türlü kazanç ve iradı içermektedir.
• Menkul malların ve hakların elden çıkarılmasından doğan diğer kazanç ve iratlar.
• Ticari veya zirai bir işletmenin faaliyetinin durdurulması veya terk edilmesi karşılığı elde edilen diğer kazanç ve iratlar
• Arızi olarak ticari işlemlerin yapılmasından veya bu nitelikteki işlere arıcılık edilmesinden elde edilen kazanç ve iratlar, arızi olarak serbest meslek faaliyetleri dolayısıyla elde edilen kazançlar ile dar mükelleflerin Türkiye ile yabancı memleketler arasında yaptıkları arızi ulaştırma işlerinden elde edilen kazanç ve iratlar beyan edilerek vergilendirilir.
• Gerçek usulde vergiye tabi mükelleflerin terk ettikleri işleriyle ilgili sonradan elde ettikleri diğer kazan ve iratlar
Münferit Beyannamenin Verilmesi
Yukarıda belirtilen kazanç ve iratlardan serbest meslek faaliyetine ilişkin olanların beyannamelerinin bu faaliyetlerin sona erdiği, bu kazanç dışındaki diğer kazanç ve iratlarla ilgili beyannamelerinin bu faaliyetlerin sona erdiği, bu kazanç dışındaki diğer kazanç ve iratlarla ilgili beyannamelerin ise bu kazanç ve iratların iktisap olunduğu tarihten itibaren, on beş gün içinde ilgili vergi dairesine verilmesi zorunludur.
FON PAYLARI
3824 Sayılı kanunla, Savunma Sanayii Desteleme Fonu, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Teşvik Fonu ile Çıraklık, mesleki ve Teknik Eğitimi Geliştirme ve Yaygınlaştırma Fonu birleştirilerek, bu fona ait tutarlar fon payı adı altında tek kalemde toplanmıştır bakanlar kurulu fon oranını %10 olarak belirlemiştir.

Fon payı matrahı ücret gelirine isabet eden vergi hariç olmak üzere hesaplanan (beyannamelerde) gelir vergisidir. Hesaplanan bu fon payından beyannameye dahil gelirlerle ilgili olarak vergi kesintisi yapılırken tespit edilen fon payı mahsup edilecektir. Mahsup sonunda kalan fon payı gelir vergisi ile birlikte ödenecektir.

Beyan edilen gelirler arasında ücret geliri bulunması halinde aşağıdaki formül uygulanarak ücrete ait gelir vergisi hesaplanır.

Safi Ücret Tutarı x Hesaplanan Vergi
Ücrete İsabet Eden Vergi =
Beyannamenin 102 Nolu Satırındaki Kar toplamı

Bu şekilde hesaplanan ücrete isabet eden vergi hesaplanan toplam gelir vergisinden düşülerek fon payına ait matrah belirlenir. Bu matrah üzerinden % 10 oranında fon payı hesaplanır.
Özet
Gelir Vergisi genelde beyan esasına dayanır. Bazı kazanç, irat ve ücretler bu gelirleri ödeyenler tarafından vergi kesintisine tabi tutularak ödenir. Kesilen bu vergiler mükellefin ileride ödeyeceği vergiden mahsup edilir. Ancak bazı durumlarda kaynakta vergi kesme usulü kesin vergilendirme niteliğine bürünmektedir. Hangi ödemelerden kimlerin ne oranda kesinti yapacağı kanunda geniş olarak açıklanmıştır. Vergi kesintisi ücretler dışında kalan ödemelerde gayrisafi tutarlar üzerinden yapılır. Ücretler gerekli indirimler yapılarak kesin olarak vergilendirilir. Vergi kesintisi yapanlar bir ay içinde yaptıkları ödeme veya tahakkuk ettirdikleri kar ve iratlardan kestikleri vergileri takibeden ayın yirminci günü sonuna kadar ilgili vergi dairesine muhtasar beyanname ile bildirmek zorundadırlar. Bazı durumlarda bu beyanname aylık yerine üçer aylık dönemlerde verilebilir.
KATMA DEĞER VERGİSİ
Katma Değer Vergisi Kanunun Gerekçesi
Katma Değer vergisi Kanunun genel gerekçesinde bu sisteme geçilmekle:

• “Bu vergi sisteminin ekonomik olaylara karşı tarafsız ve vergi yükü açısından nötr olan özelliği nedeniyle halen yürürlükte bulunan muamele vergilerinin ekonomi üzerindeki olumsuz etkileri giderilecektir”.
• “1950 lerde gelir ve kurumlar vergisi alanında yapılan köklü değişikliklere paralel olarak harcama vergileri sisteminde de düzenlemeler yapılmış olunacak ve böylece iki sistemin işleyişinde sağlanması zorunlu olan fonksiyonel bağlar kurulmuş olacaktır”.
• “Uluslar arası ekonomik ilişkilerimizin ve özellikle ihracatımızın geliştirilmesi açısından da yarar sağlayacaktır” denilmektedir. Burada görüldüğü üzere, mevcut harcamalar üzerinden alınan çok çeşitli vergileri kaldırarak tekbir vergi sistemini kurmak, Gelir Vergisi ve Kurumlar Vergisi ile bir oto kontrol tesis etmek ve ihraç edilen mallar üzerindeki çeşitli adlar altında alınan vergilerin yüklerinden doğan olumsuz etkileri ortadan kaldırmak, yasanının genel gerekçesi teşkil etmektedir.
Katma Değer Vergisinin Konusu
Katma Değer Vergisi Kanunun birinci kısmı “Mükellefiyet” adını taşımakta olup bunun birinci bölümü de “Verginin Konusu” na ayrılmıştır. Bu tüm vergi yasalarında alışılagelmiş yasa tekniğine uygun bir biçimdir ve birinci madde genelde yasanın konusunun tanımını içeriri. Fakat Katma Değer Vergisinin de ana başlık verginin konusu olmakla beraber birinci madde de verginin konusu ile ilgili bir tanıma yer verilmeyip, vergi konusunu teşkil eden işlemler sayılmıştır. Verginin konusunu tanımlamayan bir Katma Değer Vergisi Kanununda “Vergi indirimleri” faslı çıkarılacak olursa yaygın muamele vergisine dönüşülür. Bununla beraber ön vergi indirim metodu ile salınan bir Katma Değer Vergisinde konu tanımı yapmak gerçekten zordur. Bütün bu zorluğa rağmen, bu vergiye hangi sebeple katma adının verildiğinin açıklığa kavuşması ve vergi konusunun tanımlanması ve vergi mükelleflerinde ilerde meydana gelebilecek tereddütlerin ortadan kaldırılması için yerinde olurdu kanaatindeyiz.

Bir tanım getirmeyen Katma Değer Vergisinin birinci maddesinde vergiye tabi işlemler üç fıkra olarak düşünülmüştür.

