+ Doğu Akdeniz Üniversitesi Forumu
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla
Şifre:

Reklamlar


YENİ KAYIT YAPTIRACAK ÖĞRENCİLER

Doğu Akdeniz Üniversitesi Hakkındaki Sorularınız Buraya..

Girne Amerikan Üniversitesi Hakkındaki Sorularınız Buraya..

Yakın Doğu Üniversitesi Hakkındaki Sorularınız Buraya..

Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi Hakkındaki Sorularınız Buraya..

Lefke Avrupa Üniversitesi Hakkındaki Sorularınız Buraya..

ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü Hakkındaki Sorularınız Buraya..

  Mesajları Göster
Sayfa: 1 ... 9 10 [11]
201  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Türkiyede Girişim Ve Girişimcilik : 14 Ağustos 2009, 07:53:32
TÜRKİYE’DEKİ GİRİŞİM VE GİRİŞİMCİLİK

§Girişimciliğe toplumda değer kazandıran en önemli özellik ekonomik değer yaratmasıdır.

§Girişimcilik, yönetim ve Ar-Ge faaliyetleriyle birlikte fikri emeğin en önemli boyutunu oluşturur.

§Cumhuriyet öncesi dönemde girişimcilik olgusunu etkileyen olaylardan biri Teşvik-i Sanayi Kanununun çıkarılmasıdır.

§Çalışabilir nüfus açısından gençleşen ülkeler: Türkiye, Brezilya, Güney Kore, Mısır

§Girişimcilik konusu sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçerken daha büyük bir önem kazanmıştır.
Girişimcilik ile para sahipliği kesinlikle birbirinden ayrılması gereken kavramlardır.
Girişimci başkasının yada başkalarının parasını değerlendirebilen kişidir.
Girişimci ekonomik değerlerin yaratılmasındaki en önemli üretim faktörüdür.

§Feodal toplumdan bilgi toplumuna geçişte toplumun dinamiğini oluşturan itici güç girişimcidir.

§Girişimci nitelikleri: Güçlü ikna yeteneği, Liderlik yeteneği, Yaratıcılık, Başkalarının kaderlerini yönetebileceğine dair güçlü bir inanç

§Bireyin yetişkinlik döneminde girişimcilik düşünce ve amaçlarının gelişimine etki eden faktörlerden biri sosyal çevrenin ve iş çevresinin karşılıklı etkileşimidir.

§Uzun süreli anlaşmaların yapılabildiği bir ortam olması piyasa koşulunda az girişimcilik nitelikleri gerektirir.

§Yüksek girişimcilik nitelikleri gerektiren piyasa koşullarından biri karmaşık üretim sürecidir.

§Bilgi toplumunun egemen olduğu ekonomik düzenin özellikleri: Din ve vicdan özgürlüğüne dayalı olması, girişim özgürlüğünün olması, demokrasinin hakim olması, fikir özgürlüğünün olması

§Küreselleşmenin yaratmış olduğu sonuçlar:
Talebin doğduğu yerde üretim olanaklarının ortaya çıkması
Endüstri-devlet ilişkilerinin gündeme gelmesi
Yenilik yaratma ve pazarlamanın rekabetin temel gücü haline gelmesi
Tüketim kalıplarının değişmesi

§Bir önceki dönemin piyasa fiyatı ve talebini dikkate alan üretim teorisi Cobweb ( Örümcek ağı ) teorisidir.

§Bir yöneticinin taşıması gereken özellikler: denetim kabiliyeti, çalışkanlık, iş bitirme azim ve heyecanı, organizasyon gücü

§Girişimciliğin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması amacıyla devlet tarafından alınabilecek önlemler:
Eğitim harcamalarının GSMH içindeki payının artırılması
Bilgi bankalarının oluşturulması
Kredi alanında destek sağlanması
Bürokratik engellerin azaltılması

§Teknolojik gelişmenin yaratmış olduğu sonuçlar: Yatırım anlayışının değişmesi, Üretim sisteminin değişmesi, İletişim olanaklarının artması, Ürünlerin yaşam sürelerinin kısalması.

§Türkiyede girişimciliği olumsuz yönde etkileyen faktörler: Ekonomik ortamın belirsiz olması, Bilgiye ulaşmada güçlüklerle karşılaşılması, Teşvik tedbirlerinin yetersiz kalması, Girişimcilik olgusuna gereken önemin verilmemesi

§Toplum mühendisliğinin görevleri: Toplumun gereksinimlerini karşılamak, İşgücü ve sermaye kaynaklarını doğru yönlendirmek, Toplumun olanaklarını doğru saptamak, Toplumun değişmesinin ve gelişmesinin hızını kesecek engelleri ortadan kaldırmak.

§Cumhuriyet öncesi dönemde girişimcilik olgusunu engelleyen etmenler: İngilizlere tanınan imtiyazlar, Devletin teşvik veremez hale gelmesi, Tarıma dayalı bir toplum olması, Verilen teşviklerin etkisiz kalması

§Cumhuriyet döneminin başlangıcında girişimcilik alanındaki gelişmeler Milliyetçilik akımının etkisi altında ortaya çıkmıştır.

§Toplumun olanaklarını doğru saptayarak, gereksinimler ve olanaklar arasında denge kurma faaliyetine toplum mühendisliği denir.

§Gümrük Birliği sürecinde girişimcilerin yapması gereken faaliyetler: Nitelikli iş gücünden faydalanmak, Eğitim açısından insan faktörüne büyük önem vermek, Finansal yapılarını sağlamlaştırmak, Maliyetlerin düşürülmesine önem vermek.

§Teşvik-i Sanayi Kanunu 1927 yılında uygulamaya konulmuştur.

§Türkiyede ulusal ekonominin kuruluş yıllarında girişimcilerin karşılaştığı engeller: Ranta dayalı para kazanma olanaklarının artması, Dış ticarete gereken önemin verilmemesi, Teşvik uygulamalarının koşullara uymayan bir yapıda olması, İhracatın artışında sürekliliğin sağlanamaması

§Türk girişimciliğinin gelişmesinde kurucular olarak, önceki meslekleri itibariyle en önemli kaynak grubu devlet memurlarıdır.

§I.İzmir İktisat Kongresinde alınan kararlar: Teşvik-i Sanayi Kanununun devamı niteliğindeki teşviklerin 25 yıl süreyle yürürlükte kalması
Milli sanayinin koruma altına alınması
Ulusal ekonominin gelişiminin hızlandırılması
Özel sektöre öncelik tanınması

§1994 yılı verilerine göre eğitim harcamalarının GSMH içindeki payı yaklaşık olarak %3 "tür.

§Türkiye"de girişimcilik olgusunun 1980 sonrası karşılaştığı engeller:
İhracatın artışında sürekliliğin sağlanamaması
Kronik enflasyon
Kamunun mali piyasalarda ağırlığını koruması
Ekonomik belirsizlik

§Ürün seçimi kararında dikkate alınanlar: Devlet kuruluşlarının tavsiyesi, Piyasa analizi, Kişisel tecrübeler, Yakın çevrenin gözlenmesi

§Ekonomik değerlerin yaratılmasındaki en önemli üretim faktörü Girişimci"dir.

§Bir örgütte herhangi bir işin ne zaman, nasıl ve kim tarafından yapılacağının belirlenmesi Planlama ile ifade edilir.

§Çocukluk döneminde girişimcilik düşüncesinin gelişimini etkileyen aileye ilişkin etmenler:
Ailenin sınıfı ve sınıf hareketliliği
Ailenin eğitim düzeyi
Ailenin mesleği


Ailenin değerleri ve yaşam amaçları

§Davranışları ve nitelikleri açısından girişimciyi diğer insanlardan ayıran özellikler: Yaratıcı olma, Sorumluluk üstlenme, Risk alabilme yeteneği, Çok yönlü olma

§Bilgi toplumunun özellikleri: Yüksek düzeyde teknoloji kullanılması, Bilgisayar destekli üretime geçilmesi, Bilgisayar destekli tasarım yapılması, Ar-Ge faaliyetlerinin artması

§Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişin sonuçları:
Küreselleşme sürecine geçilmesi, İletişim olanaklarının artması, Üretim sürecinin talep ettiği insan tipinin değişmesi, Üretim-istihdam ilişkisinin değişmesi

§1995 OECD raporuna göre, kişi başına eğitim harcamalarının en düşük olduğu ülke Türkiye"dir.

§Küçük ve orta boy işletmelere yönelik bilgi kaynağı sağlayan kuruluşlar: Milli Prodüktivite Merkezi, TOSYÖV, İhracatı Geliştirme Etüd Merkezi, Devlet İstatistik Enstitüsü

§Girişimcilik açısından 1923-1930 döneminin özellikleri:
Ulusal girişimciler yaratma çabalarının başlaması
Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası"nın kurulması
Ulusal ekonominin temellerinin atılması
Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılması

§1970-1980 döneminde (ithal ikamesi dönemi) girişimcilik olgusunun karşılaştığı engellerden biri Petrol şoklarıdır.

§Kadın girişimcilerin tanımları:
Ev dışında bir mekanda , kendi adına işyeri olan kişiler
İş ile ilgili olarak ilişkiye girilmesi gereken kişi, örgüt, kurum ve kuruluşlarla kendi adına ilşki kuran kişiler
İşinden elde ettiği kazancın kullanım ve yatırım alanları üzerinde söz sahibi olan kişiler
Herhangi bir mal veya hizmetin üretilmesi ile ilgili faaliyetleri yürüten, bu mal veya hizmetin dağıtım, pazarlama ve satışını yapan kişiler

§1990 yılı verilerine göre Türkiye"de kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 33 "tür.

§Kadınların işgücü piyasasına katılamamalarının nedenlerinden biri eleman seçiminde erkeklere öncelik verilmesidir.

§Girişimci kadınlar arasında gerçekleştirilecek bir örgütlenmenin amaçları:
Sorunları belirlemek, bunlara karşı çözüm önerileri geliştirmek, Kredi sağlama konusunda yardımcı olmak
Kuruluş yeri seçiminde yardımcı olmak
Uluslararası platformda girişimci Türk kadınını temsil etmek

§Türk girişimcisinin genel profili:
Bir girişimci olarak kendilerinde gördükleri eksiklikleri çocuklarında tamamlamak istemektedir.
Ülkemizde işletme kuran kişiler genellikle ileri eğitim imkanlarından yararlanamamış kişilerdir.
Girişimcilerimizin büyük bir kısmı esnaflardan oluşmaktadır.
Girişimcilerimizin çok büyük bir kısmı henüz ilk kuşak sanayicileridir.

§Girişimcilik ortamının oluşturulmasında girişimci tipini etkileyen etmenler: Yaşam felsefesi, Toplumun değer yargıları, Kültürel özellikleri, Dini inançları

§Türk girişimcisinin genelde planlamayı sevmemesi Bağımsızlık tutkusundan kaynaklanmaktadır.

§Kapasite büyüklüğünü belirleyen faktörler: Sermaye miktarı, Talep büyüklüğü, İşgücü eksikliği, Büyüme ihtiyacı

§Girişimcilerin karşılaştığı finansman sorunları:
Kredi sağlamada teminat sorunu
Bankalarla olan ilişkilerin yetersizliği
Finansal kararların alınmasındaki bilgi eksikliği
Finansman sağlayacak örgütlenme eksikliği

§Türkiye"de girişimcilerden en çok talep edilen teminat türü Gayrimenkul ipoteğidir.

§Türkiye"de yer alan işletmelerin ürün seçimine etki eden en önemli faktör Çevrenin gözlemlenmesidir.

§Büyüme sürecinde en önemli darboğaz pazarlamadır.

§Türkiye"deki büyük işletmelerin ölçek büyüklükleri açısından payı yüzde 0,03 "tür.

§Rekabet gücünün belirlenmesinde kullanılan ölçütler: Teknoloji kullanımı, Ekonomik güç, Finans kaynakları, Alt yapı olanakları

§Kalite rekabetinde en önemli etmen Kullanılan girdi ve teknolojidir.

§Girişimciliğin Türkiye"de üstlendiği roller: Teknolojik gelişmeleri takip etmek
Özelleştirme faaliyetlerine hız kazandırmak
Kamu hizmetlerinin kalitesinin artırılmasına yardımcı olmak
Ülke kalkınmasına katkıda bulunmak

§Tescil, patent ve kullanma haklarının araştırıldığı girişimcilik aşaması Hukuki açıdan değerlemedir.

§Nakit akışlarının tahmininde göz önünde bulundurulması gereken konular: Ödenecek vergiler, Kredi geri ödemeleri, Müşterilere tanınan vade, Satıcılara tanınan vade

§Yatırım yerinin tespitinde göz önünde bulundurulması gereken faktörler:
Vergi kolaylıkları, Gelişme için yardım imkanları, Ulaşım zamanı, Diğer işletmelerde olan iş imkanları

§Bir yatırıma başlanırken göz önünde bulundurulması gereken faktörler:
Pazarın araştırılması, Teşvik imkânlarının araştırılması, Rakiplerin incelenmesi, Hedef kitlenin belirlenmesi

§19.yüzyıl sonlarında elektrik enerjisi kullanımı ile gerçekleşen teknolojik devrim İkinci teknolojik devrimdir.

§Örgüt içindeki birim ve personelin birbirleriyle uyumlu halde çalışmasını sağlamak olarak tanımlanan yönetici fonksiyonu Eşgüdüm (Koordinasyon) "dür.

§Girişimcinin özellikleri: Çok çalışma, Esneklik, Yaratıcılık, Güçlü ikna yeteneği

§Yüksek girişimcilik gerektiren durumlar: Karmaşık üretim süreci, Çok sayıda rakip, Çeşitli arz, Yoğun teknolojik gelişme

§Belli amaçlara ulaşmak ve doğaya egemen olmak için kullanılan araç olarak tanımlanan ve değişimi yaratan faktör Teknoloji"dir.

§1987 yılında Türkiye"de yeşil mercimek üretiminde meydana gelen aşırı artışı açıklamada kullanılabilecek teori Cobweb (örümcek ağı) teorisidir.

§Toplumun olanaklarını doğru saptayarak, gereksinimler ve olanaklar arasında uyumlu dengeler kurma işine Toplum mühendisliği denir.

§Cumhuriyet öncesinde girişimcilik olgusunu engelleyen durumlar:
İngilizlere geniş imtiyazlar tanınması
Eşgüdüm eksikliği
Ekonomi hukukunun bulunmayışı
Toplum yapısının tarıma dayalı olması

§1980 sonrası dışa açık büyümeyi etkileyen faktörler: 12 Eylül harekatı, Finansal hizmetlerin gelişmesi, Özelleştirme tartışmaları ve uygulamaları, 24 Ocak istikrar tedbirleri

§1930-1950 Devletçilik devresinde karşılaşılan engeller: Girişimcilerin yetersiz olması, II.Dünya Savaşı, Sermayenin yetersiz olması, Nitelikli işgücünün olmaması

§Kadınları girişimci olmak konusunda güdüleyen çekici faktörler: Mücadele ruhu, Konuya ilgi duyma, İstekli olma, Çalışkan olma

§Girişimsel aktivitelerin incelenmesinde kullanılan ölçütler: Organizasyon becerisi, İleri görüşlü olma, Yenilikçi olma, Karını maksimize etme yetkisi.

§Kadın girişimci kredisinden yararlanmak isteyenler için gerekli koşullar:
Banka tarafından yapılacak risk analizinin olumlu sonuçlanması
İşini evinin bir veya birkaç odasında gerçekleştiriyor ya da gerçekleştirecek olması
Herhangi bir işte çalışmaması
Evinin dışında faaliyette bulunacak olanların oda kayıt ve vergi levhasının bulunması

§Kadın girişimcilerin karşılaştıkları güçlükler: Okul öncesi çocuklar için kreş ve benzeri yerlerin yetersiz olması, Genel ve mesleki eğitimin yetersiz olması, Örgütlenme güçlüklerinin olması, Sermaye sağlamanın güç olması

§Tipik Türk girişimcisinin en dikkat çekici özelliği Gözükaralık"tır.

§Türk girişimcisinin daha çok kendi imkanlarıyla hareket etmesinin nedeni Borçlanma korkusudur.

§Türk girişimcilerinin ortak girişimde bulunma konusunda isteksizliklerinin nedeni Bağımsızlık tutkusudur.