Birinci fıkrada ticari, sınai, zirai faaliyet ve serbest meslek faaliyeti çerçevesinde yapılan teslim ve hizmetler vergi konusu içerisine alınmıştır. Burada dikkat edilecek husus ticari, sınai, zirai ve serbest meslek faaliyeti içerisinde yapılan teslim ve hizmetlerin vergi konusu içerisinde olmaları yoksa bunlara konu olan mal ve hizmetlerin teslim veya ifasının doğrudan doğruya vergi konusu içerisinde olmamasıdır. Örneğin kişilerin aralarında yapmış oldukları mal ve hizmetlerin teslim veya ifasının doğrudan doğruya vergi konusu içerisinde olamamasıdır. Örneğin kişilerin aralarında yapmış oldukları mal ve hizmet teslim ve ifaları vergiye tabi değildir. Diğer bir anlatım ile Gelir Vergisinde olduğu gibi genelde devamlılık (süreklilik) ilkesi benimsemiş, yani sürekli olarak yapılan ticari, sınai, zirai, serbest meslek faaliyetlerinde doğan mal ve hizmet teslim ifaları vergilendirilmiştir. Nitekim birinci maddenin dördüncü fıkrası bu faaliyetlerin “devamlılığı, kapsamı ve niteliği Gelir Vergisi Kanunun hükümlerine göre Gelir Vergisi Kanununda açıklık bulunmadığı hallerde. Türk Ticaret Kanunu ve diğer ilgili mevzuat hükümlerine göre tayin ve tespit edilir” hükmüyle “süreklilik” ilkesini teyit etmekte ayrıca Gelir Vergisi Kanunu ve Ticaret Kanunu ile bir paralellik kurmaktadır. Yasada vergi konusu süreklilik yönünden kısıtlandığı halde birinci maddenin sondan ikinci fıkrası ile de vergi kapsamının uygulamada yapay bir biçimde daraltılmasını önleyecek hükümler konmuştur. Bu hükme göre “faaliyetlerin kanunların veya resmi makamların gösterdiği gerek üzerine yapılması, bunları yapanların hukuki statü ve kişilikleri, Türk tabiiyetinde bulunup bulunmaları ikametgah ve işyerlerinin yahut kanuni merkez veya iş merkezlerinin Türkiye’de olup olmaması işlemlerinin mahiyeti” değiştirmeyecek ve vergilendirmeye mani olmayacaktır.
Vergiyi Doğuran Olay
Verginin konusu içerisine giren işlemler ve bu işlemlerle ilgili kavramları açık bir biçimde ortaya konulmasından sonra kanunda, vergileme yönünden çok önemli bir konu olan vergi alacağının veya borcunun doğabilmesi için hangi olayların ve durumların ortaya çıkması gerektiği hususları “vergiyi doğuran olay başlığı” altında bir önceki konularda incelenmiştir.

Genelde vergiyi doğuran olay malın teslimi veya fatura veya benzeri bir belgenin düzenlenmesi ile ortaya çıkmaktadır. Hangisi önce yapılmışsa vergiyi doğuran olaya esas o alınacaktır. Bu genel esasın dışında:
• kısım kısım mal teslimleri veya hizmet ifalarında her bir kısmın gerçekleşmesi,
• komisyoncu aracılığı ile veya konsinyasyon suretiyle yapılan satışlarda malların alıcıya teslimi,
• malın alıcı veya onun adına hareket edene gönderilmesi durumunda, malın nakliyesinin başlatılması veya nakliyeciye verilmesi,
• Su, elektrik, gaz, ısıtma, soğutma ve benzeri enerji dağıtım veya kullanımlarında bunların bedellerinin tahakkuk ettirilmesi,
• Kiraya verme işlemlerinde kullanıma terk edilmesi,
• İthalatta gümrük vergisi ödeme mükellefiyetinin başlaması, gümrük vergisine tabi olmayan işlemlerde ise gümrük beyannamesinin tescili,
• Yabancıların Türkiye ile yabancı ülkeler arasında yapılan taşımacılık e transit taşımacılıkta gümrük hattından geçilmesi, anında vergiyi doğuran olay meydana gelmektedir.
Vergiyi Doğuran Olay Ne Zaman Meydana Gelmiş Sayılır
Vergiyi doğuran olaylardan malın nakliyesine başlanması veya nakliyeci veya sürücüye verilmesi konusu üzerinde burada biraz durmak istiyoruz. Satıcı ile alıcı arasındaki akde göre malın alıcının gösterdiği yerde teslimi gerekiyorsa bu durumda malın nakliyeciye verilmesi veya nakliyesinin başlatılması ile vergiyi doğuran olayın ortaya çıkamayacağı kanısındayız. Çünkü satış akdi, alıcının gösterdiği yerde teslim ile tamamlanacağı için, mal o yere kadar satıcıya aittir ve herhangi bir işlem söz konusu olmadığı için de vergi konusu içerisine girilmemiştir. Vergi konusu içine girmeyen bir işlem için de veriyi doğuran olaydan söz edilemez.
Verginin Mükellefi ve Vergi Sorumlusu
Kanunun birinci kısım ikinci bölümü mükellef ve vergi sorumlusu başlığını taşımaktadır. Sekizinci madde de Katma Değer Vergisinin mükellefleri sayılmıştır. Bilindiği üzere mükellef şekli ve maddi mükellefiyet altında olan kimsedir. Bu maddede sıralananlar ise sadece şekli mükellefiyet altındadırlar. Nihai vergi yüklenicisi tüketici olduğuna göre parasal mükellefiyet altında olan da nihai tüketicidir. Bu durumda burada sözü edilen mükellef aracı mükelleftir (Mutavassıt mükellef) yani kendi nam ve hesabına ödediği vergiyi bir başkasına yasal olarak yansıtan diğer bir deyişle bir başkasından yasal olarak tahsil eden kişidir. O halde Katma Değer Vergisinin KDV Kanununa göre mükellefleri şunlardır:

• Mal teslimi ve hizmet ifası hallerinde, bu işleri yapanlar,
• İthalatta mal ve hizmet ithal edenler,
• Transit taşımacılarda gümrük veya geçiş işlemine muhatap olanlar,
• PTT İşletme Genel Müdürlüğü ve Radyo ve Televizyon Kurumları,
• Spor-Toto, piyango (Milli Piyango dahil) ve benzeri oyunların teşkilat müdürlükleri,
• At yarışları ve diğer müşterek bahis ve talih oyunlarında bunları tertipleyenler,
• Birinci maddenin üçüncü fıkrasının c bendine gören hallerde bunları tertipleyenler veya gösterenler,
• Gelir Vergisi kanunun yetmişinci maddesinde belirtilen mal ve hakları kiraya verenler,
• İsteğe bağlı mükellefiyette talepte bulunanlardır.
Katma Değer Vergisinde Mükellefler Kimlerdir
Kanun ayrıca Katma Değer Vergisine tabi olmayıpta düzenledikleri fatura ve benzeri vesikalarda Katma Değer Vergisi gösterenler, bu vergileri vergi dairesine ödemekle yükümlü tutmuştur. Kanuna göre borçlu oldukları vergi tutarından daha yüksek bir meblağı gösteren mükellefler için de yukarıdaki hüküm geçirlidir. Bu hüküm ile kanun koyucu, “vergi” adı altında para tahsil edilip haksız kazanç sağlanmasının önüne geçmeyi amaçlamıştır.

Kanunun dokuzuncu madde ile bir de vergi sorumlusu kavramı getirmiştir. Bu maddeye göre Katma Değer Vergisi sorumlusu; mükellefin Türkiye içinde ikametgâhının, işyerinin, kanuni merkezi ve iş merkezinin bulunmaması hallerinde ve gerekli görülen diğer hallerde maliye bakanlığı, vergi alacağının emniyet altına alınması amacıyla, vergiye tabi işlemlere taraf olanları veya diğer ilgili bir şahsı verginin ödenmesinden sorumlu tutabilir. buna göre bu şahıs esas mükellef adına vergi ile ilgili tüm parasal ve şekli mükellefiyetleri yerine getirmek zorundadır. Aynı zamanda fiili ya da kaydi envanter sırasında belgesiz mal bulundurulduğu veya belgesiz hizmet satın alındığının tespiti halinde, bu alışlar nedeniyle kayba uğratılan KDV si belgesiz mal bulunduran veya hizmet alan mükelleften alınabilecektir.
KATMA DEĞER VERGİSİNİN MATRAHI, NİSPETİ VE İNDİRİM
Katma Değer Vergisinin Matrahı
Genel Olarak Matrah
Katma Değer Vergisi kanunu genel olarak teslim ve hizmet işlerinde, bu işlerin karşılığını teşkil eden bedeli vergi matrahı olarak kabul etmiştir. Bedel deyimini de çok geniş anlamda tanımlamıştır. Mal ve hizmet alan veya bunların namına mal alan veya işlem yapanların mal ve hizmet karşılığı her ne suretle olursa olsun aldıkları veya borçlandıkları para, para ile temsil edilebilen menfaat ve benzeri değerler, mal bedeli olarak kabul edilmektedir.

Bedelin belli olmaması , paradan başka değerler olması veya takdiri durumlarında işlemin mahiyetine göre emsal bedeli veya emsal ücreti matraha esas alınır. Emsal bedeli veya emsal ücreti Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre tespit edilir. Serbest meslek faaliyetlerinde, meslek teşekküllerince tespit edilmiş bir ücret varsa hizmetin bedeli yani matrah bu ücrettir.

Bedelin döviz ile hesaplanması halinde yani döviz ile yapılan işlemlerde bedel, vergiyi doğuran olayın meydana geldiği andaki cari kur üzerinden Türk parasına çevrilir ve matrah o şekilde bulunur. Cari kurun belli olmaması durumunda Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasınca tespit edilen pariteler esas alınacaktır.
Matrah Nasıl Hesaplanır
Tarifeli işlerde matrah, bu tarifelerde gösterilen mal veya hizmetin bedelidir. Bu gibi durumlarda tarifede gösterilen bedele vergi oranı uygulanıp Katma Değer Vergisi miktarı bulunmayacaktır. Tarifede belirtilen bedele iç yüzde oranı uygulanmak suretiyle Katma Değer vergisi hesaplanacaktır.

Örneğin: 300.000 lira olarak tiyatro bilet bedeli saptanmışsa,
300.000- (30.000 x 15 / 115) = 260.870 lira tiyatro biletinin gerçek bedelinin ve 39.130 lira Katma Değer Vergisidir.
Verginin Nispeti
Katma Değer Vergisinin genel nispeti vergiye tabi işlemler için %10 dur. Bakanlara kurulu bu oranları dört katına kadar arttırmaya ve %1 e kadar indirmeye ve değişik mal ve hizmet için perakende aşamasında farlı oranlar tespite yetkilidir. Bakanlar kurulu yetkisine dayanarak mal ve hizmetler için beş farklı oran tespit etmiştir. Kuru üzüm, incir kayısı, pamuk, fındık, şeker pancarı, tiftik, fig gibi zirai ürünler ve normal ekmekler için %1, küçük ve büyükbaş hayvanı ve bunların et, süt yoğurt, beyaz peynir, yumurta, tuz ve kristal şeker, buğday arpa, yaygın tüketilmeyen katkı maddeli ekmekler ve tost ekmeği, yağ sebze ve meyveler gibi temel gıda maddeleri doğal gaz öteme kaydedici cihaz için %8, otomobil, kristal eşya, kürk renkli televizyon gibi lüks mallar için %23 ve silindir hacmi 2000 cm³ ü geçen binek otomobilleri için ise %40 vergi oranı tespit etmiştir. Bu farklı oranlar tabi mallar beş ayrı liste halinde belirtilmiştir. Listelerde belirtilmeyen mal ve hizmetlerin vergi oranı ise %18 olarak belirlenmiştir.
Vergi İndirimi
Şimdi Katma Değer Vergisinin en önemli özelliği olan indirim üzerinde durulacaktır. Mükellefler, yaptıkları vergiye tabi işlemler üzerinden hesaplanan katma Değer Vergisinden faaliyetlerine ilişkin olmak üzere;

• Kendilerine yapılan teslim ve hizmetler dolayısıyla hesaplanarak düzenlenen fatura ve benzeri vesikalarda gösterilen katma Değer vergisini,
• İthal olunan mal ve hizmetler dolayısıyla ödenen katma değer Vergisini indirebilirler.
• ***ürü ve telafi edici usulde vergi tabi mükellefler gerçek usule göre vergilendirmeye geçmeleri halinde, çıkarılan envantere dönem başındaki malların fatura ve benzeri vesikalarda gösterilen Katma Değer Vergisini, indirebilirler.

Bir dönemdeki indirilecek Katma Değer Vergisi hesaplanan Katma Değer vergisinden fazla olursa, aradaki fark mükellefe iade edilmez. Sonraki döneme devredilir. Ancak Bakanlar Kurulunca vergi nispeti indirilen teslim ve hizmetlerle ilgili olup, yılı içersinde indirilemeyen ve tutarı bakanlar kurulunca tespit edilecek sınırı aşan ve vergi iade olunur.

İndirim hakkını mükellefler vergiyi doğuran olayın vuku bulduğu takvim yılı aşılmamak koşuluyla ilgili vesikalarını defterlere kaydedildiği dönemde kullanabilirler.
VERGİLENDİRME USULLERİ, VERGİLENDİRME DÖNEMİ, BEYAN ESASI VE VERGİNİN TARH VE TAHSİLİ
Vergilendirme Usulleri
Katma Değer Vergisinde genel bir hükümle gerçek usulde vergilendirme esası getirilmiştir

Gerçek usulde vergilendirme, mükellefin yaptığı işlemler üzerinden hesaplandığı Katma Değer Vergisinden Ön muameleleri üzerinden ödediği Katma Değer Vergisini indirerek kalan vergiyi, belirli dönemler sonunda bir beyanname ile vergi dairesine ödemesidir.