§Girişimcinin evrensel nitelikleri: Riske girebilme, Çalışkanlık, Hırs, Yeniliklere açık olma

§1987 yılında yapılan anket çalışması sonuçlarına göre, işletme kurma fikrinin en önemli kaynağı Mesleği işveren olarak sürdürme arzusudur.

§Kuruluş yeri seçiminde esas alınan ölçütler: Zengin ve ucuz hammadde kaynakları, Yığılma avantajları, İyi ve ucuz taşıma imkânları, İyi satış imkânları

§Devletin piyasa analizi konusunda işletmelere sağlayabileceği destek : İç ve dış piyasalar konusunda bilgilendirme

§Yeniliklerin piyasa değerini artırma yolları: Şikâyetleri analiz etmek, Hedef müşteri grubunu iyi tanımak, Gizli ve açık istekler konusunda bilgi sahibi olmak, İşletmenin hitap ettiği müşterilerin sorunlarını bilmek

§Ülkeleri "Tüccar toplumlar" ve "Kahraman (Asker)" toplumlar şeklinde sınıflandıran iktisat tarihçisi W.Sambart"tır.

§Türkiye Cumhuriyetinin iktisadi bir devlet olma politikası 1930"lu yıllara kadar sürdürülmüştür.

§Rekabet gücünün artırılmasında dikkate alınması gereken rekabet unsurları: Zamanlama, Fiyat, Kalite, Esneklik

§Belirli riskleri göze alarak iş hayatına atılmaya çalışan genç bir girişimcinin geçtiği aşamalar: Başarı için planlama, Yatırım hakkında bilgilenme, Hukuki açıdan değerlendirme, Yatırım hakkında düşünme

§Şehir merkezlerinin yatırım yeri olarak seçilmesinin dezavantajları: Yüksek sabit giderler, Yüksek ücret, Ulaşım zamanı, Yüksek kira

§Esnaf ve Sanatkârlar Kefalet Kooperatifleri ortaklarının işletmeleri için yeni makine, araç ve gereç alımları için kullandıkları kooperatif kredisi Tesis kredisidir.

§Bankalar, girişimcilerin kredi taleplerini değerlendirirken incelenenler: Kapasite büyüklüğü, Nakit akış tahmini, Bilanço değerleri, İşletme sermayesi


GİRİŞİMCİLİK NEDİR? TÜRKİYE"NİN GİRİŞİMCİLİK PERFORMANSI

Girişimci kelimesi bir şeyi yapmaya başlayan kişi anlamına gelmekte olup, girişmek fiilinden türemiştir. Tarihsel olarak baktığımızda girişimci diye Türkçe"ye çevrilen "entrepreneur" Fransızca kelime entreprendre"den gelmektedir ve anlamı bir şey yapmaktır.

Girişimci, risk alarak yenilik veya geliştirme yapan kişidir. Diğer bir deyişle, girişimci fırsatları gözleyen ve onları bulduğunda her tür riski alarak fikrini gerçekleştirmeye çalışandır. Dolayısı ile girişimcilik için fikir üretmek, yenilik üretmek ya da bir geliştirme yapmak gerekmektedir. Bu da Türk toplumunda fazlası ile vardır. Çoğu zaman fikir üretmek aşamasında kalsa da. Ama bu sadece ilk aşamadır ve diğer aşamalara geçememekte üstümüze yoktur.
Girişimcilik de, girişimcilerin risk alma, fırsatları kovalama, hayata geçirme ve yenilik yapma süreçlerinin tümüne verilen addır. Bu yüzdendir ki hem şirket açma süreci, hem de yenilikler yapma süreci girişimcilik kapsamındadır.

Girişimcilik tanımında yenilik vardır ve bu yenilik mevcut kaynakların yeni bir birleşimini ifade eder, bir diğer deyişle:
 yeni bir malın yada servisin üretimi,
 yeni bir üretim metodunun geliştirilmesi,
 yeni bir pazarın oluşturulması,
 yeni bir hammadde kaynağının bulunması ve
 endüstrinin yeniden yapılandırılması yeniliktir.
Eski ve/veya yeni, büyük ve/veya küçük, yavaş ve/veya hızlı büyüyen, özel ve/veya kamu şirket ve örgütlerinin başında görevde olan yöneticiler (şirket sahibi olabilir yada maaş alan profesyonel yönetici olabilir) veya örgüt çalışanları yenilikler yaptıkları zaman girişimci düşünce tarzı ve davranışı göstermiş olurlar.

Bunların dışında bir yöntemle girişimci olunamaz mı? Elbette ki olunabilir. Eskiden beri yapılan bir işi daha kaliteli, daha hızlı veya daha ucuza yapmak da girişimciliktir. Gerçi bunlarda da bir yenilik yaratma söz konusudur. Daha ucuza yapabiliyorsanız yeni bir know-how, daha kaliteli yapabiliyorsanız yeni bir standart, daha hızlı yapabiliyorsanız yeni bir süreç üretebilmişsiniz demektir. Evet bu da girişimcilik olarak değerlendirilebilir.
GİRİŞİMCİLERİN BAZI ÖZELLİKLERİ:Hızlı düşünme, belirsizlik altında hızlı karar alma, kararlı ve azimli olma, güçlü sezgi sahibi, iyi gözlemci, hayal gücü yüksek, kaynaklara ulaşabilecek ilişkiler ağına sahip, kaynaklar arasında özellikle insan kaynaklarını iyi yönetebilen, düşünme ve muhakeme yetenekleri güçlü, çok yönlü düşünebilen, yeninin kabul edilmesini sağlayacak ikna gücüne sahip olan, iyi iletişim kuran, bağımsız düşünebilen, esnek, yaratıcı, kendine güvenen, dayanıklı ve ısrarcı. Bir girişimcide bu özelliklerin büyük kısmı rahatlıkla gözlemlenebilir. Ama girişimcilik için sadece fikir üretebilmek yeterli değildir. Örnek olarak Zeka-Akıl ve Zeki-Akıllı arasındaki ilişki gösterilebilir.

YANLIŞ İNANIŞLAR/MİTLER

Toplumda genel kabul gören girişimciliğe dair bazı inanışlar vardır ve bunların birçoğu gerçeği yansıtmaz.

Yanlış İnanış: Girişimci doğulur, sonradan olunmaz.
Açıklama: Bazı doğal yetenekler olabilir ama bunların ortaya çıkarılması gerekir. Ayrıca, girişimciliğin temelinde olan birçok yetenek, bilgi, tecrübe ve ilişki ağını yıllar içinde geliştirerek girişimcilik kapasitesi oluşturmak mümkündür. Sahip olınması gereken en önemli değer özgüven ve takım çalışmasıdır. Mutlaka başaracağım diyebilmeli ve aynı fikir ve duyguları paylaşan iş ortakları ve/veya takım arkadaşları ile destekletilmelidir.

Yanlış İnanış:Sermaye yeni iş için en önemli girdidir.
Açıklama: Eğer yetenek ve/veya yeni fikir var ise zor da olsa sermaye bulunabilir, oysa sermaye ile yetenek ve/veya yeni fikir bulunamaz. Sermaye sadece bir araçtır. Kendi tecrübelerimden çok iyi biliyorum... Zira ben işimi Sıfır Sermaye ile kurdum.. Leasing yapmadım, banka kredisi veya borç almadım. Sadece işimi kurarken bir yandan da satış yapmaya çalıştım. Ve yaptığım ilk satışlarla şirket kuruluş masrafları ve ofis kuruluş masraflarını karşıladım. İlk aldığım iş de yurt dışından bir yazılım işiydi.

Yanlış İnanış:Herkes yeni bir iş kurabilir.
Açıklama: İş kurmak işin en kolayıdır, önemli olan şirketin devamını sağlamak, büyütmek ve kalıcı olmaktır. Girişimci için önemli olan fikrin başarılı şekilde ticarileşmesini ve/veya toplumsal faydaya dönüşmesini sağlamak ve geliştirmektir.

Yanlış İnanış:Girişimciler kumarbazdır.
Açıklama: Başarılı girişimciler tüm riskleri dikkatlice hesaplayanlardır. Ülkemizde önümüzü görmek ne kadar zor olsada, girişimcilerin risk analizi yapmaları gerekmektedir. En önemli riskiniz zamandır. Çünkü zaman en değerli şeydir. Haberleşmenin olmadığı dönemlerde birçok buluş dünyanın dörtbir köşesinde hemen hemen aynı zamanlarda gerçekleşetirilmiştir. Unutmayın ki sizin düşündüğünüzü başkaları da düşünüyor. Elinizi çabuk tutmalısınız...

Yanlış İnanış:Girişimciler genç ve enerjik olmalıdır.
Açıklama: Yaş bir sınır değildir. Ama şurası bir gerçek ki gerektiğinde hayat standartından fedakarlık edemeyecek birisinin girişimci olabilmesi daha zor olabilir. Hayat standartı da yaşlandıkça vazgeçilmesi zorlaşan bir şey olduğundan girişimciliğin yaşla dolaylı da olsa bir bağlantısı var. Genel ortalama 30"lu yaşlar olmakla birlikte 60"lı yaşlarında başarılı olan birçok girişimci vardır.

Yanlış İnanış:Başarılı girişimci, iyi okul performansı gösterir.
Açıklama: Girişimcilik yaratıcılık, motivasyon, bütünsellik, liderlik, takım kurma, analitik yetenek ve belirsizliklere ve zorluklarla başa çıkma yeteneklerinin karışımıdır. Dolayısıyla sadece okul performansı girişimcilik için gösterge olamaz. Hele hele, Lise birincilerinin üniversite sınavını kazanamadığı, üniversite birincilerinin iş bulamadığı bir ülkede, eğitim girişimcilik için hiç sağlıklı bir gösterge olamaz.
202  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Döviz Kuru Sistemleri-İktisat : 14 Ağustos 2009, 07:53:00
İÇİNDEKİLER

I. DÖVİZ KURU SİSTEMLERİ 1
A. Döviz Kuru 1
B. Sabit Döviz Kuru Sistemleri 1
1. Fiyat Ayarlama Mekanizması 2
2. Faiz Ayarlama Mekanizması 2
3. Gelir Ayarlama Mekanizması 3
4. Otomatik Ayarlama Mekanizması 3
C. Serbest Değişken Döviz Kuru Sistemi 4
1. Serbest Dalgalı Kur Sisteminin Lehindeki Argümanlar 5
a) Basitlik 5
b) Devamlı Ayarlama 5
c) Bağımsız Yurtiçi Politikalar 5
d) Para Politikasının Artan Etkinliği 6
e) Rezervlere İhtiyacın Azalışı 6
2. Serbest Dalgalı Döviz Kurlarına Karşı Argümanlar 6
a) Elastikiyet Kötümserliği 6
b) Düzensiz Döviz Piyasası 6
c) Dikkatsiz Mali Politikalar 7
D. KARMA SİSTEMLER 7
1. Yönetimli dalgalanma 7
2. Geniş Marjlı Pariteler 7
3. Sürünen Pariteler 8
4. Parasal Birlikler 8

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

rar şifresi : forumtr.com
203  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Ürün Yönetimi : 14 Ağustos 2009, 07:52:18
Burdan indirebilrisiniz..

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
204  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Agroekonomi : 14 Ağustos 2009, 07:51:43
Fransızca"dan dilimize geçen kavram, agro ve economie sözcüklerinin birleşmesinden doğmuştur. Agro sözcüğü, "tarım bilimi" anlamına gelen agronomienin kısaltılmış şeklidir.

Agroekonomi, ekonomi biliminin tarım alanına uygulanmasıyla ortaya çıkmış bir bilim dalıdır. Türkiye"de iktisat fakültelerinde ve ekonomi bölümlerinde bağımsız Tarım Ekonomisi ya da Tarımsal Ekonomi dersleri, programlarda yer almaktadır.

Tarımsal üretim ve dağıtımın dünya düzeyindeki dengesizliğinin sürmesi, agroekonomi alanındaki çalışmalara ilginin giderek artmasına yol açmaktadır. Bu alandaki bilimsel çalışmalar, disiplinler arası yakınlaşmayı ve işbirliğini zorunlu kılmaktadır.
205  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Ekonomik Sistem : 14 Ağustos 2009, 07:51:17
 Dünyada iktisadi örgütlenme değişik biçimlerde olmaktadır. Yöntem farklılıklarına rağmen, amacın tek olduğunu söylemek mümkündür. Ortak amaç “insan oğlunun sonsuz ihtiyaç ve taleplerini sınırlı olanaklarla karşılamak”tır. Amaçlara ulaşabilmek için başvurulan araçlar ise zaman ve mekan içinde değişmişlerdir. Ekonomik sistemlerin bir ucunda bireyci görüş vardır.Bu görüş savunucularına göre, toplumu meydana getiren herkes tutarlıdır, kişisel yararlar üstüne kurulu sistemde en verimli kesimler bulunup çıkarılacak, bu da toplumun bir bütün olarak kalkınmasını sağlayacaktır. ‘Kapitalizm’ adı verilen bu sistemin bugünkü örneği AMERIKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ’dir. Yelpazenin öteki ucunda toplum çıkarlarının kişisel çıkarlar üstünde tutulduğu sistem vardır. Orada ekonomik yaşamın örgütlenmesi, planlanması ve yürütülmesi toplumun elindedir. Birey, geçimini toplumsal bir kurumda çalışarak sağlar. Söz konusu sistemin en son aşamasında birey toplumsal, ürüne yetenekleri oranında katılacak ve bunun karşılığında toplumsal ürünlerden ihtiyaçları oranında payını alacaktır. Bu aşamaya gelindiği zaman ‘komünizme’ de varılmış olmaktadır. Henüz bu son aşamaya varamamış olmakla birlikte bu ekonomik sistemin uygulamadaki önderi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’dir. Ekonomik sistemleri biçimlendiren toplum için güçler şöyle sıralanabilir: toplumu meydana getiren kişilerin istek ve davranışlarına biçim veren tarihsel ve kültürel geçmiş, doğal kaynaklar ve iklim, halk çoğunluğunun benimsediği ve savunduğu felsefi görüşler geçmiş dönemlerde belirli hedeflere ulaşmak için halkın başvurduğu araçlar önceden karşılaşılmış ekonomik sorunlara getirilen çözüm yolları başarı ya da başarısızlık oranları.


SOSYALİZM

Sosyalizm gerek ekonomik bir doktrin olarak gerek bir ideoloji olarak tanımlanması son derece güç bir kavramdır. Zira çağlar boyunca çok farklı kural ve uygulamalar sosyalizm olarak isimlendirildiği gibi günümüzdeki birbirinden çok farklı uygulamalar da aynı biçimde isimlendirilmekte, ya da en azından sosyalizm oldukları iddiasını taşımaktadırlar. “toplumculuk”, “sosyal-demokratlık”, “demokratik solculuk”, “komünistlik”, “sosyalistlik” vb... bir dizi kavramın ifade etmek istedikleri şeyin ne olduğu ancak uygulamanın gözlenmesiyle anlaşılabilmektedir. Üretim araçlarının (ya da en azından temel endüstrinin önemli bir bölümünün) devlet tekelinde (ya da en azından denetiminde) bulunduğu ve söz konusu bu devletin çalışan kitleler tarafından denetlendiği ülkelerdeki ekonomik sisteme sosyalizm denilebilir. Ancak yukarıdaki tanımlamamızda da eksiklikler ve tartışma ***ürebilecek birçok noktalar vardır. Örneğin: Devlet üretimi denetlediği gibi tüketimi de denetleyebilecek midir? Hangi temel endüstri alanları devlet elinde yada denetiminde olacaktır? Bu ekonomi içinde fiyatlar neye göre ve nasıl belirlenecektir, nasıl karar verilecektir? Çalışan kitlelerin devleti denetlemesi nasıl olacaktır, hangi sınırlar içinde kalınacaktır? Vs.... İşte tüm yukarıdaki hususlarda herkesin anlaşabileceği ortak tanımlara varmak mümkün olmadığı için sosyalizmi doyurucu bir biçimde tanımlamakta mümkün olmamaktadır. Aslında sosyalizm hemen hemen her ülkede farklı uygulandığı için tek bir sosyalizmden söz etmek yerine farklı ‘sosyalizmlerden’ söz etmek daha doğru olur.