Katma Değer Vergisi aksine hüküm bulunmadıkça mükelleflerin yazılı beyanı üzerine tarh olunur. Herhangi bir vergilendirme döneminde vergiye tabi işlemleri bulunmayan mükellefler de beyanname vermek mecburiyetindedirler. Genel olarak beyanname, aşağıda gösterilen vergilendirme dönemini takibeden ayın yirmi beşine kadar verilir.

Maliye Bakanlığı bu vergi dönemlerini bir aya kadar indirmeye yetkilidir. Maliye Bakanlığı 1985 yılı sonuna kadar belirli ciroyu aşan mükelleflerden birer aylık dönemlerde beyanname alınmasını kararlaştırmıştır. Ayrıca bu vergilendirme dönemleri aşağıdaki hallerde:

• ***ürü Usulde vergilendirilen mükellefler için bir takvim yılı,
• Vergi kesintisi yapmakla sorumlu tutulanlar için bir ay,
• İthalde, transit ve Türkiye ile yabancı ülkeler arasındaki taşımacılık işlerinde gümrükten geçildiği an,

Olmak üzere düzenlenmiştir.

Katma Değer Vergisi, beyannamenin verildiği gün, beyanname posta ile gönderilmişse geldiği tarihi takibeden yedi gün içinde tarh edilir.

Tarh yeri:
• Mükellefin iş yerinin bulunduğu,
• Mükellefin birden fazla vergi dairesi bölgesinde işyeri varsa gelir veya kurumlar vergisi yönünden bağlı bulunduğu,
• Gayrimenkul teslimlerinde mükellefin isteği üzerine gayrimenkulun bulunduğu,
• Maliye Bakanlığının istek üzere veya re sen tayin ettiği, vergi dairesince tarh edilir.

İthalde alınan katma Değer Vergisi ile ikametgahı, kanuni merkezi ve iş merkezi Türkiye’de bulunmayanlar tarafından, motorlu kara taşıtlarıyla Türkiye ile yabancı ülkeler arasında yapılan taşımacılık ile transit taşımacılığa ait Katma Değer Vergisi, ilgili gümrük idaresince tarh olunur.

Beyanname vermek mecburiyetinde olanlarla vergi kesmekle sorumlu tutulanlar, beyan tarihleri içerisinde vergilerini ödemek zorundadırlar. Beyanname vermek mecburiyetinde olmayanlar ise tarh süreleri içerisinde vergilerini öderler

Katma Değer Vergisi ithalde, gümrük vergisine tabi işlemlerde gümrük vergisi ile birlikte, gümrük vergisine tabi olmayan işlemler ile yabancıların yaptığı taşımacılık işlemlerinde özel beyanname verilme süresi içerisinde ödenir.
Özet
Katma Değer Vergisi harcamalar üzerinden alınan en modern vergidir. Bu vergi her üretim ve satış aşamasında yaratılan katma değer üzerinden hesaplandığından ve maliyet içerisine girmediğinden vergi mükerrerliğine yol açmamaktadır. Türk Katma Değer Vergisi kanununa göre ticari, sınai, zirai ve serbest meslek faaliyeti çerçevesinde yapılan teslim ve hizmetler, her türlü mal ve hizmet ithalatı ve özellik arz eden bir kısım faaliyetlerden doğan teslim ve hizmet ifası hallerinde bu işleri yapanlar ve ithalatta mal hizmet ithal edenlerdir. Kanunda ihracat, deniz, hava ve demiryolu araçlarının yurtiçi, bakım ve onarımı, uluslar arası taşıma hizmetleri, bir kısım ithalat ve bazı sosyal ve askeri amaçlı teslimler vergiden istisna edilmiştir. Ayrıca bazı uluslar arası kuruluş mensuplarına ve karşılıklı olmak şartıyla yabancı ülke diplomatlarına muafiyet tanınmıştır. Katma Değer Vergisinin matrahı, genel olarak mal teslimi ve hizmet ifası karşılığında alınan bedeldir. Kanunda ayrıca bir kısım mal ve hizmet teslimleri için özel matrah şekilleri düzenlenmiştir. Katma Değer vergisi gerçek usule göre tespit edilmektedir. Katma Değer Vergisinin genel nispeti %10 dur. Temel gıda maddelerinde ve tarım ürünlerinde bakanlar kurulu bir nispeti %1 e kadar indirmeye ve dört katına kadar arttırmaya yetkilidir. Bakanlar Kurulu yetkisini kullanarak temel gıda maddeleri ile gazete, dergi, kitap teslimlerinde %8, bazı tarım ürünlerinde %1 e indirilmiş, diğer malların vergi oranını ise %15 e çıkarmıştır. Lüks malların vergi oranı %23 olarak belirlenmiştir. Türk Katma Değer Vergisi genelde “gelir tipidir”. Bakanlar kurulu kararıyla bazı sektirler veya mal grupları itibariyle özelde “tüketim tipine” dönüşmektedir.
BEYANNAMELERE İLİŞKİN ÖRNEKLER
Gelir Beyannamesini İlişkin Örnek
Konya’da ticaretle uğraşan birinci sınıf tüccar Asım Aksoy’a ait 2000 takvim yılı beyanına ilişkin bilgiler şöyledir.

- Dönem içinde elde edilen ticari kazancı net tutarı 12.000.000.000
- Ödenen Bağ-Kur primi 150.000.000
- Geçmiş yıl zararları 500.000.000
- Mükellefin ödediği geçici vergi 1.600.000.000

Örnekteki rakamları ve olabilecek diğer bazı durumları düşünerek şunları söyleyebiliriz.

Eğer geçmiş yıl zararlı 8.695.000.000 liradan fazla olsa idi, o zaman, bu tutarı aşan kısmı 1998 gelirinden indirilemeyecekti.

Bildirilen gelir hayat standardı esasına göre bulunan gelirden daha düşük olsa idi o zaman ise, sözü edilen kalemlerin hiç birisi gelirden indirilmeyecekti.

Çünkü hayat standardına ilişkin G.V.K nın mükerrer 116 maddesi, seksen sekizinci maddeye göre, yapılacak zarar mahsubu ile seksen dokuzuncu maddeye göre yapılacak sigorta primi ve bağış gibi indirimleri, yalnızca hayat standardına göre tespit edilecek gelirin aşan kısmı ile sınırlandırılmış bulunmaktadır.

Hayat standardı esası 1.1.1999 tarihinden itibaren yürürlükten kaldırıldığı için 1999 yılında elde edilen kazançlar isin uygulanmayacaktır.
Muhtasar Beyannameye İlişkin Örnek
Vergi sorumlusu Ali Çalışkan’ın Mayıs 1998 de muhtasar beyannamede verilmesine ilişkin yaptıkları ödemeler şöyledir:

- Mayıs 1999 da işyerinde 20 işçi çalıştırmış ve bu kişiler için (20 x 78.075.000) = 1.561.500.000 lira ödemede bulunmuştur. Yapılan bu ödemelerden 40.425.000 lire gelir vergisi 7.755.200 lire damga vergisi kesilmiştir.