KAPİTALİZM

Sermaye ve kapitalizm kavramları zaman zaman eşanlamda dolayısıyla yanlış kullanılır. Sermaye insanların ihtiyaçlarını tek basına ve dolaysız olarak karşılamaz. Tüketiciler tarafından kullanılan malların üretimine yardımcı olur. Sermaye, insan veya doğa yapısı olabilir. Makineler, aletler, sanayi araçları, fabrika binaları, madenler, ekilebilir topraklar, ham ve yarı mamul mallar ‘sermaye’ kavramının sadece birkaç örneğidir. Kısacası sermaye, üretim sürecinde kullanılan araçların tümüne verilen addır. Kapitalizm ise bu üretim araçları üzerinde bir mülkiyet, bir işletme biçimidir. Kapitalizmi şu şekilde de tanımlayabiliriz: İnsan veya doğa yapısı sermayenin özel ellerde (özel mülkiyet altında) bulunduğu ve kişisel kazanç için kullanıldığı bir ekonomik örgütlenme biçimidir. Kapitalizmin görüşleri şunlardır:

1) ÖZEL MÜLKİYET: ‘Özel Mülkiyet’, kapitalist ekonomilerin en önemli temel kurumlarındandır. Özel mülkiyet kavramının anlamı kısaca şudur: Mal sahibine, sahibi olduğu mallar üzerinde tam bir denetleme ve kullanma yetkisi ve hakkı verilmesi, tanınan bu hakkın da toplum tarafından korunması. Daha kesin çizgilerle diyebiliriz ki, özel mülkiyet, değer taşıyan nesneleri alma, saklama, kullanma ve elden çıkarma hakkıdır. Ayrıca mal sahibine, malını bizzat kullanma hakkının yanı sıra, o malı başkalarının kullanabilmesi için gerekli şartları koyma yetkisi de verilmektedir.
Özel mülkiyet ortadan kalktığı zaman-ki böyle bir durumda ekonomik kararların kaynağı özel mülkiyet- dışı bir kurum olacaktır. Kapitalist düzen de varlığını yitirecektir.

VERASET:

Genellikle özel mülkiyetin bir kesiti olarak görülen veraset,hiç değilse kurumsal açıdan bakıldığı zaman ayrı bir incelemeyi gerektirmektedir. “Mal tevarüsü” ya da miras yoluyla mal edinmek olarakta adlandırılabilecek bu kurumda iki ayrı hak dizisi görüyoruz: Bunlardan birincisi vasiyet etme hakkı, ikincisi de miras hakkıdır. Veraset kurumu kapitalizmin önemli temel taşlarından biridir.Ortadan kalkması üretim malları mülkiyetinin tedrici bir şekilde kamulaştırılmasına yol açacaktır. Zira gayet kesin bir şekilde zenginlik (sermaye) birikimini teşvik etmektedir. Fakat veraset hiçbir şekilde doğal bir kurum değildir.veraset insanın mutlak yada doğal hakları ararsında görülmez. Özel mülkiyet gibi veraset hakkı da toplum tarafından değişik biçim yada kalıplara sokulabilir. Hatta toplum tarafından insanlara tanınan haklar arasında da çıkabilir. Bu kurumlar insan yapısıdır.Nasıl kapitalist sistem doğal yada mutlak bir sistem değilse kapitalizmi meydana getiren bu kurumlarda aynı şekilde mutlak yada doğal değildir. Sadece sistemin (kapitalizm) doğasındandır. Bir başka değişle kapitalist düzen sürdükçe özel mülkiyet veraset kurumları da devam edecektir.

Özel teşebbüs (girişim) özgürlüğü: Teşebbüs özgürlüğü kapitalist ekonomiler için büyük önem taşır.Müteşebbisin görevi belirli mal ve hizmetlerin piyasaya arz edilmesi gerekli nitelik ve nicelikteki üretim araçlarının bir araya getirilmesi ve eşgüdüm içindeki çalışmalarının sağlanmasıdır.Müteşebbis üretim araçlarının kiralanması alınması ve üretimde kullanılması da
Bir fayda görmediği sürece o araçlar belirli alanlarda kullanmak özgürlüğünü tanımak gerekir.
Üretim süreci bu şekilde yürütülmediği taktirde kapitalist bir düzen altında başka türlüde üretilemez.
“Özel teşebbüs özgürlüğü” kapitalist ekonomilere özgü bir kurumdur.



REKABET:

Rekabetin sayısız biçim ve görünümleri de kapitalist ekonomik düzenlerede damgasını vurmuştur.Rekabet kurumunun ilk ve en önemli görevi kapitalizmin en önemli unsurlarından biri olan değer biçme süreci ile ilgilidir. Kapitalist ekonomilerde rekabet yada serbest pazarlar yada rekabet yoluyla fiyat belirlenmesi mekenizmasınında aksamadan düzgün bir şekilde işlemesi gerekir.Kapitalist ekonomilerde rekabetin en önemli görevlerinden biride mal üretiminde yüksek verimlilik sağlamak ve kurumların yokluğunda hiçbir ekonomik örgütlenme biçiminin uzun ömürlü olması beklenemez.

Kar Amacı: Kar güdüsünün kapitalist ekonomilerdeki yerini ve görevini değişik şekillerde anlatmak mümkündür.Bir açıdan bakarsak diyebiliriz ki kar güdüsü kapitalist ekonomilerin merkezi denetim organıdır.Kar güdüsünün müteşebbisi üretim araçlarını en verimli üretim süreçlerinde kullanmak üzere harekete geçmesi beklenir. Bu kar güdüsü müteşebbisi üretim araçlarını daha az önemli olan yerlerden daha önemli olanlarına aktarması için uyanık tutar.

KARMA EKONOMİ:

Karma ekonomi iki evrensel ekonomik sistem olan “Kapitalizm” ve “Sosyalizm” arasında yer alan fakat özü itibariyle kapitalist sistemin özelliklerini taşıyan bir ekonomik düzendir.Karma ekonomi düzeninin çağdaş kapitalizmin uygulamada varlığı yeni bir aşama değil tamamen bağımsız üçüncü bir sistem olduğunu savunan görüşlerde vardır.
Karma ekonomi düzenini benimseyenlere göre kapitalist düzen libarelizme dayanmaktadır.bu toplumsal görüşte kişinin hakları ve çıkarları ihmal edilmektedir. Kapitalizmin karşısında yer alan “Sosyalizm” de ise toplumun çıkarları her türlü kişisel çıkarın üstünde tutulmaktadır. Oysa “karma ekonomi” düzeninde anılan iki sistemin taşıdığı temel çelişkiler çözülmüş yani kamu yararına kişisel çıkar bağdaştırılmıştır.Ancak kişisel çatışması halinde toplumun çıkarları öncelik kazanmakta ve kişisel bazı temel hakları kısıtlanmaktadır.

MERKANTALİZM:

Merkantilizm bir politik iktisat sistemi olarak yaklaşık 300 yıl (1450-1750) ulusal devletlerin iktisat politikası ilkelerini belirlemiştir. Ortaçağın sonlarına doğru denizaşırı ülkelerdeki keşiflerle ticaret genişlemişti. Bunu izleyerek Avrupa’ya akan altınlar ticari kapitali büyütüyor ve tüccarlara yeni iş alanları açıyordu. İkinci olarak tarımda üretim tekniği değişmesi, tarımsal üretimi piyasaya yöneltmiş, piyasa kanunlarıyla beraber ticari kapitale bağlı hale gelmişti. Ticari sermaye toptan ticarette ve dış ticarette de tekele sahipti. Dış ticarette tüccarlara devlet eliyle tekel verilmesinin nedenleri vardı: Yeni ulusal devletler için ticaret bir gelir kaynağıydı. Denizaşırı ülkelerde ticaretin yüksek rizikosu ise tekeli gerekli kılıyordu. Diğer yandan rizikoyu azaltmak için sömürgeleştirmede önemli bir araç haline geldi ve ilksel kapital birikiminin kaynağı oldu. Ticaretin gelişmesi değişik ülkelerdeki tüccarların çıkarlarını çalışır hale getiriyor, kendilerini rakiplerine karşı koruyacak bir merkezi güce ihtiyaç yaratıyordu. Merkantilisler tüccarın karının ulusal çıkarla özdeş olduğunu, ülkenin gücünü oluşturduğunu öne sürüyorlardı. Merkantilizm paraya ve dış ticarete ön planda yer verdi. Bir dış ticaret fazlası elde edilmesi nihai amaç sayılıyordu. Bir ülkenin kazandığını diğer ülke kaybediyordu. Merkantilistler bundan ötürü ülkelerin çıkarlarının çatıştığını kabul ettiler. Dış ticarette koruma, savundukları ve uyguladıkları dış ticaret politikası oldu. Söz konusu çağda para birimi altın ve gümüş gibi kıymetli madenlerdi. Bu şartlar altında ülke içinde değerli maden arzını arttırmanın tek yolu değerli madenler ülke içinde üretilmediği sürece ticaret bilançosu fazlası sayesinde ülkeye değerli maden girişini sağlamaktı. Çağın şartlarında ticari çıkarlar para arzının genişletilmesini gerektirmekteydi. Aynı ekonomiden para ekonomisine geçiş, ulusal devletlerin gücünü devam ettirmeleri için ordu besleme, artan üretimi fiyatlar düşmeden satabilme bunu gerektiriyordu. Diğer yandan para arzının genişlemesi enflasyonist bir ortam yaratıyor ve genel olarak borçluların kazandığı bir gelir kategorisi olarak karın daha hızlı yükselmesini sağlıyordu. Çünkü tüccar ve girişimciler toprak mülkiyetine dayanan soylulardan borçlanarak faaliyetlerine girişmekteydiler. Ancak enflasyon borçluya borcunu değeri azalmış bir para ile ödeme olanağı vermekte, yani borç verenlerin aleyhine işlemektedir. Dolayısıyla bu enflasyonist ortamda tüccarlar zenginleşmiş, soylular ise yoksullaşmaya başlamışlardı. Tekellerin desteklenmesi ve para arzının artırılması, merkantalist düşüncenin müdahaleci anlayışa sahip olduğunu gösterir. Diğer yandan merkantalistler daha büyük kamu harcamalarının daha fazla gelir ve istihdam yarattığı görüşündeydi. Daha büyük harcama yapılabilmesi için para arzının artması gerekir. Paranın değerli madene dayandığı dönemde, ticaret bilançosu fazlası bunu sağlamanın tek yoludur. Merkantalistler nüfus artışını özendirmiş, bir ülkenin en büyük hazinesinin iyi beslenmiş insan sayısı olduğu fikrini savunmuşlardır. Bunun bir nedeni askeri gücün insan sayısına dayanmasıdır. Diğer bir nedeni de, üretimin emek olduğu bu çağda ihracat fazlası sağlanması için üretim artışının düşük ücretle gerçekleşme gereğidir. Nüfus artışı emek arzını artırarak ücretler üzerinde aşağı doğru bir baskı yaratır. Merkantalist politika ve düşüncenin çökmesini hazırlayan etkenler aynı zamanda sanayi kapitalizmin doğuşunu da hazırlıyordu. Üretimde makinaların kullanılmaya başlanması, 18. yüzyılda İngiltere’de yapılan teknolojik buluşlar, ticari kapitalizme geçmesini hazırlamıştı. Ayrıca gelişen dış ticaret ve altın ve gümüş stokunun artmasına bağlı uzun dönemli fiyat artışları burjuvaları çok zenginleştirmişti. Sanayi kapitalizminin başlangıç aşamasında da devam eden ve ihracatı özendiren müdahalecilik, sanayiinin güçlenmesini sağladı. Merkantalizmi kısaca özetlemek gerekirse: Merkantalizm, Avrupa’nın her ülkesinde farklılıklar gösteren bir iktisat politikası sistemi oluşturur. Ülkeye göre değişen bu düşünce, İngiliz-Hollanda okulu, Fransız okulu, Alman okulu ve İtalyan-İspanyol okulu olmak üzere dört sınıfta toplanabilir. Merkantalizm :1450-1750 yılları arasında yani Ortaçağ ve Fizyokrasi arasındaki dönemde gelişen düşüncelerin bütünüdür. Merkantalistlerin temel ilkeleri şöyledir:

-Merkantalizm, moneter bir doktrindir. Amaç, para miktarın arttırmaktır. Değerli madenlerin hakimiyeti esasına dayanan bu görüşte milli servet değerli madenlerin çoğuyla ölçülür.

-Müdahaleci bir doktrindir. Devletçiliği benimseyen bu görüşte devlet, iktisadi faaliyetleri belirlemeli ve yönetmelidir.

-Yukarıdaki iki ilke, beraberinde “dış ticarete önem verme” ilkesini getirir. Buna göre dış ticaret, ülkeye daha çok değerli maden girmesi için yapılmalıdır. Amaç, aktif (ihracat>ithalat) bir dış ticaret bilançosudur.

-Merkantalizmin sanayileşme anlayışı, nüfus artışını da beraberinde getirir. Çünkü emek arzının artışı ücretleri düşüreceğinden sanayi üretimi ve ihracat artar.

-Nüfus hareketleri ve tarımsal üretim ilişkisi (tarımsal üretimin arttığı dönemlerde toplam tarımsal gelirin düşmesi) şeklindeki King Kanunu ilk kez bu dönemde ortaya konmuştur.
Paranın miktar teorisinin çok ilkel bir ifadesi burada yer alır. Buna göre; MV=PT şeklindeki Fisher denkleminde V’nin kavranmış etkisi açıkça belirlenmemekle beraber lüks mal talebinin yükselişinin fiyat artışlarını körüklemesi dolayısıyla harcamaların hızlanması (J.Bodin) şeklindeki tespit, V’nin kavranmış olduğu şeklinde yorumlanabilir.

-Paranın değeriyle ilgili olarak da madeni paralarının ayarındaki değişmelerinin piyasalarda dengesizliğe yol açacağını savunan “kötü para iyi parayı kovar” ilkesi de bu dönemde kalan bir görüştür.

İngiliz Merkantilizmi

Ticari Merkantilizm olarakta bilinen bu görüşün dört amacı vardır:
-Sömürge geliştirerek deniz gücünü arttırmak,
-İthalattan fazla ihracat yapmak (sanayi ürünleri için),
-İhracattan fazla ithalat yapmak (tarım ürünleri için),
-Milli sanayiini ikinci planda bırakmak,

Fransız Merkantilizmi

-Colbertizm olarakta bilinen bu görüş, temelde sanayiime yönelik ve devletçidir,
-Amaç; para stokunu arttırmak olup bu, sanayiinin gelişmesine bağlanmıştır.
-Sanayiinin gelişmesi için devlet, ihraç mallarının fiyatını düşürecek şekilde politikasını ayarlamalı, çeşitli eyaletler arsında gümrükler kaldırılmalıdır.
Fizyokrasiyi de önemli ölçüde etkileyen bu görüşün temsilcileri; J.B.Colbert ve
R. Cantillion’dur.

Jean Baptist COLBERT

Fransız Merkantilizmi’nin kurucusu sayılabilir. Fransız Merkantilizmi’ne yaptığı katkıdan dolayı Colbert’in görüşlerine Colbertizm de denmiştir. Temel görüşleri şöyledir:
-Colbert’e göre sanayileşmenin amacı altın biriktirebilmektedir. Bunun için dış ticarette ihracat arttırılmalıdır.
-Colbert’in sanayileşme anlayışı üç aşamalıdır:
1) İktisadi liberalizm aşaması: ticaret için hürriyet ve güven gereklidir,
2) Himayeci merkantilizm aşaması: devlet himayeciliği tekrar göze çarpar.
3) Liberalizme dönüş aşaması: Amaç; ticaretin tamamen serbest bırakılmasıdır.

Richard CANTILLON

Fransız Merkantilizmi’nin temsilcilerinden olan R.Cantillon’un bazı görüşleri şöyle sıralanabilir:
-Cantillon’a göre iki türlü değer vardır:
1) Malın öz değeri (üretim faktörünün miktar ve nitelik olarak ölçüsü),
2) Malın piyasa değeri (arz ve talebe oluşan değer),
-Uluslar arası ticaret konusunda; ülkeden değerli maden çıkarılması yerine daha fazla ihracat yoluyla değerli madenin ülkeye girmesini savunur.
-Cantillon para hacmi ve parasal değişmeleri incelemiş, özellikle enflasyonla ilgilenmiştir.

Alman Merkantilizmi

-Milli ekonomi gelişmelidir. Bu açıdan devlet müdahalesi kaçınılmazdır.
-Uluslar arası ticarette özellikle ihracat artışına önem verilmelidir.
-Nüfus arttırılmalıdır.
-Tarım korunmalıdır.
Alman Merkantilizmi’nin daha sonraları ortaya çıkan Tarihçi Okula etkisi olmuştur.
Diğer Merkantilist yazarlar ise şöyledir:

Thomas MUNN

Alman Merkantilizmi’nin temsilcilerinden olan T.Munn’un görüşleri şöyledir:
-Refahı sağlamak için özellikle dış ticarete önem verilmelidir (ihracat>ithalat), iç ve dış ticarete devlet müdahalesi olmamalıdır.
-Sert önlemlerle fiyat hareketlerinin önüne geçilebilir.
-Para miktarının, ithalat ve ihracat karşılaştırmasıyla belirlenmesi gerekir.
-Devletin gücü; sahip olduğu para ve maden stokuyla ölçülür.

William PETTY

Bazı görüşleriyle Merkantalist sayılan yazar, liberal iktisada öncülük etmiştir.
W.Petty’nin bazı temel görüşleri şöyledir:

-Objektif değer kavramının temellerini atmıştır. Değeri oluşturan unsurlar arasında emeğin yanında toprağında bulunduğunu savunur.
- Rant kavramını modern anlamda ele alan ilk yazardır. Petty’e göre rant; işçinin geçimi için gerekli harcamanın üretim maliyetinden çıkarılmasından sonra kalan fazlalıktır.
-Faizi, bir kimsenin parasını bir başkasına belli bir süre geçmeden geri istememek şartıyla vermesi halinde aradan geçen sürede katlandığı zahmet için aldığı karşılık olarak tanımlanır.
Petty’e göre fiyat, değerin ölçüsüdür. Değerin ölçüsüdür.Değerin temeli ise emektir. Fiyatın temeli emek olduğuna göre emek, “Gerçek fiyat” tır “Mübadele fiyatı” ise rekabet piyasasındaki fiyattır. Nüfusun artışından yanadır.

Sir Dudley NORTH


Alman Merkantilizmi’nin gelişimine büyük katkıda bulunan North,Merkantalizm düşüncelerine sahip olsa da Liberalizm’in öncülerindendir. Bazı temel görüşleri şöyledir:
-Rant nasıl toprağın kiralanmasının karşılığı ise faiz de paranın kiralanmasının karşılığıdır.
-Sermaye, kendi kendini büyüten bir değerdir. Gerçek zenginler para sahibi olanlar değil,toprak sahipleri ( sermayedarlar) dır.
-Fiyat,malın parayla ifade edilen eş-değeridir.
-Serbest ticaret herkes için yararlı ve kazançlıdır.
1750’li yıllarda Ticari kapitalizmin sınai kapitalizme dönüşmesi ile liberalizme geçiş zorunluluğu, devletin aşırı müdahalesinin olumsuz etkileri,burjuvazinin genişlemesi ile sosyal ve ekonomik dengelerin bozulması v.b... sebepler merkantalizmin sonunu hazırlamış ve Doğal Düzen filozoflarının temelini oluşturduğu Fizyokrasi akımı ortaya çıkarak 1755-1775 yılları arasında varlığını sürdürmüştür.

FİZYOKRASİ

Fizyokrasi, insan toplumlarını tabii kanunla yönetilmesi demektir.Fransa da gelişen bir okul da bu adla anılmaktadır. Okul mensupları “Fizyokratlar” diye tanımlanır. Okulun önde gelen temsilcisi Dr.F. Qesnay’nın eserlerinden biri Droit Naturel, yani “Tabi Kanun” başlığını taşımaktadır. Fizyokratlar,iktisadi düşünce biçimlerine getirdikleri yeniliklerle bugün de anılırlar.İktisadi düzenin işleyişini, soyutlama yöntemi ile kurdukları bir model çerçevesinde anlama çabaları,toplumu işlevlerine göre birbirinden ayırmaları,servetin kaynağını mübadele değil üretim sürecinde aramaları,tarım üretimini düşünce sistemlerinin merkezi yapmaları,başlıca özellikler arasında sayılabilir. Fizyokratlar,anlaşma,girişim ve ticaret özgürlüğü ya da özel mülkiyet gibi,liberal anlayışın temel ilkelerini savunurken,bu savlarını tabii kanun felsefesinden çıkarıyorlardı.Bu reformcu fikirleri ile de,1789 Fransız İhtilâli arifesinde,monarşiye ve merkantilist politikanın Fransa’da yarattığı olumsuz etkilere karşı çıkmış oluyorlardı. Kurdukları soyut modelden çıkardıkları vergi politikası önerileri özellikle önemliydi; çünkü, dönemin Fransa’sındaki büyük toprak sahiplerinin vergi ödemesi gereken tek toplum sınıfı olması gerektiği sonucuna varıyorlardı.Oysa,gerçekte kral,kilise ve soylular gibi büyük toprak sahipleri de hiç vergi ödemezken,kiracı çiftçiler ve köylüler ağır vergi ödemek zorunda bulunmaktaydılar. Fizyokratların düşünce sisteminin açıklanmasında bir tıp doktoru olan Dr.F.Quesnay’nın “Tableau Economique” adlı eserinin özel bir yeri vardır.Ayrıca,bu eserin günümüzde kullanılan girdi-çıktı tablosunun öncüsü sayılması,esere bir diğer açıdan da önem kazandırmaktadır. Tableau Economique,temelde üç toplum sınıfına dayanır:

-Toprak sahipleri
-Toprakları birincilerden kiralayarak işleyen girişimci çiftçiler
-Kısır sınıf, Tableau’ya göre, gerçek anlamda üretken sınıf, bunlardan ikincisi, yani girişimci çiftçilerdir; çünkü, çiftçiler yarattıkları net (safi hasıla) ile kendi geçimlerini sağladıkları gibi, toprak mülkiyetini elde tutanların (ya da bunların gelirine dayanarak yaşayanlar) ve kısır sınıfın geçimini de sağlayabilirler. Oysa, kısır sınıf, produit net yaratmazlar. Bu sınıfın bir bölümü olan zanaatkarlar, produit net yaratmasalar da, üretim sürecinde kullandıkları hammaddelere emekleri ile bir değer eklerler. Bu değer, kendi gelirlerine eşittir ve tümüne çiftçilere ödenen tüketim maddelerine gider. Bu sınıf, ayrıca, tarım ürünlerini iyi bir fiyat sağlamak için gereklidir.

Kısır sınıfın diğer bir bölümü olan tüccarlar ve mali sermaye sahipleri, hiçbir değer eklemedikleri için, geliriyle produit net ten bir azalmaya yol açarlar. Toprak sahipleri ise, tarımın yarattığı produit neti toprak rantı olarak ele geçirirler.
Produit net, bu model de toplum sınıfları arasında dolaşan bir çevresel akımla tanımlanırken paranın rolü hiç küçümsenmemiştir. Paranın sadece mübadele aracı oluşu değil, aynı zamanda iktisadi faaliyet üzerindeki rolü de göz önünde tutulmuştur. Bu bakımından fizyokratların, Merkantilistlere Klasik Okul arasında ki bir köprü oluşturdukları söylenebilir.

Fizyokratlar, bu soyut modelden, kendi açılarından önemli olan bir de vergi politikası önlemi çıkarmışlardır. Bu, verginin tek olması ve sadece toprak rantı üzerinden ödenmesidir. Düşünce sistemlerinde tek üretken kesim tarım, tarım da yaratılan produit neti ile toprak rantı olarak geçirenler de toprak sahipleridir.

Produit net, tüketimden arta kalan pay olarak tanımlanmaktadır. Öyleyse, diğer toplum sınıfları değil, toprak sahipleri ele geçirdikleri rant üzerinden vergi ödemelidirler. Bu sav, daha sonraki birçok iktisatçı tarafından tekrarlanmıştır. Diğer yandan, fizyokratlar, serbest dış ticaret ile savunmuşlardır. Ancak, bu savları bir teoriye değil de tabii düzen anlayışlarına dayanmıştır. Dönemin Fransa’sında, Merkantilist dış ticaret müdahalelerinin tarım ürünlerinin iyi bir fiyat sağlamasını engellediğini anlamışlardır.
Fizyokratlar, dönemlerinde çok kısa bir süre etkili olsalar ve tabii kanun gibi pek soyut bir kavramdan yola çıksalar da, iktisat teorisinin gelişmesine büyük katkılarda bulunmuşlardır.

Fizyokrasi’yi kısaca tanımlamak gerekirse:

-Doğal düzeni savunan bu görüşe göre toplumsal ve ekonomik kurallar doğal bir kanun gücüyle oluşur.
-Üretim de tek verimli alan tarımdır. Tarım, tüketilenden daha fazla üretime yol açar. Oluşan bu fazlalık fizyokratlarca (net hasıla) olarak ifade edilir. Diğer faaliyetler (ticaret-sanayii) ise kısırdır, çünkü net hasıla oluşturmazlar.
-Gelir dağılımı teorisi açısından net hasılaya dayanarak toplum üç sınıfa ayrılır.
-Tek verimli alan tarım olduğuna göre vergi, sadece tarımdan alınmalıdır.
-İhracat, tarımsal ürünlere dayanmalıdır.
-Değerin kaynağı tarımdır.
-Sermaye sadece tarımsal yatırımlarla kullanılmalıdır.
-Faiz, tarımsal sermayenin kazancıdır.
-Fizyokratlar, ekonomik sürece sistematik olarak incelemiş, tümdengelim metodunu kullanmışlardır. Akımın önemli temsilcileri:

Francois QUESNAY

Fizyokrasinin temelini oluşturan görüşlere sahip olan F.Quesnay’e göre;
-Servet; bir ülkenin biriktirdiği para miktarında değil, üretilen ihtiyaç maddesi miktarından oluşur.
-Toplumsal kurallar doğal yasalarla belirlenir.
-Quesnay’in gelir dağılımı konusunda oluşturduğu (ekonomik tablo) analizi, genel denge modellerinin temelini teşkil eder.
-Sadece tarımdan vergi alınmalıdır.

Dupont de NEMOURS
Quesnay ile aynı görüşleri paylaşan Nemours ayrıca özel mülkiyetin, ticaret ve sanayide ise tam bir mübadele serbestliğinin şart olduğunu ileri sürmüştür.

Robert Jacques TURGOT
Fizyokrasiyi önemli ölçüde etkileyen Turgot’un bazı görüşleri şöyledir;
-Değer, faydaya bağlıdır.
-Fiyat, piyasada oluşan arz ve talebe göre belirlenen ortalama değerdir.
-Ücret konusun da ise sanayi işçileri için asgari ücret geçerliyken,tarım işçileri için böyle bir sınırlama söz konusu değildir.
-Turgot, diğer fizyokratlar gibi doğal düzen, tek vergi gibi ilkeleri de benimsemiştir.

KLASİK İKTİSAT

Klasik iktisadı savunan filozoflar;

William N. SENIOR
Klasik iktisada önemli katkılarda bulunan W.N.Senior;
-İlk kez “politik iktisadın” tanımın yapmıştır. Politik iktisat; zenginliğin üretime ve bölümüne ilişkin ilkeleri inceler.
-Zenginlik unsuru olarak bilinen üç niteliğin olduğunu savunur: fayda, transfer edilebilme, arz itibariyle sınırlı olma (nadirlik).
-Senior’a göre malların faydası, piyasa talebine göre belirlenir ve mübadele değerinin oluşmasında maliyetlerle birlikte rol oynar.
-Senior, Azalan Verimler Kanunu ve ücret teorisini formülleştiren ilk iktisatçıdır.

J.Stuart MILL
Klasik iktisadın temsilcilerinden olan J.S.Mill’in temel görüşleri şöyledir:
-Değer; malın faydasına ve üretim koşullarına bağlıdır.
-Milli, doğal düzenin gerektirdiği doğal kanunları şöyle ifade eder:
1) Kişisel çıkar kanunu (homo-economicus),
2) Serbest rekabet kanunu,
3) Nüfus kanunu (nüfus artışının sınırlandırılması),
4) Arz talep kanunu (fiyat teorisi): Bu kanuna göre; denge fiyatı arz ve talebin kesiştiği noktada oluşur. Buna bağlı olarak iki tür fiyat vardır. Doğal fiyat (maliyet fiyatı) ve piyasa fiyatı.
–Mill’e göre ücret, emek arz ve talebine bağlıdır. Emek talebi; emek (sermaye) için ödenen fondur. Emek arzı ise nüfusu (işçi sayısı) ifade etmektedir. Buna göre ortalama ücret; ücret fonu (emek talebi, sermaye) /işçi sayısı (nüfus emek arzı)dır.
Mill, emek talebindeki artışı, ücret fonundaki artışa bağlayarak, ücret oranındaki yükselişi, işgücü veri iken sermayedeki artışa ya da sermaye veri iken işgücündeki azalışa bağlaması açısından ücret teorisinde önemli bir adım atmıştır.
-Mill, Ricardo’dan farklı olarak rantın sadece tarım ürünlerinden değil, sanayi ürünlerinden de doğabileceğini savunmuştur. Rant, monopolün sonucudur. Mill,Ricardo’nun “diferansiyel rantı” (toprakların farklı kalitede olmasından doğan rant) yerine “mutlak rantı” (rant, tüm topraklardan oluşabilir) kabul eder.
-Mill’e göre para ortak bir mübadele aracıdır.
-Büyüme teorisi açısından Mill için temel sorun, “gelir düzeyi veri iken daha eşit bir bölüşümün sağlanması” dır. Böylece ekonomik büyümenin sağlanacağını savunan Mill’e göre kültürel yapı, siyasal yönetim, teknik gelişme, piyasa şartları gibi konular, büyüme için gerekli başlangıç şartlarını oluşturur.
-Mill, serbest dış ticareti savunur. Buna göre serbest ticarete bağlı olarak ödemeler dengesinde kendiliğinden denge sağlayan bir mekanizma mevcuttur.
Klasik iktisada önemli katkılarda bulunan J.B.Say’a göre;
-Devlet, piyasalara müdahale etmemelidir. Çünkü, “her arz kendi talebini oluşturur.” Mahreçler Kanunu olarak bilinen bu kanun üç varsayıma dayanır:
1) Fiyatlar tamamen maliyetlere eşit olmalıdır.
2) Maliyetler gelire eşit olmalıdır
3) Tüm gelirler harcanmalıdır.
Buna göre reel yönden; Toplam arz (üretim) = Toplam talep (tüketim);
Parasal yönden ise; Toplam giderler (maliyetler) = Toplam gelirler eşitliği geçerlidir.
-Para, mübadelelerde bir araçtır.
-Dış ticarette ödemeler bilançosu kendiliğinden dengeye gelir.
-Say, Alternatif Maliyet kavramını öne sürmüştür. Buna göre, bir malın elde etmenin maliyeti, diğer bir maldan vazgeçmeye bağlı olup bu malın maliyeti, vazgeçilmesi gereken mallarla ölçülür.

Thomas MALTHUS

Klasik iktisadın temsilcilerinden olan T.Malthus’un temel görüşleri şöyledir:
-Nüfus miktarı ve doğal kaynaklar arasında dengesizlik vardır. (Artan nüfus, sınırlı kaynak). Böylece Malthus nüfus ve kaynak miktarına ilişkin dinamik bir analiz yapmıştır.
-Klasiklerin tasarlanan tasarruf = Tasarlanan yatırım görüşünü benimsememiş, aşırı tasarrufun da bulunabileceğini ve tasarrufun yatırımın üzerine çıkmasıyla bir “genel aşırı üretimin” oluşabileceğini belirtmiştir.