Kaynakça
BAŞER, Mümin. Vergi Uygulamaları, İstanbul, 1972.
BULUTOĞLU, Kenan. Türk Vergi Sistemi, Cilt I, İstanbul, 1978
TÜRK GELİR VERGİSİ KANUNU (G.V.K)
VERGİ USUL KANUNU (V.U.K)
EĞİLMEZ, Mafi, Katma Değer Vergisi, Maliye Bakanlığı Tetkik Kurulu Yayını No: 1982/2
3056 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu.
Maliye Hesap Uzmanları Derneği, Beyanname Düzenleme Kılavuzu
96  Eğitim & Öğretim / Ödevler / İşletme Türleri : 14 Ağustos 2009, 08:48:20
1.Tek Kişi İşletmeleri (Tacirler)



Tek kişi işletmelerinde sermaye sahibi ve idarecisi aynı kişidir. İdarenin sorumluluğu kişiseldir. İşletmede meydana gelen bütün kar ve zarardan girişimci sorumludur.

Tek Kişi İşletmelerinin özellikleri:

1.Girişimci çabuk karar verme özelliğine sahiptir.

2.Teşebbüsün büyümesi ve gelişme kaydetmesi halinde çalışma kapasitesi belli bir seviyeden yukarıya çıkamaz.

3.Teşebbüsün varlığı girişimcinin varlığına, kazanç kabiliyetine ve sağlığına bağlıdır.

4.Girişimcinin işletmeden çekebileceği parada sınır olmadığı için servet oluşturması kolay olur. Ayrıca girişimcinin kendi giderlerinde yaptığı kısıtlamalar krediye olan ihtiyacı azaltır.



2.Şirketler

Bir işletmenin ortaklık olabilmesi için şu özellikleri taşıması gerekir:

1.Ortaklığı kuran kişilerin sayısı birden fazla olmalıdır.

2. Ulaşılmak istenen ortak bir amaç olmalıdır.

3. Amaca ulaşmak için ortaklar arasında bir anlaşma yapılmalıdır.

4. Belirlenen amaca ulaşmak için para mal emek ve sermaye harcanmalıdır.


Adi Şirket


İki veya daha çok kişinin para, mal veya emek olarak bir sermaye koymaları ile oluşur. Adi şirketin kuruluşu kanunca özel bir biçimde bağlanmıştır. İster gerçek kişi ister tüzel kişi olsun , ortakların şirket kurmak için sözlü olarak veya kapalıca anlaşmalarıyla adi şirket kurulmuş olur.

Adi şirkette, şirketin kararları tüm ortakların oy birliği ile alınır. Bununla beraber sözleşmeye, çoğunlukla karar verileceği de konulabilir. Şirket karları bütün ortaklar arasında ve belirtilen oranlarda veya eşit olarak dağıtılır. Ortakların sorumlulukları sınırsız olup her ortak şirketin tüm borçlarından kişisel varlığıyla sorumludur. Her ortağın şirketin yönetiminde yetkisi vardır. Yönetim yetkisi ortaklardan birine, birkaçına veya dışardan birine bırakılabilir.




Ticaret Şirketleri


Ticaret şirketleri şahıs şirketleri ve sermaye şirketleri olmak üzere ikiye ayrılır. Şahıs şirketleri genellikle birbirlerini iyi tanıyan ve birbirlerine güvenen kişiler tarafından kurulur. Bu nedenle ortakların sayısı azdır ve ortaklığın devri güçtür. Bu şirketlere örnek olarak kollektif şirketleri gösterebiliriz.

Ticaret şirketleri sermayeye olan ihtiyacın fazlalığından doğmuştur. Büyük işlerde çok kazanma imkanı ve zarar etme riski yüksek olduğundan şirketin geniş bir bilgiye ve teşkilatlanmaya ihtiyacı vardır.

Özellikleri:

1. Kredi temini için esas olan şirketin kapitali ve girişimcilerim kişisel servetleridir. 2. Şirketin aktif kıymetleri kredi verenlere karşı garanti olarak gösterilebilir.

3.Ortakların kişisel harcamalarının toplamı kazançlarının toplamından fazla olmamalıdır.


Kollektif Şirket


Ticaret kanunumuzun 153’üncü maddesinde kollektif şirket şöyle tanımlanmaktadır: Ticari bir işletmeyi bir ticaret ünvanı altında işletmek amacıyla gerçek kişiler arasında kurulan ve ortaklarından her birisinin sorumluluğu şirket alacaklılarına karşı sınırlandırılmamış şirketlerdir. Bu tanıma göre ticarethane, fabrika vey benzeri kurumları işletmek amacıyla kurulan kollektif şirketlerin başlıca özellikleri şunlardır:

1.Şirket gerçek kişiler arasında yapılan bir sözleşmeye dayanmalıdır.

2.Ortakların sorumlulukları sınırsızdır ve şirket borçlarından dolayı zincirleme sorumludur. Adi şirketlerden farklı olarak kollektif şirketlerin ayrı bir varlığı vardır. Kazançlar şirket sözleşmesinde belirtilen biçimde dağıtılır.

3.Ortaklardan her birinin ayrı ayrı şirket yönetme hak ve görevi vardır. Ancak şirket sözleşmesiyle, şirketin yönetimi tek bir ortağa veya birden çok ortağa bırakılabilir.

4.Şirketin sermaye gücü ortakların varlığına bağlıdır.

5.Ortaklar arasındaki ilişkiler karşılıklı güvene dayandığından ve ortaklar tüm varlılarıyla sorumlu bulunduklarından ortaklar arasında değişiklik yapılması zorlaştırılmıştır.


Anonim Şirket




Anonim şirket; kurulması izne ve bir takım biçimlere bağlı olan en tipik sermaye şirketidir. Ticaret Kanunumuzun 269. maddesinde Anonim şirket şöyle tanımlanmaktadır: Bir ünvana sahip, ana sermayesi belli ve paylar bölünmüş olan ve borçlarından dolayı yalnız varlıkları ile sorumlu bulunan şirkettir.

Bir anonim şirketin kurulması için en az beş kurucunun bulunması ve ana sermayesinin de beş milyar Türk Lirasından aşağı olmaması gerekir. 1995 yılında tekrar düzenlenen kanun göre bakanlar kuruluna bu miktarı 10 katına kadar çıkarabilme yetkisi verilmiştir.

Ortaklar şirketin yönetimiyle ilgilenmezler. (Çoğu kez şirketin yönetimi profesyonel yöneticilere bırakılır). Şirketin yönetimini yönetim kurulu denetleyebilir. Yöneticiler yönetim kuruluna karşı sorumludurlar. Yönetim kurulunu, ortaklardan oluşan şirket genel kurulu seçer.