-Yine Klasiklerin aksine efektif talebin tüketimini, tüketimin de üretimi belirlediğini savunarak Klasiklerden farklı olarak üretimini veri kabul etmemiştir.
Alıntı ile Cevapla
206  Eğitim & Öğretim / Ödevler / bilgi pazarında satış yönetiminin önemi : 14 Ağustos 2009, 07:50:47
 BİLGİ PAZARINDA SATIŞ YÖNETİMİNİN ÖNEMİ

Pazrlar değişirken teknolojiler çeşitlenirken rakipler artarken ve ürünlerin neredeyse modası bir gecede gecerken sürekli yeni bilgi yaratan ve bu bilgiyi organizasyona genişce, bştan başa yayan ve hızlı bir şekilde yeni teknolijileri ve ürünleri geliştiren şirketler başarılı olur. Bu aktiviteler işe devamlı olarak başlı başına yenilik olan ‘bilgi yaratan şirket’şirket tanımını vermektedir.
Yukarıda ki alıntıdada vurgulandıgı gibi pazrları hızla geliştigi günümüzede şirketlerin en önemli rekabet güçü bilgidir. Şüpehsiz en önemli bilgide müşterinin ürünlerle ilgili düşünceleridir. Bu çalışmada başından beri öne sürülen müşteri menmuyettini hatta beklentilerini hatta taleplerinin bilgilerini alan satı gurubudur. Satış yöneticiside ilk elden gelen bilgileri üst yönetime aktarır ve bu sürecin sonunda piyasa ilgili alınacak yeni kararlarda en önemli bilgi saglanmış olur. Yapılacak organizasyonlarda altı önemli yetenege sahip olmak gerekir.
1.Üretebilme yeteneği
Çoğu organizasyon birşeyi çok iyi bilir: Ürün ve hizmetleri nasıl üreteceğini. Bunu şimdi doğru yapılır ve sürecler içinde bilgiyi dogru kullanarak yapmaları gerekmektedir. Yani her biri kendi gerekleri ve istekleri olan yüzlerce tedarikçi ve müşteriyi kapsayan ileri dercede karmaşık süreçleri kontrol etmek için bilgiye ihtiyaç bulunmaktadır. Bilgi bir organizasyonun bir ürünü bir müşteriye olabilecek en etkin ve en verimli şekilde sunma yetenegini gercekten arttırmaktır.
2.Cevap verebilme yeteneği
Pazardaki değişikliklere hızlı tepki verebilmek organizasyonların en büyük sorunlarından ve aynı zamnda en büyük fırsatlarından biridir. Başarılı organizazasyonlar hızlı cevap verebilme yaşamı sürdürebilmenin anahtarı oldugunu kabul ederler. Bunu sağlayabilecek bir yaklaşım müşterilere ve ilğili Pazar dilimlerinde yakın iş birimlei kurmaktır. Yetki değişen pazara göre gereken tüm kararları alabileceği şekilde devredilir.O birim ana kaynakları ve teknolojiyi kullanarak yerel davrana bilir ve etkili bir şekilde rekebet edebilir.
3.Önğörebilme yeteneği
Gerçekten başarılı olabilmek için bir organizasyonun genel tabloyu görebilmeli ve trendlerin yönünü tamin edebilmelidir. İçinde bulunan sektörün ve genel anlamda ekonominin yönünü görebilmek başlayanları ve bitenleri erken fark edebilmek önemlidir. Bazen sektörlerin en büyük ve en iyi şirketleri bir grlişmeyi gec fark edebilmektedirler.

2
4.Yaratma yeteneği
Organizasyonlar sürekli olarak değer döngüsünü yukarı cıkartmak için yeni yollar aryışı içindedir.Bu büyük ölçüde onların bilgi yaratma yeteneğine bağlıdırbilgi yaratma degişik şekillerde gerçekleşir. Yeni bir ürün yeni bir teknoloji için AR-GE faliyetlerden mevcut bilgilerin yeni şekillerine kullanmalarına kadar degişen faliyetler ve yeni ‘yeni konbinazyonlar’ yartmak için bilginin gizli kaynaklarını harekete gecirme cabaları organizasyonun yaratma yetengini geliştirir.
5.Ögrenme yeteneği
Son yıllarda bu kavramın üzerin de cok durulmaktadır. Tüm çalışanlar için kendi deneyimleinden iş arkadaşlarından ,müşterilerden ve rakiplerden yebi şeyler ögrenmenin önemli ve çok degerli oldugunu bilmektedirler.Bunedenle başarılı olmak isteyen organizasyolar bireysel ve organizasyonel anlamda ögrenmenin önündeki tüm engelleri kaldırmak durumundalar.
6.Dayanma ayakta durma yeteneği
Bilgi profesyonelleri bilgi ekonomisinde cok önemli roller üstlenmişlerdir.onlarda bunu bilerek daha bir çalışma ortamı ve daha fazla özgürlük ve daha fazla iş tatmini arayışı içinde olmuşlardır.Bunun anlamı bilgi profosyonellerin bir bilgi üzerinde uzun süre kalmayacagı en fazla iş tatmini olan işlere yogunlaşacagıdır.Zaten yeni kuşak için bir şirkette uzun zaman çalışmak profesyonellerin için fakir bir düşüncedir. Bu nedenle organizasyonlar sahip oldukları bilginin kapıdan cıkıp giden bilgi profeyonelerinin ile birlikte gitmemeleri için önlem almak durumundadır. Bunun bir yolu bilginin kurumsallaştırılması ve kurumsal hafızanın güçlendirilmesidir.Diğer bir yol ise organizasyonun sürekli ve kendini yenileyecek yaklaşımlar içinde olmasıdır.Bunu yapmak içinde mutlaka yeni ve genç insanları işe almak zorunda değildir. Mevcud çalışanları geliştirerek yenileme ve tazelem için onlara fırsatlar yaratrakta yapılmalıdır.
Bilginin evririmi:
a.Ham bilginin toplanması
b.Biçimlendirilmesi
c.İşlenmesi
d.Değerlendirilmesi
e.Harekete geçilmesi
Şirketlerde bilgi için uygun bir sistem oluşturulmamışsa elde edilen bilgiler anlamını yitirecek,eskiyecek,harekete geçilmede gecikilecek, yanlış kararlar alınmasına zemin oluşacak uygulamaların yanlış sonuçlar vermesine ve sonuçtada başarısız olunmasına neden olacaktır.
Alıntı ile Cevapla
207  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Küreselleşme : 14 Ağustos 2009, 07:50:18
 KÜRESELLEŞME VE TÜRKİYE’ YE ETKİLERİ

Küreselleşme Kavramı ve Tanımı :
Küreselleşme sözcüğünü yirmi yüzyılın son çeyreğinin başlarından itibaren, özellikle 1990’lı yıllarda duyar ve kullanır olduk.

Terimin İngilizce karşılığı globalisation (globalleşme) olup, kökündeki “globe” sözcüğü üç boyutlu yuvarlak bir fiziksel şekli, ikinci anlamıyla da dünyayı ya da diğer bir ifade yer küreyi ifade etmektedir.

Küreselleşmenin pek çok tanımı bulunmaktadır. Meydan Larousse’ nin tarifine göre global “tümüyle ele alınmış olan” manasındadır.

Bir tanıma göre ; küreselleşme, ideolojik açıdan değerlendirildiğinde, kapitalist sistemin kendisini devam ettirebilmesi için daha çok üretmek ve daha çok mal satmak ihtiyacını karşılamak amacıyla dünya pazarında serbestleşme ve sınırların kaldırılması sürecidir.

Küreselleşme taraftarlarına göre küreselleşme ; ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel değerlerin ve bu değerler çerçevesinde oluşmuş birikimlerin ulusal sınırlar dışına taşarak dünya geneline yayılması olup, ülkeler arasında fiziksel ve ekonomik özgürlüklerin geliştirilmesi anlamını taşımaktadır. Yani küreselleşme, farklı toplumsal kültürlerin ve inançların daha yakından tanınması, ülkeler arasında her türlü ilişkinin yaygınlaşması ve yoğunlaşması ; ideolojik ayrımlara dayalı kutupların ortadan kalkması sonuçlarını doğuran kaçınılmaz bir süreçtir.

Küreselleşme karşıtlarına göre ise küreselleşme ; soğuk savaş döneminden sonra, Batı’ nın zaferini yeni bir açılımla dünya geneline yaymasıdır. Bu açılımla uluslar arası sermayenin egemenliği kayıtsız – şartsız hale gelmekte ve dünya ölçeğinde tekelleşmektedir. Dolayısıyla küreselleşme karşıtları küreselleşmeyi “emperyalizmin yeni yüzü” olarak görmektedirler diyebiliriz.

Küreselleşme herkese hoş çağrışımlar yaptıran bir sözcük. Herkes kendi bağlı olduğu inanç sistemi veya ideoloji açısından, küreselleşme kavramına sıcak bakmasını tahrik eden ve mümkün kılan nedenler bulabilir. Fareli köyün kavalcısının kavalından da herkesin kulağına hoş gelen nağmeler döküldüğü içindir ki bütün köyün çocuklarını peşinden sürükleyebilmişti.

Küreselleşmenin Kısa Tarihçesi :
1989 yılında soğuk savaşın sona ermesinin ardından içinde bulunduğumuz dünya çok hızlı bir değişim sürecine girmiş bulunmaktadır. Bu sürecin temelleri uzun yıllar öncesine dayanan bir küreselleşme süreci olarak değerlendirmek doğru olacaktır. Bu süreçte üç temel nokta önem taşımaktadır. Bunların ilki ; 1453 yılında Osmanlılar tarafından İstanbul’ un fethiyle sona eren Ortaçağ karanlığından kurtulmaya çalışan Batı’ nın deniz aşırı yeni keşiflere yelken açmasıyla ortaya çıkan zenginleşmelere dayalı gelişmelerdir. Bu süreç, Avrupa’ da 1800’ lü yılların sonlarında başlayan endüstri devrimine kadar devam etmiştir.

İkinci temel dönüşüm noktası ise 1890’ da başlayan endüstri devrimi olmuştur. Endüstrii devrimini yaşamaya başlayan Kıta Avrupa’ sında ortaya çıkan gelişmeler çeşitli şekillerde dünyanın diğer bölümlerine de ulaşarak insanlığı büyük ölçüde etkisi altına almıştır. Bu dönemin ardından yaşanan sömürgecilik ise o dönemdeki küreselleşmenin nihai sonuçlarını oluşturmuştur. Zaman içinde şekil değiştirerek küreselleşme yada küreselleştirme çabaları soğuk savaşın bittiği 1990’ lı yıllara kadar gelmiştir.

1990’ lı yılların başından itibaren küreselleşme üçüncü temel çıkış noktasını yakalamıştır. 1970’ li yıllardan itibaren dünya ekonomisinde söz sahibi olmaya başlayan çok uluslu şirketler, 1990 yılından sonra “yeni dünya düzeni” kavramı etrafında tek kutuplu dünyada batıyı, tek ekonomik ve siyasi güç haline getirme planını ortaya koymuştur.

Burada ifade edilen üç temel çıkış noktasından sonuncusu içerik ve metod olarak diğerlerinden ayrılmaktadır. 1990’ lı yıllarda ön plana çıkan küreselleşme çabalarının ardında, yüzyıla yakın bir zaman diliminde ortaya çıkan gelişmelere bakıldığında, bilim ve teknolojide ortaya çıkan gelişmeler açısından yukarıda sayılan ilk iki çıkış noktasından farklı olarak, piyasalara ulaşmada artık zaman ve mesafe kavramının anlamını yitirdiği görülmektedir. Bu çok önemli bir gelişmedir ve batı sermayesinin yegane kazanç kapısını teşkil etmektedir.

Küreselleşmenin Etkileri
Tarihsel süreç incelendiği zaman dünyanın bazen tek kutuplu, bazen iki, bazen de çok kutuplu uluslar arası sistemlere sahne olduğu görülecektir. Bu uluslar arası sistemlerin en çok değişime uğradığı zaman dilimi 20. yüzyıl olmuştur. 20. yüzyıl içerisinde ; II. Dünya Savaşı öncesinde genelde güç dengeleri üzerine kurulu ve eşit güçte birçok devletin oluşturduğu “çok kutuplu” II. Dünya Savaşı’ n dan sonra ABD ve Sovyetler Birliğinin oluşturdukları soğuk savaş yıllarının etken olduğu “iki kutuplu” ve en son olarak da 1992 yılında Sovyetler Birliği’ nin dağılmasıyla, ABD ile süren ezeli rekabetten vazgeçmesiyle ve soğuk savaşın sona ermesiyle beliren “tek kutuplu” düzen olmak üzere ayrı uluslar arası sisteme tanık olmuştur.

II. Dünya Savaşı sonrası Sovyet Rusya tehdidiyle gerilimli bir ortam yaşayan Batı Avrupa ülkeleri önce NATO ‘ yu kurarak kendi güvenliklerini sağlamışlar, ancak ondan sonradır ki etkileri günümüze kadar uzanan ekonomik büyüme hamlesini gerçekleştirebilmişlerdir. Çünkü güvenlik şemsiyesi olmadan ekonomik büyümenin sağlanması beklenemezdi. Güvenlik şemsiyesi sağlandıktan sonra ABD hükümetlerince Avrupa’ ya yapılan Marshall yardımları büyümede başat faktörü oynamıştır. Görülen odur ki küreselleşmenin temelleri o günlerde atılmaya başlamıştır. O günlere kadar totaliter rejimlerle yönetilmiş olan Almanya bile çok yönlü işbirliklerine değer veren sağlam bir demokrasi ülkesi durumuna gelmiştir.

Soğuk savaş sonrasında dünyadaki tüm ülkelerin birbirleri ile diyalog kurmaları, birbirleri ile iyi ilişkiler içine girerek, bir daha savaş ortamının oluşmamasını sağlamak maksadıyla attıkları büyük bir adımdır. Bu dönemdeki bazı bölgesel nitelikteki çatışmalar ve savaş dışında, ülkelerin coğrafyalarını büyük ölçüde değiştirecek büyük savaşlar yaşanmamıştır. Çok kutuplu dönemlerin aksine ülkelerin coğrafyaları oturmuş gözükmektedir. Bu sayede dünyada baş döndürücü bir değişim başlamıştır. Daha önceleri savaşlarla yitirilen kaynaklar bilim, teknoloji ve insanlığın refahı için harcanmaya başlamıştır. Ancak bu toz pembe tabloya bakılarak büyük güçlerin diğer güçler üzerindeki egemenlik haklarından vazgeçildiği sonucu çıkarılmamalıdır. Yeni dünyada artık bir ülkeyi fethetmek için fiziki ayak basma ve işgal etmek gerekli görülmemektedir. Ekonomik olarak zayıf güçleri egemenliği altına almak ve buna bağlı olarak istediği siyasal kararları, aldırabilmek ve uygulatabilmek, menfaatlerine hizmet edecek şekilde uluslar üstü seviyede örgütler ve birlikler kurarak ve ilgisi kapsamında olan ülkeleri bunlara üye yapmak, böylece dolaylı yollardan zayıf güçleri kendine bağlamak yeni dünya düzeninde gelişmiş ülkelerin küresel stratejisi durumuna gelmiştir.

Tıpkı küreselleşme öncesi yaşanan olaylarda olduğu gibi, dünyada etkinliği fazla olan gelişmiş ülkelerin sadece askeri güce sahip olmalarının yeterli olmadığı, bunun yanında ekonomik güce de sahip olmaları gerektiği gerçeği gibi, küreselleşmenin altında yatan gerçekte de öncü olan ülkelerin bu konuyu esas aldıkları saklanamaz bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durumda bize ; savaş ve tek kurşun atılmadan ülkelerin kontrole alınmasını, böylece de küreselleşme maskesi kullanılarak menfaat elde edilme isteğinin yattığı gerçeğini düşündürmektedir. Diğer taraftan dünya enerji kaynaklarının giderek azalması, gelişmiş ülkelerin enerji kaynaklarının bulunduğu bölgelerde istikrarı sağlamak görüntüsü altında, etkinliklerini artırmak ve jeostratejik konumdaki ülkeler üzerinde nüfuz etmek ve mevcut nüfuzlarını korumak istemeleri sonucunda da bu oluşumu kullanmak istedikleri aşikardır.

Küreselleşmenin Ekonomik Boyutu :

Küreselleşme felsefesinin en önemli kolu ekonomiktir. Bir alıcının ve birde satıcının olduğu pazarda değişim aracı olarak, paraya ihtiyaç vardır. Küreselleşmede önümüze çıkan sorunlardan biri de dünya nüfusunun % 25’ ni teşkil etmesine karşılık, dünya sermayesinin % 80’ inin küreselleşmeyi motive eden batılı ülkelerin (G-7) elinde bulunması problemidir. İleri teknoloji, mal ve hizmet üretimi ile birlikte aynı merkez sermaye gücünü de elinde bulundurmaktadır.

Küresel ekonomik yapılanmada önemli rol oynayan üç örgüt bulunmaktadır. Bunlar Uluslar arası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve önceleri GATT daha sonra Dünya Ticaret Örgütü (WTO) dür. İşte bu kurumlar dünyayı ekonomik anlamda küresel bir anlayışla yönetme eğilimindeki kurumlar olarak küreselliğin ekonomik ve finansal boyutuna da ağırlığını koymuş örgütlerdir.

Tüketici ve yatırıma ihtiyaç duyan ülkeler, küreselleşme denkleminde aynı anda iki şeyi talep eder durumdadır. Birincisi üretmek için gerekli olan teknoloji, mal ve hizmetler, ikincisi bunları alacak para.

Küreselleşmenin ekonomik boyutunun iki etkeni vardır. Bunlar küresel üretim ve küresel finanstır. Üretimin küreselleşmesi ; sermayenin üretim alanı olarak dünyayı bir bütün biçimde değerlendirmesi, küreselleşmiş üretim sisteminin parçalarının maliyet avantajı ve ekonomik açıdan en uygun bölgelerde gerçekleştirmesidir. Kuşkusuz ki hammadde, ara malı, emek ve dışsal maliyetler üretim maliyetini dolayısıyla yatırım bölgelerini etkiler.

Küresel finansı veya finansın küreselleşmesini, ulusal devletler tarafından düzenleme dışı bırakılmış, kendi kuralı ile 24 saat ve elektronik bir şekilde yürütülen para hareketi olarak betimleyebiliriz. Finansın bu denli küreselleşmesinin en önemli nedeni ve hızlandırıcısı bilgisayar teknolojisidir. Bugün İstanbul’ daki bir borsacı dünyanın herhangi bir yerinde işlem gören bir menkul kıymeti alıp satma olanağına sahip olabiliyor. Bunun anlamı tüm dünyada hükümetlerden bağımsız olarak 24 saat boyunca finansın akışı, dolayısıyla sermayenin küreselleşmesi demektir. Bu akışta esas olan da sermayeyi hükümetlerin kendi ülkelerine çekebilmeleridir.

Bu durum bayrakları, vatanları ve ordularıyla bağımsız olan ülkeleri istemedikleri bedelleri ödeme mecburiyeti ile karşı karşıya bırakmaktadır. Ve bu süreç çok hızlı ilerlemektedir. Gelişmekte olan ülkeler bu anlamda küreselleşmenin kıskacına düşme tehdidi ile karşı karşıyadır. İleri teknoloji ürünlerinin ve iletişim teknolojilerinin birbiri ardınca yenilenerek dünyaya sunulması bitmez tükenmez ihtiyaçlar listesi oluşturmaktadır.

Küreselleşmenin Siyasal Boyutu :

Coğrafya’ dan bağımsız bir politika, politikadan bağımsız bir ekonomi düşünülemez. Jeostratejik temeline oturtulmuş bir ekonomi, politik ise uygun güçle ve uygun yer ve zamanda başarıyla uygulamaya koyulabilir. Bu yönüyle II nci Dünya Savaşından sonra tam anlamıyla karşıt olarak ikiye ayrılmış dünyada, iki ayrı model birbirine karşı uygulamaya konmuş ve bu mücadele elli yıl sonra katılımcı demokrasiyi ve liberal ekonomiyi savunan Batı Dünyası bu aşamanın kazanan tarafı olmuştur.

Batılı ülkeler tarafından üretilen mal ve hizmetler ile bunlara ait bilgiler dünyada sınır tanımaksızın serbest olarak dolaşmak istemektedir. Bu durum alıcı ülkelerin pazar nitelikleri, siyasal yapıları ve yönetim biçimleriyle direkt ilgili olduğu için o ülkelerin mevcut siyasi yapılarının değişmesi “küreselleşmenin” bir gereği olarak ortaya çıkmakta, bu noktada da küreselleşme olgusunun en büyük kozu demokrasi ve hür rejimler olarak gündeme gelmektedir.

Demokratik sistemlerin zayıf ve düzenli olmadığı ülkelerde sınırlamaların ve yasaların varlığı ortaya istikrarsız pazarlar çıkarmakta dolayısıyla siyasal boyutta küreselleşme ülke yönetimlerini nihai hedefte tam demokrasiye ulaşma mecburiyetiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Dünyada enerji kaynakları ve coğrafyaların sağladığı stratejik önemden dolayı demokrasi dışı veya görünürde adı demokrasi ve cumhuriyet olan bazı ülke yönetimleriyle batılıların ittifakları gelecekteki bu gerçeği değiştirmeyerek, sadece bir geçiş sürecini ifade edecektir.

Demokrasinin ve demokratik hakların gündeme getirilmesi, azınlık haklarını, farklı kimliklerin kendilerini ifade edebilmelerini ve kültürlerini koruma isteklerini muhatap ülkelerin siyasal sorunlarının arasına sokmaktadır.
Alıntı ile Cevapla
208  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Paranın Hikayesi : 14 Ağustos 2009, 07:49:48
 PARA

Para iktisadi hayatın işleyişinde büyük bir öneme haizdir.Mübadelenin yapılmasında sağladığı kolaylık sebebiyle kullanımı yaygınlaşmış ve günümüzün ekonomik yaşayışında vazgeçilmez bir unsur olmuştur.Paranın kullanılmadığı dönemlerde bir malın doğrudan doğruya diğer bir malla mübadelesi yani trampa söz konusu idi. Mübadele edilen mal miktarının oranı her malın diğerine nazaran değerini ifade eder. Trampanın gerçekleşebilmesi, taraflardan her birinin alacağı malın , vereceği maldan daha faydalı olduğuna inanmasıyla mümkün olur. Diğer taraftan , trampa edilecek mallar kolaylıkla bölünemediğinden , bu mallar arasında kolaylıkla kıymet eşitliği sağlanamıyordu. Bu ise mübadeleyi zorlaştırıyordu. Bu zorluğu gidermek için üçüncü bir malı(hayvan derisi , tuz, buğday, inci daha sonra madenler )ödeme vasıtası olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yani bu madenler paranın fonksiyonlarını görmüş ve para yer ve zaman bakımından farklı şekillerde ortaya çıkmıştır. Çeşitli madenlerden yapılmış paralar (demir,nikel,tunç, bakır kalay ...vs.)yakın zamanlara kadar altın ,gümüş,banknot ve nihayet kağıt para , kaydi para , kağıttan yapılmış paralar(çeşitli senet ve bonolar ), ufaklık paralar kullanılmaya başlanmıştır.

PARANIN HİKAYESİ


İlk çağlardan itibaren insanlar çeşitli malları para yerine kullanmışlardır. İş bölümünün gelişmesiyle birlikte malların mallarla mübadele edilmesi giderek zorlaşmıştır.Takas edilecek malların değerinin birbirine denk olmaması , malı arzedecek kimsenin her zaman bulunmaması , malların bölünebilme özelliklerinin olmaması çeşitli zorluklar ortaya çıkarmıştır.Örneğin bir at ile yirmi ölçek buğday değiştirmek isteyen bir kimsenin bir pazarda aynı malın karşılığında on ölçek buğday veya beş ölçek süt önerisi ile karşılaşması farklı değerlerin oluşmasına neden olmuştur.Zamanla bölgelerin özelliklerine göre bir mal üzerinde anlaşılarak tk bir mübadele değeri oluşturulmaya çalışılmıştır.Değer ölçüsü, fonksiyonu gören bu mala hesap parası denilmiştir. Hesap parasının temsil ettiği malın ödeme aracı olarak kabul edilmesi paralı ekonominin doğmasındaki en önemli etken olmuçtur.Öte yandan bazı malların taşınma ,bölünme ve biriktirme zorluklarının bulunması madenlerin kullanılmasına yol açmıştır. Özellikle altın bakırgümüş gibi metallerin küçük parçalara bölünebilmelerinin yanısıra değer ölçüsü ve biriktirme fonksiyonlarını görmeleri yaygın bir mübadele aracı olarak kullanılmalarını sağlamıştır.
En eski para M.Ö.2900 yıllarında kullanıldığı altın ve gümüş sikkeler olduğu zannedilmektedir.Anadolu"da ise altın ve gümüşün doğal alaşımı olan elektrumdan basılan paralar mübadele aracı olarak dolaşıma girmiştir.Zamanla altın sikkeler dış ticarette ve büyük ödemelerde bakır bronz gibi madenler de ufaklık para olarak küçük ödemelerde kullanılmaya başlanmıştır.İç piyasada en çok kullanılan ödeme aracı ise gümüş olmuştur.18.yy"a kadar para sisteminin temelini teşkil eden gümüş sikkelerin ağırlığı ve ayarı devletçe tespit edilmekteydi. Para değerinin ölçüsü olarak gümüşün kullanıldığı bu dönemlerde altın sikkeler sadece külçe değerleri üzerinden işlem görmüştür.Gümüş ve altın arasındaki değer oranı serbest dalgalanmaya bırakılmıştır.Devlet sadece kendisine ait veya imtiyaz verdiği darphabelerde basılan gümüş sikkelerin kabülünü zorunlu kılmakla birlikte özel kişilerede tuğra resmi karşılığında ellerindeki külçelerden sikke kestirmek hakkı tanınmıştır. Altın üretiminin zamanla artması gümüşün değerinin istikrarsızlaşması altın sikkelerin de değerinin düşmesine neden olmuş;bir çok ülke gümüş ve metal sistemlerinden vazgeçerek çift metal sistemine veya altın tek metal sistemine geçmiştir. Altın tek metal sisteminde para ölçüsü altın da Darphanelerde özel kişiler sadece altın sikke kesitini bilmiş ,gümüş sikkeler ise devlet tarafından ve devletin tayin ettiği değere göre tedavüle çıkarılmasında Altın sikkeler Birinci Dünya Savaşı’na kadar tedavüld kalmıştır. Çift metal sistemini (bimetalizm) kabul eden ülkelerde ise hem gümüş hem de altın devlet resmi parası olarak kabul edilmiştir.Özel kişiler de iki madenden de sikke kestirmek hakkına sahipti , ödeme güçleri iç piyasada aynı idi.Zamanla altın ve gümüş üretimi arasında dengesizlik ortaya çıktı. İki maden arasındaki parite de bozulmuştur.Özellikle gümüş üretimindeki artış gümüşün değerini para değerinin altına düşürmüştür.Bu durumda gümüşü ucuza alıp darphanede sikke kestirerek ödemlerde kullanmak yaygın hale gelmiş , gümüş sikkeler giderek ortadan kaybolmuştur. 19.yy.’nın ikinci yarısından itibaren çift metal sistemini ayakta tutabilmek için bazı önlemler alınmaya başlanmıştır.Örneğin gümüş sikkelerin değeri düşürülmüş ve serbestçe bastırılması durdurulmuştur. Ayrıca küçük birimli gümüş sikkelere kabul haddi tayin edilmiş , kısaca gümüşün para ölçüsü olarak gördüğü fonksiyonlar sınırlandırılmıştır.Sonuç olarak da ortaya topal mikyas adı verilen sistem ortaya çıkmıştır. Madeni para sistemleri yaygın bir şekilde uygulanırken 17.yy’dan itibaren temsili paraların da tedavül etmeye başladığı göze çarpmaktadır.Aslında madeni sikkelerin yerini tutmak üzere çıkarılan temsili paralara eski çağlarda dahi rastlanmaktadır.Bununla beraber ,çağdaş banknot sistemlerine öncü sayılabilecek ilk para İngiltere’de 17.yy.’da değerli madenleri muhafaza eden sarrafların tevdiat sahiplerine verdikleri makbuzlardır.Goldsmith’s notes adı verilen bu makbuz hamilleri ,üzerinde yazılı değerde altın veya gümüş külçe almak hakkına sahiptirler.Zamanla bu makbuzlar para gibi tedavül etmeye başlamıştır.Daha sonra sarraflar kendilerine tevdi edilen değerli madenlerin özellikle altının hepsinin aynı anda çekilmediğini farketmişlerdir.Bunun üzerin kendilerine ait olmayan bu aştın stokunun bir kısmını kasa karşılığı olarak tutmuşlar ,geri kalanını ihtiyaç sahiplerine faiz karşılığı borç olarak vermişlerdir.Daha ileri bir safhada ikrazda bulundukları kimselere altın sikke yerine artık banknot adı verilen temsili paraları vermeye başlamışlardır.Sarraflar bir ara açtıkları kredileri ödeme imkanlarının üstüne çıkarmışlar ve mevduat sahiplerini zarara sokmaya başlamışlardır.Bunun üzerine 17.yy’nın sonlarıda faaliyetleri durdurulmuş fakat bu sefer de aynı nitelikleri taşıyan bankalar kurulmuştur.Altın sikke sistemine güvenin azalmaı ve uluslar arası ticarette aracı kurumlara ihtiyaç duyulması banka sistemine uygun hale getitmiştir.Fakat bankalarda banknot ihracı yetkilerini kötüye kullanmışlardır.Nihayet 19.yy.’nın başlarından itibaren banknot hacminin kontrolüne gidilmiştir. Altın standardı veya çift maden sisteminde banknotların madeni karşılığında emisyon kurumu kefil olmuştur.Banknotlar emisyon kurumuna ibraz edildiğinde karşılıkları olan değerli madenin ödenmesine konvertibilite denir.Uygulamada üç türlü konvertibilite esası altın sikke sistemidir. Bu sistemde madeni paralar ve banknotlar hukuken eşit ödeme kabiliyetine sahip olmuşlardır. Altın külçe sisteminde ise altın sikkeler tedavülden kaldırılmış ve yurt içi ödemeler temsili paralarla yapılmıştır. Konvertibilite esası yalnız yüksek meblağlar için uygulanmıştır. Altın külçe sistemi Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir ara bazı Avrupa ülkelerinde tatbik edilmiştir. Tedavül hacmini karşılayabilecek kadar geniş altın stokuna sahip olamayan ülkelerde ulusal para ile altın arasındaki bağ altın standardına bağlı dövizler yardımı ile kurulmuştur. Altın kambiyo sistemi adı verilen bu sistemde emisyon kurunun çıkardığı banknotların altın sikke ve altın külçe konvertibilitesi tanınmamıştır. Ancak yurt dışına ödeme yapmak isteyenler altın standardına bağlı yabancı paraları serbestçe elde edebilmişlerdir. Adı geçen sistemi 19. yy sonlarında Rusya uygulamış ve rubleyi altına bağlarken Alman markını esas olarak almıştır. Banknot ihracının kontrolünde başlıca iki görüş ileri sürülmüştür. Otomatik altın standardı teoreminin kurucusu olan İngiliz İktisatçısı D.Ricardo işlemesi için tedavül prensibini savunmuştur. Bu prensibe göre banknot miktarı sıkı bir şekilde altın sikke miktarına bağlanıyordu. Diğer bir deyişle çıkartılan her banknotun tam altın karşılığı bulunması gerekmekteydi. Para arzına elastiklik kazandırmak amacını güden diğer prensip banka prensibi adını taşır. Emisyon sorununu para talebi açısından ekle alan banka prensibine göre tedavüldeki sınırı altın sikke miktarının artık çok genişlemiş olan ticaret hacmine intibak etmesi güçtür; şu halde para arzına elastiklik kazandırmak için bankalara ihracı konusunda serbestlik tanımalıydı. Her iki prensipten de asgari altın ankes sisteminde banknotun belirli oranında minimum altın sikke karlığı bulundurmak zorunluydu. 19. yy boyunca özellikle savaş dönemlerinde halkın elindeki banknotları altın sikkeye çevirme eğilimi artmıştır. Merkez bankaları altına çevirme taleplerini karşılayamaz hale gelmiş ve banknotların altına çevrilebilme kabiliyetini geçici bir süre kaldırarak kağıt para rejimine geçilmiştir. Kağıt para rejiminde devlet ve ya merkez bankası tarafından çıkarılan paraların altına çevrilebilme imkanları yoktur. Bununla beraber kağıt para sistemi devamlı olamamış ve ekonomik durum düzeldikçe yeniden altın sikke sistemine dönülmüştür. Aynı tecrübeler Birinci Dünya Savaşı sırasında geçirilmiş ve nihayet 1929 Büyük Dünya Buhranından sonra devamlı olarak kağıt para rejimine geçilmiştir. Kağıt paranın altına çevrilebilme kabiliyeti yoktur. Bununla beraber bu gün kağıt para yerine banknot denmektedir. Kağıt paranın altına çevrilme özelliğinin bulunmaması para arzına geniş bir elastiklik kazandırmıştır. Bu elastikliği saesinde adı geçen sistem para arzını bir ekonomi politikası aleti olarak kullanılmasını sağlamıştır. Kağıt para rejiminin uygulanmasıyla altının ödeme aracı fonksiyonu tamamen ortadan kalkmış değildir. Özellikle uluslar arası ödemelerde bu fonksiyon önemini muhafaza etmektedir.