Hisse veya pay senetlerinin satışıyla ortaklık kolaylıkla devredilebilir. Ortakların ölümü veya ortaklıktan çekilmeleri şirketi etkilemez.

Anonim şirketler büyük sermaye toplama yeteneğine sahip olduklarından, büyük işletmeler daha çok anonim şirket biçiminde kurulurlar. Şirketler büyük ve ortak sayısı fazla olduğundan anonim şirketlerin yönetimi zordur. Her türlü yeniliğe ve genişlemeye uygun olan anonim şirketlerin ülke ekonomisindeki etkinlikleri fazladır.


Limited Şirket




Ticaret Kanunumuzun 503. maddesine göre limited şirket, iki veya daha çok gerçek veya tüzel kişice bir ticaret ünvanı altında kurulup, ortakların sorumluluğu, koymayı taahhüt ettikleri sermaye ile sınırlı ve ana sermayesi belirli olan şirket olarak tanımlanır.

Limited şirket ortaklarının sayısı ikiden az ve elliden az olamaz ve bu şirketin ana sermayesinin en az beş yüz milyon Türk Lirası olması zorunludur.

Ortakların sorumlulukları taahhüt ettikleri sermaye ile sınırlıdır. Bu açıdan, limited şirket ortak sayısı pek fazla olmayan bir anonim şirkete benzer. Kanundaki şirkete ilişkin bazı hükümler bu şirkete de uygulanır.
97  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Ana Strateji : 14 Ağustos 2009, 08:48:01
 ANA STRATEJİ

İş konseptinin birinci bileşeni ana stratejidir. İşletmenin tercih ettiği rekabet yolunun esası buna dayanır. Ana strateji unsurları arasında iş misyonu, ürün / Pazar kapsamı ve farklılaşma tabanı yer alır.
İş Misyonu : Bu unsur stratejinin genel hedefini, yani iş modelinin gerçekleştirmeye ya da sağlamaya yöneldiği şeyi ortaya koyar. “ Değer sunumu “, “ Stratejik niyet “, Büyük meşakkatli ve cüretkâr gayeler”, “amaç “ gibi şeyler ile genel performans hedefleri iş misyonunun kapsamına girer. İş misyonu bir doğrultu anlayışını ve ilerlemenin ölçülmesine teşkil edecek bir dizi ölçütü ortaya koyar. Çoğu zaman açıkça ifade edilemez ve çoğu zaman şirketin potansiyel iş konsepti bakış açısını kısıtlar. Bir şirketin iş misyonundaki değişiklik mutlaka iş konsepti buluşçuluğuyla sonuçlanmaz. Ama bir şirket kabaca benzer iş gayeleri güden şirketlerin ağırlıkta olduğu bir sektöre yeni ya da çok farklı bir iş misyonu getirdiğinde, ortaya çıkan sonuç iş konsepti buluşçuluğu olabilir.
Neler Yapılmalı ?
İlkeler : Müşteri hizmetlerini zenginleştirmek, değişimi / belirsizliği yönetmek, kaynakları artırmak, rekabet için yeniden yapılandırmak ...
Misyon : Müşteriye değer veren çözümler üretme, her türlü değişikliğe hazır olma, tüm kaynakların organizasyona değer katması, ortaklığı bir seçim stratejisi haline getirme...
Strateji : Nis çözümler üretme, girişimcilik, ortaklıkta uzmanlaşma, müşteri ile işbirliği, esnek uygulamalar, çalışanlara yetki verme, fiili organizasyonlar, hızlı tepki, takım çalışması, bilgiyi yönetme...
Bu ilkeler, misyonlar, stratejiler kullanılarak ve geliştirilerek yeni iş konseptlerinin oluşmasına, böylece rakiplerle olan mücadelede büyük bir adım öne geçmede yardımcı olur. İşte bu misyon ve stratejileri geliştirmek ve sürekli kılmak amacıyla e – iş oldukça gündeme gelmektedir.
E – iş ; mutlak suretle ama ille de “ İnternet “ yoluyla olmayan, müşteriler, ortaklar, satıcılar etrafında var olan çok yönlü iletişim ve / veya değişim kanalları kullanılarak stratejik bilgiye erişmek ve iletişim teknolojilerinin imkanlarından azami ölçüde yaralanmak.
Bu çok yönlü kanalları kullanarak bilgiyi toplatan ve yönettiren e – iş, şirketlerin müşteriyle olan ilişkilerinin kalitesini sürekli artırmak suretiyle giriştikleri her türlü aktivitelerden maksimum değeri almak olarak tanımlanabilen yepyeni bir kavramdır.
E – iş’ in temel çıkış güdüleri; personel verimini, gelirleri, müşterilerin şirkete olan bağlılığını ve geri dönüş oranı, karlılığı ve sonucunda müşteri memnuniyetini arttırmaktır. Fiyat, stok, marka gibi kavramların yanı sıra müşteri memnuniyeti, günümüzün e – iş stratejilerinin temeli olmaktadır.
2.Ürün / Pazar Kapsamı : Bu unsur işletmenin hangi alanda rekabete girdiğini, yani hangi müşterilere, hangi coğrafi alanlara ve hangi ürün kesimlerine yöneldiğini ve buradan çıkarsamayla hangi alanda rekabete girmediğini ortaya koyar. İr şirketin ürün / Pazar kapsamına ilişkin tanımı, geleneksel rakiplere göre epeyce farklı olduğu zaman, iş konsepti buluşçuluğu için bir kaynak olabilir.
Pazar bölümleme de en genel anlamıyla 4 gruba ayrılır. Coğrafik, demografik, ekonomik, sosyolojik – psikolojik bölümleme, tabi ki pazarı başlıca kriterlere göre bölümlemekte mümkündür. Üretici pazarları, tüketici pazarları, aracı pazarlar. Bir başka sınıflandırma ise şöyledir. Mahalli pazarlar, bölgesel pazarlar, ulusal pazarlar, uluslar arası pazarlar, global pazarlar.
Pazar dinamiklerini iyi anlayan ve müşteri ihtiyaçlarına hızlı cevap verebilen organizasyonlar, uygulamalarından maksimum fayda sağlayacak stratejiler geliştirir. Böylece; etkin, esnek, ve üretken sistemler kurmanın ödüllerini toplar, müşteri ihtiyaçlarına hızlı yanıt verir. Günümüzün değişime ayak uydurabilen ve pazardaki değişimleri önceden görebilen ve bunlara hızla cevap verebilen kurumlar büyüyor. Bu da ancak yeni iş uygulamaları yapmak, ortaklıklar kurmak ve köklü değişimleri gerçekleştirmek ile mümkündür. Sürekli değişen Pazar şartlarında kurumlar IT yatırımlarını yeni teknolojilere adapte olacak ve kurumsal değişiklikleri destekleyecek şekilde tasarlamak zorundadırlar. Eğer bunu gerçekleştiremezlerse, işe yaramayan, organizasyonlar alt yapısını desteklemeyen sistemler yığını ile karşı karşıya kalırlar. Şirketinizi etkin biçimde yönetebilmek için ölçeklenebilir teknoloji çözümlerine ihtiyacımız vardır. Bu sayede; yeni iş uygulamalarına hazırlıklı olur, ortaklarımızın kazanmasını sağlar, çalışanların potansiyelinden daha verimli faydalanabiliriz.
Yeni teknolojilerin yaygın iletişim ağı etkisi ile de yeni Pazar olanaklarının yaratılmasına, mevcut piyasaların genişlemesine, yeni hizmetlerin geliştirilmesine ve yeni mesleklerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır.yine teknolojik gelişmeler verim artışını yepyeni ürün ve hizmetlerin kısa sürede kullanıma sunulmasını da beraberinde getirmektedir.
3.Farklılaşma Tabanı :bu unsur işletmenin nasıl rekabet ettiğini, özellikle de rekabet yaklaşımının rakiplerine göre nasıl bir farklılık taşıdığını ortaya koyar.
98  Eğitim & Öğretim / Ödevler / İşletme Büyüklüğü : 14 Ağustos 2009, 08:47:41
 İŞLETME BÜYÜKLÜĞÜ