TÜRKLERDE PARA BASIMI

Osmanlılarda Darphane Emini, kubbe vezirlerinden ve defterdarlardan tayin edilmekteydi. Para basmayla ilgili yayınlanan bir tamimde:
“… sikke denilen şey, her devlet tebeasının alışverişte birbiri aldatmamak ve gerek ağırlığında ve gerek değerinde bir fesat olmamak için padişah adına damgalanmış altın ve gümüş parçaları demektir. Memlekette geçen sikkenin ağırlığı ve değeri bilinmek için sahip-i mülk olan padişahın sikkesi olması lazım gelir. “ denmektedir. Osmanlıda para birimi AKÇE idi. Akçe gümüş paranın adıdır. İlk zamanlarda bunların ayar ve ağırlığı hiç değişmezdi. Fatih Sultan Mehmet han zamanında 6 kırat olan ağırlığı 5 kırata indirildi. Bundan sonra bazı sultanların devirlerinde değişik ağırlıklar uygulandı. 1898 senesinde bileşimi yalnız gümüş ve bakır karışımından meydana gelen 148,000 lira tutarında 10-5 paralıklar bastırıldı. Halk bunlara METELİK diyordu. Sultan 6, Mehmet Han devrinde 40 ve 10 paralıklar; 1840 senesinde KAİME adı verilen 500 kuruşluk kıymetinde kağıt paralar bastırıldı. 1851’de 10 ve 20 kuruşluk kaimeler piyasaya çıkartıldı.

Alınan bir kararla, 1863 eylül ayında kaime basılmasına ve tedavülüne son verildi bu tarihten sonra tahsil ve tediye işlemleri yalnız madeni paralarla yapılmaya başlandı. 1876 senesinde tekrar kaime bastırılması ve tedavüle sokulması kararlaştırılmışsa da 1879’da tekrar tedavülden kaldırılmasına karar verildi. Sultan 5, Mehmet Reşad Han zamanında 1 Nisan 1916 tarihli Tevhid-i Meskukad hakkında Kanuni Muvakkat ile altın Osmanlı devletinde kıymet ölçüsü olarak kabul edildi. Sultan İkinci Abdülhamit Han devrinde yürürlüğe konan Kavaim-i Naktiye nizamnamesi ile para işi belirli bir kanuna bağlandı.
Cumhuriyet devrinde 1924 tarihli 411 sayılı kanun ile 100 paralıklar çıkartıldı. Bu günde kağıt paraların üzerindeki itibari değerler bir kıymetli maden karşılığında tesbit edilemezler. Kullanılmakta olan kağıt paralar altın paraya çevrilebilir olmaktan çıkmıştır. Birim paranın değeri itibari bir özellik almıştır. Banknotların karşılığı bir nevi Türk lirasının mal satın alabileceği değer “satın alma gücü” olmuştur. Kağıt para çıkartılması bir kanunla 1999 yılı sonuna kadar T.C. Merkez Bankasına bir imtiyaz olarak verilmiştir. İmtiyaz süresi bitimine 5 yıl kalıncaya kadar uzatılabilir. Paranın istikrarı konusunda da merkez bankası vazifelidir. 1983’ten sonra çıkartılan kanun hükmündeki kararnamelerle Türk parasını koruma hakkındaki kanun hükümlerinde uluslar arası liberal sistemin uygulanması yönünde, bazı düzenlemeler yapılmıştır. IMF ile teknik düzeyde bazı görüşmeler yapılmış 22,03,1990 tarihinden itibaren Türkiye’nin 14. madde (IMF anlaşması) statüsünden 8. madde statüsüne geçtiği ve bu maddenin yükümlülüklerini kabul etmekte olduğu IMF’e resmen bildirilmiştir. Böylece Türkiye’nin kambiyo rejimi büyük bir serbestliğe kavuşturulmuştur.


PARANIN ÇEŞİTLERİ



İlkel toplum biçimlerinden modern topluma geçişi süresi içinde para olarak kullanılan araçların niteliği değişmiştir. Tarihi gelişim süresince çeşitli uygarlıkların uygulamaya koyduğu para türleri aşağıdaki şekilde aşamalı olarak 7 grupta ele alınabilir.

1- MAL PARA: malın malla değiş tokuş edildiği ilkel toplumlarda değişim ölçüsü olarak tuz tütün deri kurutulmuş balık ve hayvan başı gibi değeri olan mallar kullanılmıştır.

2- MADEN PARA: “altın ve gümüş sikkeler”in para olarak kullanılmasıdır. Bu iki değerli metalin diğer mallara göre kıt olması, çabuk bozulmaması ve değer kaybetmeden küçük parçalara bölünebilmesi “mal para”dan “maden para”ya geçişi kolaylaştırmıştır. Altın ve gümüş para, bu aşamada mal değerine eşit bir nitelik göstermektedir. Osmanlı imparatorluğunun ilk döneminde 1314 yılından “akçe” adı verilen, 1,5 dirhem ağırlığında gümüş para basıldı. İlk altın para ise, Fatih Sultan Mehmet zamanında tedavüle çıkarıldı.

3- ALTIN ve GÜMÜŞE BAĞLI KAĞIT PARA: halkın, maden para olarak kullanılan altın ve gümüşü yanında taşıma yerine güvenilir sarraf ve bankalara yatırılıp, maden para karşılığında aldıkları belgeyi (sertifikayı) kullanması ile ortaya çıkmıştır. Batı Avrupa ülkelerinde görülen uygulamada, altın ve gümüşü %100 temsil eden bu kağıt paralar, farklı kuruluşlarca düzenlenmiş olmalarına karşın büyük çoğunluk tarafından kabul edilmiş ve kullanılmıştır.

4- BANKNOT: altın ve gümüşe bağlı kağıt paralarla olduğu gibi %100 karşılığı bulunmayan resmi yada özel kuruluşlarca piyasaya çıkarılan kağıt paralardır. Özellikle altına bağlı para uygulanması sonunda, altın miktarının ekonominin para ihtiyacına cevap verecek düzeyde artmaması ve altın karşılığında bankaların dağıttığı belgelerin halk tarafından benimsenmiş olması devlet ve bankaların altın karşılığı olmadan kağıt para (banknot) çıkartmalarına yol açmıştır. Böylece karşılığı altın olana belgeler yerine piyasada “banknotlar” yani banka senetleri dolaşmaya başlamıştır. İngiltere’de doğup serbestçe gelişen bu uygulamada, sonraları devletin müdahalesine yol açmıştır.

5- KAĞIT PARA: günümüzde modern ekonomilerde egemen olan para çeşididir. Her ülkede yetkili kılınan banka (merkez bankası) tarafından basılan ve karşılığı olmayan bu kağıt paraların,ülke içerisinde kabulü zorunludur. Esas para niteliğinde olan bu kağıt paraların sınırsız ödeme gücü vardır. Ülke dışındaki değeri ise parayı çıkaran ülkelerin dış ekonomik ilişkilerindeki başarısına bağlı olarak değişmektedir.

Her ülke siyasal bağımsızlığını simgeleyen ulusal para birimini seçme ve basma yetkisine sahiptir. Tedavüle çıkarılacak kağıt para miktarını o ekonominin ihtiyacına göre ve yasalar çerçevesinde yetkili “kurul” ya da “kuruluş” belirlemektedir. Örneğin Türkiye’de kağıt para basma yetkisi 1211 sayılı “T.C. Merkez Bankası Kanunu” ile Merkez Bankasına verilmiştir.

6- UFAKLIK veya BOZUK PARA: kağıt para gibi yasal olmakla birlikte tam olarak kağıt paranın yerini tutmayan yardımcı paradır. Gümüş,bakır, nikel gibi madenlerden yapılan bu ufaklık paraların maden değeri, üzerinde yazılı değerlerin altındadır. Doğrudan Maliye Bakanlığına bağlı bir kuruluş tarafından basılır. Küçük ve kesirli alışverişlerde kullanılan bu “ufaklık para”lar yasa tarafından belirlenmiş sınırlar içinde ödemelerde kullanılır. Alacaklılar, ödemeler sırasında saptanmış sınır üstünde ufaklık para kabulüne zorlanamaz. Örneğin: Türkiye’de ufaklık paraların üst sınırı, üzerlerinde yazılı değerlerin 50 katıdır.

7- BANKA PARASI yada KAYDİ PARA: bankalarda vadesiz mevduat şeklinde hesapları olanların, kağıt para ile ufaklık para kullanmadan ödemeler bulunmalarıdır. “banka parasının” maddi varlığı yoktur. Bu yüzden elden ele dolaşmaz hesaptan hesaba nakil yoluyla ulaşmış olur. Ödemeler ilgili hesaplara kayıt düşülerek gerçekleştirildiğinden, bu paraya “kaydı para” adı da verilir. Banka parasının tedavülü, yani ödemeler çek aracılığı ile olur. Özellikle gelişmiş ülkelerde halkın büyük çoğunlu kağıt para taşımak yerine alışverişlerde çek kullanmayı tercih ederler. Bu konuda yasal bir zorunluluk olmadığı için çek yerine kağıt para istemek mümkündür.

PARANIN FONKSİYONLARI

Para trampanın yol açtığı güçlükleri ortadan kaldırmak için çıkartılmıştır. Çünkü para mübadeleyi kolaylaştırmakta ve hızlandırmaktadır. Bu nedenlerdir ki para,herkesin kabul ettiği bir mübadele aracıdır. Para, faydalı olduğu için ekonomik bir maldır. Ancak tüketim veya yatırım malı olmayıp özel bir duruma sahiptir. Nihai bir tüketim malı gibi tüketilerek bir ihtiyacı gidermeye yaramaz;ancak tüm tüketim mallarının satın alınmasına yarar. Paranın faydası sahip olduğu fonksiyonlarından doğmaktadır

Para bir mübadele aracıdır:Malların alınmasında ve satılmasında para bir araçtır ve mübadelede kolaylık sağlar. Mübadele aracı olması herkes tarafından bilindiği ve kabul edildiği için trampada karşılaşılan zorluklar ortadan kalkar. Böylece ihtiyaçlar hızla karşılanmış olur. Para ortak bir değer ölçüsüdür:Çeşitli mal ve hizmetlerin değerini ,para yardımı ile ölçer ve anlarız. Bütün mal ve hizmetlerin ,bir birinin değeri para ile ölçülmekte ve buna fiyat denilmektedir. Para,fiyatı ortaya çıkarttığı için ticareti kolaylaştırmakta ve hızlandırmaktadır. Paranın değerinin sürekli şekilde düştüğü yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde para,bu işlerini tam olarak yerine getirememektedir. Para bir tasarruf aracıdır:Gelirin kullanılmayan kısmı olan tasarruf için para önemli bir vasıtadır. Çünkü gelir elde edildiği dönemde harcanmayabilir. İşte ,tasarruf denilen bu olayın gerçekleşmesi para sayesinde olur. Tasarruflarımız para şeklinde korunur. Eğer tasarruflar menkul yada gayrimenkul mallar satın alınarak muhafaza edilirse bu tür malları gerektiğinde hemen paraya çevirmek mümkün olmayabilir. Para her an kullanıma hazır(likit) olduğu için tasarruf aracı olarak genel kabul görmektedir. Para bir dönem aracıdır:Paranın fonksiyonlarını yerine getirmesi ekonomik gelişmelere paralel olarak daha da somutlaşmıştır. Önceleri tek aşamalı karşılıklı trampaya;daha sonraları çok aşamalı trampaya başvurulmuştur. Yani, eşdeğerli iki mal bulunana kadar,arada başka trampalar gerçekleştirilmiştir. Mübadele vasıtası olarak para devreye girdikten sonra,bu kez para çeşitleri söz konusu olmuştur.
Alıntı ile Cevapla
209  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Değer Paradoksu Nedir? : 14 Ağustos 2009, 07:49:25
Değer Teorileri

Değer teorisi, ekonomi biliminin kurucusu sayılan Adam Smith"in The Wealth of Nations adlı kitabında makro düzeyde geliştirilen ekonomik büyüme modelinin mikro-ekonomik temelini oluşturmaktadır. Smith, değer sorununu tanımsal bir paradoks ile sunmuştur. "Değer kelimesinin iki farklı anlamı olup, bazen belirli bir şeyin faydasını, bazen de bu şeye sahip olmanın diğer malları satın alma gücünü ifade etmektedir. Birincisine kullanma değeri, ikincisine mübadele değeri denilebilir. Kullanma değeri çok yüksek olan şeylerin birçok halde çok az mübadele değeri vardır ya da hiç mübadele değeri yoktur.
Mübadele değeri çok yüksek bazı malların ise kullanma değeri çok azdır ya da hiç yoktur. Sudan daha faydalı bir şey düşünülemez; fakat su ile bir şey satın alınamaz. Buna karşılık, bir elmasın kullanma değeri yoksa da, elmas karşılığında birçok mal elde etmek mümkündür."
Klasik ekonomistler bu değer paradoksunu, yani kullanma değeri ile mübadele değeri arasındaki farkı çözümleyememişlerdir; çünkü onlar, piyasada marjinal değerlemelerin varlığını ve önemini açıklamaya yönelmemişlerdir. Smith, mübadele değerinin ya da nispi fiyatın zaman içindeki değişimini açıklamaya çalışmıştır. Herhangi bir mala sahip olup da bu malı kullanmak ya da tüketmek niyetinde olmayan, bunu başka mallar ile mübadele etmek niyetinde olan bir kişi için o malın değeri, satın alabildiği veya hükmedebileceği emek miktarına eşittir. Bu nedenle, emek, bütün malların mübadele edilebilen değerinin gerçek ölçüsüdür.
Ancak toplumda stok birimi ve toprağa sahip olma süreci başladıktan sonra, emek tek başına piyasa fiyatını açıklamaya yetmez. Smith, cari (piyasa) fiyatla tabii fiyat arasında bir ayırım yapmaktadır. Cari (piyasa) fiyatı, kısa dönemde arz ve talebin karşılıklı etkileşimi belirler; tabii fiyatı ise uzun dönemli üretim maliyetleri belirlemektedir. Ricardo"nun Değer Teorisi: Ricardo"nun değer teorisi, bir gerçek maliyet teorisidir. Ricardo, Smith"ten ayrılarak, değer teorisini ilkel toplumlara özgü bir teori olmanın ötesine ***ürmüştür.
Ricardo, genel kuralın bazı istisnaları olabileceğini kabul etmiştir. Bazı malların değeri tamamen kıtlıkla belirlenmektedir. Emekle bu malların üretimini artırmak mümkün değildir. Bu yüzden, arzı artırmak yoluyla bu tür malların değerini düşürmek mümkün değildir. Bir Renoir tablosu bu tür bir istisnadır.
Ricardo"nun teorisine diğer bir istisna sermayenin rolü ile ilgilidir; sermaye dolaylı ya da kristalleşmiş emek olarak kabul edilmiştir. Sabit döner sermaye ayrımı yapan Ricardo, sabit sermayenin döner sermayeye oranı yükseldiği ve sermayenin dayanıklılığı arttığı takdirde, değerin artacağını kabul etmiştir. Sermaye, malların değerini iki bakımdan etkilemektedir. Üretimde kullanılırken yok olan sermaye, ürününün değerine bir ek yapmaktadır. Diğer taraftan, zaman birimi başına kullanılan sermayenin, cari faiz oranına göre karşılığının hesaplanması gerekmektedir.
Analitik bakımdan Ricardo değeri, emeğin ve sermayenin reel maliyetlerine oturtmuştur. Smith"ten farklı olarak da rant"ı maliyetlerin dışında tutmuştur. Klasik ekonomistlerden Senior, Ricardo"nun değer teorisine şu değişiklikleri getirmiştir: Değerin fayda teorisini kabul etmiş, ancak Ricardo"nun üretim maliyeti ve tam rekabet varsayımını eleştirmiştir. Servet, değer ve fayda kavramlarını tanımlarken servetin faydaya sahip olan, nispeten kıt olan ve transfer edilebilen bütün mal ve hizmetleri kapsadığını ifade etmektedir. Bu tanım Smith"in tanımından daha geniştir; çünkü fizik üretimin yanı sıra hizmetleri de kapsamaktadır. Aynı zamanda bu tanım son gelişmelere de uygundur; çünkü hem talep faktörlerinin (fayda), hem de arz faktörlerinin önemini kabul etmektedir. Diğer bir deyişle fayda ve kıtlık beraberce değeri belirlemektedir.