İşletme Büyüklük Ölçüleri:
İşletmelerin büyüklüğünü belirlemede çeşitli kriterlerden yararlanılır. Bunlar, ya kantitatif, ya da kalitatif kriterlerdir. Kantitatif ölçüler, daha çok sayısal verilere dayalı, somut ve pratik ölçülerdir. Bu ölçülerin,tek başına bir işletmenin büyüklüğünü belirlemede yeterli olmadığı durumlarda; kalitatif (niteliksel) ölçülerden yararlanılır.
Hangi ölçünün esas alınacağı, işletmenin çeşidine göre değişir. Örneğin; sanayi ve ticaret kuruluşlarında, “satış hasılatı” esas alınırken; hizmet kuruluşlarında, çalışanların,makine ve teçhizatın sayısı esas alınır.
Bununla birlikte, tek kriter yerine, daha fazla somut kriteri, değerlendirmeye esas almak, daha doğru olur.
Kantitatif Büyüklük Ölçüleri:
-Yıllık satışlar
-Yıllık karlar
-Varlıklar
-Özsermaye
-Yatırım toplamı
-Yaratılan katma değer
-Çalışanların sayısı
-Harcanan enerji miktarı
-Ar-ge için harcanan para miktarı
Kalitatif Büyüklük Ölçüleri:
-Sermayedarların sayısı
-Yönetim biçimi
-Bölgeye yönelik olup-olmama
-Endüstri dalındaki nisbi durum
-Hukuki şekil

İşletme Büyüklüğünü Etkileyen Faktörler:
İşletmenin kuruluş çalışmaları sırasında, ekonomik etüt yapılırken; işletme büyüklüğünün belirlenmesine çalışılır. Bu çalışmalar sırasında; önce, üretilecek ürünle ilgili talep tahminleri, sonra bu ürünlere ait satış tahminleri yapılır. Fakat, talep, zaman içinde sürekli değişmeler gösterdiği için, kuruluş aşamasındaki talebi esas alarak kurulan işletme, talebin artmasıyla yetersiz kalacak, böylelikle işletme, genişletme yatırımlarına başlayacaktır. Bu yüzden; daha kuruluş aşamasındayken, gelecekteki talep miktarını karşılayacak büyüklükte, ama şimdiki talebe göre çalışma giderlerini koruyabilecek büyüklükte bir işletme büyüklüğünün belirlenmesi önemlidir.
İşletmenin büyüklüğünü etkileyen faktörler arasında, işletme kurucularının finansman sağlama imkanları ile yönetim yeteneği de önemlidir. Özellikle, hizmet işletmeleri dışında, mal üretim ve satışı yapan işletmeler için, sermaye, belirleyici rol oynar.
İşletme büyüklüğünü sınırlandıran faktörler de vardır. Bunlar, işletmelerde birleşmeleri önleyen nitelikteki, anti-tröst yasalarıdır.

En Uygun (Optimum) İşletme Büyüklüğü:
En uygun işletme büyüklüğü, ortalama maliyet masraflarının veya giderlerinin en düşük olduğu işletme büyüklüğüdür. Optimal ölçülerin dışında kalan işletmeler, yüksek maliyetle çalışacaklarından, optimum büyüklükteki işletmelerle rekabet etmekte güçlük çekerler.
Alıntı ile Cevapla
99  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Endüstri Devriminin Türkiye’ye Yankıları : 14 Ağustos 2009, 08:47:20
Endüstri Devriminin Türkiye’ye Yankıları
XVIII. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de ortaya çıkan ve kabaca tarıma ve zanaate dayalı bir sistemden sanayinin ve makine üretiminin egemen olduğu bir ekonomiye geçiş süreci olarak tanımlanabilen endüstri devrimi, zamanla tüm Avrupa ve Amerika kıtasına yayılmıştı. O devrin dünya düzeni, her ne kadar bugünkü kadar bir globalizasyonu içermese de endüstri devrimi etkilerini biraz gecikmeyle de olsa zamanın Osmanlı İmparatorluğu’nda göstermeye başlamıştı.

Ancak o günkü şartlarda , Osmanlı İmparatorluğu kapitülasyonlar nedeniyle diğer ülkelere aşırı derecede bağlıydı ve bağımsız karar alma imkanını kaybetmiş durumdaydı. Aynı zamanda sahip olduğu geniş toprakların bir sonucu olarak, bu ülkeler için büyük bir hammadde kaynağı ve pazar olması dolayısıyla verimli ve yeterli bir sanayileşme çabasına girişilmesi de mümkün değildi. Diğer taraftan, özellikle Osmanlı İmparatorluğu himayesindeki ülkelerin XIX. yüzyılda başlayan bağımsızlık mücadelelerinin de etkisiyle, gündemi ağırlıklı olarak savaşlar ve askeri konuların oluşturması sanayileşmeyi ikinci plana itiyordu. Gene de öncelikli olarak tekstil alanında bir sanayileşmeden söz etmek mümkündü. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nda sermaye birikiminin istenilen düzeye ulaşamamış olması yanında teknik bilgi ve becerinin de kısıtlı olması nedeniyle sanayileşme faaliyetleri devlet desteğiyle yapılmak zorunda kalınmıştı.

Osmanlı döneminde Saray’ın ve Ordu’nun ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik olarak kurulan ve özellikle dokuma ve deri sektöründe yoğunlaşan Feshane, Basmahane , Hereke ve Beykoz fabrikaları doğrudan doğruya birer kamu işletmesi olarak faaliyet göstermişlerdi.

Tarıma dayalı geleneksel toplum yapısında üretimler, evlerde el tezgahlarında yapılırken, endüstri devrimi, üretimi kitle halinde gerçekleştiren fabrikalara taşımıştı. Merkezileşen fabrikalar daha büyük miktarda malın, daha ucuza üretimini gerçekleştirmekteydi. Fabrikaların buhar gücüyle çalışan makineleri karşısında rekabet edemeyen lonca sistemi ve ev üretimi işlevsiz hale gelmişti. Bu sistemin usta ve kalfaları da kendi tezgahlarını bırakarak fabrikalarda nitelikli işçiler olarak çalışmaya başlamışlardı. Onların yanında hiçbir mesleki bilgisi olmayan ve tarımdan gelen köylüler de fabrikaların niteliksiz işçileri olmuşlardı. Yıllardan beri süregelen “Usta - Kalfa - Çırak” ilişkisi, belirli üretim alanlarında zarar görse de, gene de kısmen ayakta kalmayı başarmıştı.

Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasının ardından, uygulanan kapitülasyonların da kalkmasıyla geç de olsa ciddi bir sanayileşme sürecinin temelleri atıldı. Çünkü Türkiye, milli mücadele ile elde ettiği siyasi bağımsızlığı ekonomik alanda da gerçekleştirmek zorundaydı. Bu nedenle yıllardan beri bir tarım devleti olan Türkiye’nin endüstrileşmesi ve ihtiyacı olan endüstriyel ürünleri kendisinin üretmesi gerekmekteydi. 1925"de Türkiye ve Sanayi Maadin Bankası kuruldu. 1934"den itibaren beş yıllık endüstri planı tatbik edilmeye başlandı. Öncelikle var olan fabrikaların korunması amaçlandı. Ancak bu fabrikalarda var olan üretimin ihtiyaçları karşılamaması nedeniyle yeni fabrikaların açılması amaçlandı, bu aşamada öncelik dokuma, maden, selüloz, seramik ve kimya endüstrilerine verildi.

100  Eğitim & Öğretim / Ödevler / İleri Planlama ve Çizelgeleme : 14 Ağustos 2009, 08:46:56
amında şirketinizin daha iyi yerlere ulaşması için tasarlanmış her türlü geliştirilmiş işlevi kapsamaktadır. Değişken iş koşullarına ve müşteri gereksinimlerine anında, tutarlı ve doğru olarak karşılık verme amacıyla, Thru-Put, üretim kısıtlarını ve dar boğazlarını tespit etmekte, çözümlemekte ve üretim sistemini geliştirmektedir.
Thru-Put, yalnız başına işleyebildiği gibi, her türlü OLTP (OnLine Transaction Processor) sistemleriyle birlikte de çalışabilmektedir. Bunun dışında Thru-Put, “nokta çözüm” de denilen ve yalnızca lojistik, yalnızca dağıtım ya da yalnızca sipariş yönetimi gibi işlevleri içeren sistemlerle birlikte de rahatlıkla kullanılabilmektedir.
Bir istemci/sunucu (client/server) mimarisine sahip olan Thru-Put, Microsoft, Oracle, Informix ya da her türlü ODBC uyumlu veritabanı sisteminde çalışabilmektedir.
Thru-Put temelde altı ayrı modülden oluşmaktadır:
Thru-Put Senkronizasyon Modülü
Thru-Put’un bayrak gemisi niteliğindeki modülü olan Thru-Put Senkronizasyon, planlama proseslerinde hızlı ve etkili bir şekilde ilerleme teşkil ederek, pazardan gelen baskılara çok daha uygun ve daha hızlı bir şekilde tepki verilmesini sağlayan planlama modülüdür.
Şirketin hedeflerine ulaşabilmesi amacıyla, şirketin işleyişindeki yapısal kısıtları inceleyerek, test edilmiş kapasiteye dayalı planlar ve çizelgeler oluşturur.
Thru-Put Müşteri Hizmetleri Modülü
Daha tutarlı ve şirket kısıtlarına uygun terminleme amacı güderek oluşturulmuştur ve kullanılabilirlik (ATP – Available-To-Promise) ve/veya kapasite yeterliliği (CTP – Capable-To-Promise) kontrolü işlevlerini içerir. Sipariş alınması sırasında dahi, satışı yapılacak ürünün kullanılabilirliği, ne zaman satışa hazır hale gelebileceği, ürün ağacı, kapasite gibi Ürün Veri Yönetimi (PDM-Product Data Management) araçları kullanılarak tespit edilir.
Thru-Put DB-Util Modülü
MRP/ERP sistemleri ile kesintisiz entegrasyonu sağlayan DB-Util, hatalı ya da tutarsız MRP/ERP bilgilerini tespit eder ve düzeltir. Db-Util aynı amanda Thru-Put için bir implementasyon hızlandırıcısı gibi de görev görmektedir. Dolayısıyla DB-Util, implementasyon sürelerini kısaltarak, sonuçlara ulaşmayı kolaylaştırır, ve dolayısıyla yatırımlardan daha büyük bir fayda (ROI–Return-On-Invesment) alınmasını sağlar. Db-Util kullanılarak, ana sistemlerden bilgiler düz dosyalar halinde dahi Thru-Put’a aktarılabilmektedir. Özellikle son dönemde çıkan ileri planlama paketlerinin, sistemlerle entegrasyon zorluklarına bakıldığında, bu modülün önemi bir kat daha artmaktadır.
Thru-Put Performans Analiz Modülü
Web-bağlantılı olarak çalışabilen bu modül, özellikle üst yönetim için tasarlanmıştır. Tepeden tırnağa, işletmenin iş merkezlerinden, mali merkezlere; kar merkezlerinden, iş alanlarına kadar, verimli operasyonel veriler yardımıyla, yöneticilere yeni ufuklar açmaktadır.
Thru-Put Strateji Planlama Modülü
“Eğer” temelli senaryo analizleri yaparak, şirketlerin orta ve uzun vadeli karar mekanizmalarına katkıda da bulunan bu modül, promosyon, ürün “sunu”su, talep bazında da muhtelif karlılık araştırmaları da yapabilmekte ve yönetimsel bazda, Senkronizasyon Modülünden alınan bilgileri finanssal bazda raporlayabilmektedir.
Thru-Put Raporlama Modülü
Verimli iletişim ve yönetim için, sorgulama ve raporlama sağlamaktadır. Ayrıntılı filtreleme seçenekleri sayesinde, kullanıcı istediği bilgilere kolaylıkla ulaşabilmektedir. Standart raporların dışında kullanıcı tanımlı raporlama da yapılabilmektedir.
Thru-Put, her türlü şirket yapısı içerisinde, üretim ve lojistik fonksiyonlarınızı daha verimli hale getirirken, finanssal ve yönetimsel kontrollerinizi de kolaylıkla yapmanızı sağlamaktadır.
Sayfa: 1 ... 3 4 [5] 6 7 ... 11
Arsiv
Powered by SMF 1.1.8 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC
Bu Sayfa 2.333 Saniyede 20 Sorgu ile Oluşturuldu


DoguAkdeniz.Com
Sitemize üye olarak hizmetlerimizden en iyi şekilde yararlanabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.

kapat

Linkler: Girne Amerikan Üniversitesi | İstanbul Üniversitesi Forumu