John Stuart Mill, mübadele değerini incelerken arz ve taleple fiyat arasında fonksiyonel bir ilişki görmüştür. Arz ve talebi -kendisinden öncekilerin ifade ettikleri gibi- bir oran şeklinde değil, birer denklem şeklinde ifade etmiş, aynı zamanda fiyatın arz ve talepte yaptığı değişmelerle arz ve talebin fiyatta yaptığı değişmeler arasında önemli bir ayırım yapmıştır.
Karl Marx"a göre ise değerin esası emektir. Değer her malın objektif bir özelliği olup, arz ve talep kuvvetleri gibi yüzeysel faktörlere bağlı olamaz. Piyasa kuvvetlerinin etrafında değiştiği şey, üretim maliyetidir.
Marx"a göre üretim maliyeti emek maliyetinden ibarettir. Bu nedenle de değeri belirleyen piyasa kuvvetleri değil, üretimin kendisidir.
Eğer mübadele değerinin esası emekse, emeğin mübadele değeri neye eşittir? Emeğin değerini ikiye ayıran Marx, sosyal bakımdan gerekli emeğin kendi mübadele değerini belirlediğini ve bunun ücret olduğunu, geriye kalan kısmın ise artık değeri oluşturduğunu ve kapitalist tarafından alındığını ifade etmiştir. Bu yüzden "artık değer" mübadelede değil, üretimde oluşmaktadır. Emeğin mübadele değeri (geçinme) ile kullanım değeri(emeğin ürününün değeri) arasındaki fark, emek talebinin oluşmasının tek nedenidir.
Marjinalist Okula göre, bir malın değeri olması için, insanların belirli ihtiyaçlarını giderirken, aynı zamanda belirli bir mal üzerinde hakimiyetleri olduğunu görmeleri gerekmektedir.
Fayda, bir malın insan ihtiyaçlarını karşılama kapasitesidir. Ekonomik olmayan malların da faydası labilir; çünkü kullanımla ihtiyaç arasındaki subjektif değerlendirme belirli bir miktarla ilgilidir. Kullanım değeri ise yalnız ekonomik mallar için söz konusudur. Marjinalist okulunun bu konudaki katkısı, mübadele değerinin ancak mübadele değeri ile açıklanabileceğini ortaya koymasıdır.

Değer Paradoksu

Modern iktisadın yapıtaşı sayılan The Wealth of Nations (1776) kitabının yazarı Adam Smith’in temel kavramlarından biridir. A. Smith, şu soruyu sormuştur.
“Nasıl oluyor da çok yararı olan suyun fiyatı o kadar düşüktür de, lüzumsuz bir mal olan elmasın fiyatı o kadar yüksektir?” Bugün iktisada yeni başlayan bir öğrenci bile bu soruya doğru cevap verebilir; “Bu sorun çok basittir; suyun arz ve talep eğrileri o şekillerdedir ki, düşük bir fiyat düzeyinde kesişmektedir.” Bu yanlış bir cevap değildir. Adam Smith böyle bir cevap veremezdi; çünkü zamanında arz ve talep eğrilerini çözümleme araçları henüz ortaya çıkmamıştı.
Bu çözümleme araçları ancak o tarihten 75 yıl sonra iktisat teorisine girdi. Bu cevap Adam Smith’e verilseydi aşağıdaki soruyu soracaktı: “Fakat suyun arz ve talep eğrileri niçin bu kadar düşük bir fiyatta kesişiyor?” Bu soruya verilecek cevap iki kısımdan oluşur: Elmas nadirdir; yenisini üretmek için katlanılan maliyet yüksektir; oysa su nispeten boldur ve dünyanın birçok yerinde maliyeti çok düşüktür.
Yüz yıl önce yaşamış klasik iktisatçılar cevabın bu kısmına itiraz edemeyecek, fakat maliyetle ilgili bu görüşleri dünyadaki suyun, dünyadaki elmas arzından daha yararlı olduğu fikriyle bağdaştıramayacaklardı. Aslında Adam Smith bu paradoksu çözmüş değildir. Ancak kullanılış değeri ile mübadele değeri arasında bir ayırım yapmıştır: Bir malın kullanılış değeri iktisadi refaha yaptığı katkıdır; mübadele değeriyse malın satışından elde edilen toplam nakdi değer ya da gelirdir. Smith, marjinal faydayı, toplam faydadan ayırt edecek noktaya gelememiştir.
Bugünkü bilgilerimize göre yukarıdaki maliyet düşüncelerine şunları eklemeliyiz: Suyun toplam yararı onun fiyatını ya da talebini belirlemez.

Suyun son biriminin nispi yararı ve maliyeti suyun fiyatını belirlemektedir. Neden? Çünkü fertler bu son birimi alıp almamakta serbesttirler. Eğer suyun fiyatı son yararından yüksekse, suyun bu son biriminin faydasına eşit oluncaya kadar düşmeye devam edecektir.
Bundan başka, suyun her birimi diğer birimlerle aynı olduğuna göre ve tam rekabet piyasasında fiyat tek olduğu için, her birim, son en az yararlı birim fiyatından satılacaktır. (Toplam yerine marjinal yarar üstünde dikkatlerimizi toplamalıyız.) Demek ki bir mal bollaştıkça, toplam yarar her ek birimle artmasına rağmen, bu malın son küçük birimine istek nispeten azalmaktadır. Böyle olunca büyük miktarlardaki suyun neden düşük fiyatı olduğu anlaşılmaktadır. Ya da, havanın geniş yararlarına rağmen niçin serbest mal olduğu anlaşılır. Sonradan gelen bir sürü birim, bütün birimlerin piyasa değerini değiştirmektedir.

GÖRÜNMEYEN EL

Serbest piyasa mekanizmasını ifade eden bu kavram, Adam Smith tarafından ortaya atılmıştır. İktisadi hayatta düzeni sağlayan ve hangi malların, kimler için, ne miktarlarda üretileceği gibi temel ekonomik sorunları çözümleyen bir görünmez el (serbest fiyat mekanizması) vardır. O nedenle hükümetler ekonomik hayata müdahale etmemelidirler görüşü, Görünmeyen El Mekanizması"nın savunucusu konumundaki Neo-Klasik iktisatçılar tarafından hararetle savunulmuştur.
Görünmeyen El Mekanizması sayesinde, ekonomide oluşan arz veya talep fazlalığı erir ve piyasa tekrar denge noktasına geri döner. Görünmeyen El Mekanizması talebin tamamiyle kırıldığı 1929 Büyük Buhranı esnasında, piyasaları dengesizlikten kurtarmaya yetmemiştir, bir mekanizma olarak çalışamamıştır.
210  Eğitim & Öğretim / Ödevler / Ekonomik Açıdan Suudi Arabistan ve Suudiler : 14 Ağustos 2009, 07:48:55
 Suudi Arabistan ekonomisi birinci derecede petrole dayanir. OPEC ülkeleri arasinda 1993"te gerçeklestirilen anlasmadan sonraki günlük petrol üretiminin 8 milyon varil olmasi kararlastirilmistir. Bu miktarla OPEC ülkeleri arasinda birinci sirayi almistir. Bu miktar OPEC ülkelerinin 24 milyon 520 bin varil olan günlük toplam petrol üretiminin üçte birine yakindir. Yilda ortalama 33 milyar m3 miktarinda da dogal gaz üretmektedir. Petrol ve dogal gazdan elde edilen gelirin gayri safi yurtiçi hasiladaki payi % 35"tir. Suudi Arabistan hacdan da önemli miktarda gelir saglamaktadir. Suud yönetimi hacilardan ayakbasti parasi, özel hizmet parasi gibi çesitli vergiler almaktadir. Tarim son yillarda petrolden elde edilen gelirlerle nispeten gelistirilmistir. En çok üretilen tarim ürünlerinin basinda tahil ve çesitli sebzeler gelir. Son yillarda seraciligin yayginlastirilmasina çalisilmaktadir. Basta hurma ve üzüm olmak üzere bazi meyveler de yetistirilmektedir. Tarim ve hayvanciliktan elde edilen gelirin milli gelir içindeki payi % 6"dir.

Petrolün bulunmasına kadar Suudi Arabistan ekonomisi, ticaret, tarım ve Hac mevsiminde Mekke ve Medine Şehirlerine gelen hacıların bıraktığı paralardan oluşmaktaydı. Petrolün bulunması ile birlikte ekonominin karakteri değişti ve petrol merkezli ekonomi halini aldı.

1938 yılında petrolün bulunması ile birlikte ülkede kalkınma ve zenginlik dönemine geçiş başlamıştır. Ancak, ekonomide esas hızlı kalkınma, alt yapı ve idari yapılanmanın önemli bir transformasyona uğradığı 1970-1975 yılları arasındaki I. 5YKP kalkınma planı dönemidir. 1973 yılından itibaren petrol fiyatlarında büyük oranda artış olmasının ülkenin zenginleşmesinde çok büyük payı olmuştur.

İlk planlı kalkınma uygulaması da 1970-1975 yılları arasındaki devreyi kapsamaktadır. Bu plan döneminde hedeflenen ekonomik ve sosyal amaçların yanında, öncelikli hedef olarak petrol dışı ekonominin güçlendirilmesi seçilmiştir. Plan döneminde sağlanan yıllık ortalama büyüme oranı 13.4 olmuştur. Petrol sektöründe 14.8 oranında büyümeye karşılık, petrol dışı sektörde 11.7"lik büyüme sağlanabilmiştir.

1975-1980 dönemini kapsayan ikinci plan döneminde hedefler, ülkenin iç ve dış güvenliğini güçlendirmek, ekonominin yüksek büyüme oranını devam ettirmek, petrole bağımlılığı azaltmak, insan kaynaklarını güçlendirmek, hayat seviyesini yükseltmek olarak benimsenmiştir. Bu dönemde ekonomi 8.0 oranında büyüme kaydetmiştir. Bu dönemin dikkati çeken özelliği petrol dışı sektörün 15.1 oranında gelişme kaydetmiş olmasıdır. Bu yıllarda petrol sektöründeki yıllık ortalama büyüme %4.8 olmuştur.

1980-1985 yılları üçüncü plan döneminin uygulandığı yıllardır. Bu döneminde öncelikli hedefleri arasında tarım, sanayi ve madencilik sektörlerin de önemli ürün artışları saglamak, iş gücü ihtiyacının karşılanmasında suudi insan gücünün isdihdamının artırılması vurgulanmıştır. Bu hedefe ulaşabilmek için eğitimde kalitenin artırılması ve kalifiye iş gücü yetiştirilmesi öncelikli hedefler arasında yer almıştır. Plan döneminde, genel ekonomide % 3.3, petrol dışı sektörde % 6.2, petrol sektöründe de % 1.3 oranında büyüme kaydedilmiştir.

1985-1990 yıllarını kapsayan dördüncü plan döneminde ekonomik ve sosyal kalkınma hedeflerinin yanında, körfez ülkeleri ile işbirliğinin artırılması ve bu ülkelerle ekonomik ve sosyal entegrasyona gidilmesi, öncelikli hedefler arasında yer almıştır. Ekonomide özel sektörün payının artırılması, öncelikli hedefler arasındaki yerini korumuştur. Bu dönemde yıllık ortalama büyüme oranı % 4.0 tür. Petrol sektörü % 5.6, petrol dışı sektör ise % 2.9 oranında büyümüştür.

1990-1995 yıllarını kapsayan beşinci planın temel hedefleri arasında özel sektörün ülkenin sanayileşmesindeki rolünün artırılması, suudi iş gücünün isdihdamının artırılması, ekonomik istikrarın korunması, ihracatın atırılması ve bütçe açıklarının kapatılabilmesı yer almıştır. Bu polikaların gerçekleştirilebimesi için, kamu harcamalarında yönetim etkinliğinin artırılmasının gerekliliği vurgulanmıştır.

1995-2000 yıllarını kapsayan 6. Beş Yıllık Kalkınma Planı döneminde ise;

- Ülke ekonomisi yıllık ortalama % 3,8`lik bir hızla büyümüş,

- Petrol dışı GSMH yıllık ortalama % 3,9`lık bir hızla büyümüş,

- Özel sektör yatırımları % 4,9, kamu yatırımları % 19 oranında artmıştır.

1974-1981 yılları arasındaki dönem Suudi Arabistan ekonomisinin en parlak dönemidir. Çünkü bu dönemde petrol fiyatlarının 1973 yılından itibaren %100 üzerinde artması nedeniyle, yıllık ihracat geliri 100 milyar dolar seviyesine ulaşmış ve ülkenin büyük altyapı projelerinin önemli bir kısmı bu dönemde tamamlamıştır.

1981-1987 yılları arasındaki dönemde, yeni yatırımlar büyük ölçüde durmuş, daha çok başlanmış olan projelerin tamamlanmasına çalışılmıştır. sözkonusu projeler büyük ölçüde önceki yıllarda oluşturulan rezervlerden sağlanan finansmanlarla tamamlanabilmiştir. 1988 yılından itibaren ekonomide finansman sıkıntısı görülmeye başlanmıştır. Bu çerçevede, 1988 yılında bütçe açıklarının kapatılmasına yönelik olarak 30 milyar riyallik bono ihracı yapılarak iç borçlanmaya gidilmiştir. 1989 yılında 25 milyar riyallik açığın kapatılması da kamu bankalarının destegi ile sağlanmıştır. İlk defa ticari borçlanma 1989 yılında olmuştur. 2.5 milyar riyal tutarındaki bu borç, Suudi Arabistan içinden sekiz ve körfez ülkelerinden üç ticari bankanın iştirakiyle oluşturulan bir konsorsiyumca sağlanmıştır.

1990 yılında Irak�ın Kuveyt�i işgali ile başlayan körfez bunalımına bağlı olarak, Amerika Birleşik Devletlerinin öncülüğünde oluşturulan koalisyon güçlerinin, Kuveyt"in tahliyesi maksadı ile bölgeye intikali ve gerçekleştirilen askeri operasyonlar, esasen önemli ölçüde daralma sürecine girmiş olan ekonomiye, etkileri halen devam etmekte olan büyüklükte mali külfet getirmiştir.



2001 Yılında Suudi Arabistan Ekonomisi

Petrolün sağladığı gelire rağmen özellikle son yıllarda körfez savaşını takip eden dönemde başta savunma harcamaları olmak üzere kamu harcamalarının artması ve petrol fiyatlarının düşmesi, Suudi hükümetini iç borçlanmaya yöneltmiştir.

Bunun sonucu olarak, 1992 yılı sonunda iç borcun GSMH`ya oranı % 52`ye yükselmiş, 1998 yılında % 100`e ulaşmış ve 2000 yılında ise % 105 olmuştur. 2001 yılında ise bu rakam ilk defa % 100 seviyesinin altına inerek % 95 olmuştur.

Ancak, gerek 2000 yılında, gerek 2001 yılında petrol fiyatlarının yüksek bir seviye izlemesi neticesinde ekonomisi tamamen petrol gelirlerine bağlı olan Suudi Arabistan ekonomisinde bir düzelme görülmüştür.

Bunun sonucu olarak, 2000 yılında GSMH bir önceki yıla göre cari fiyatlarla % 15,5 oranında büyüyerek 143 milyar dolardan 165 milyar dolara yükselmiştir. Bu büyümenin en önemli nedeni petrol fiyatlarındaki artış olduğu kadar ihraç edilen petrolun miktarının da artmış olmasıdır.

Cari fiyatlarla, 2000 yılında petrol sektörü % 40 oranında büyürken, özellikle petrol dışı sanayi % 7, inşaat sektörü % 3, elektrik-gaz ve su sektörü % 4, ulaşım ve iletişim sektörü % 3 oranında büyümüştür.

SAMA tarafından açıklanan geçici rakamlara göre cari işlemler, ithalattaki artışa rağmen 15 milyar dolar fazla vermiştir.

Maliye Bakanlığı, 2000 yılı bütçe gelirlerini 66,1 milyar dolar, giderlerini ise 54,1 milyar dolar olarak açıklamış ve gelir fazlasının müteahhit ve çiftçilerin alacakları ile iç borcun kapatılmasında kullanılacağını belirtmiştir.

2001 yılı bütçesi ise gelir gider denk olmak üzere 215 milyar S.Arabistan Riyali olarak bağlanmıştır. (57,3 milyar ABD dolar)

Genel bütçenin % 24,7`si eğitim, % 14,2`si sağlık, % 2,7`si ulaştırma, % 5,2`si tarım ve sanayi % 53,2`si de diğer harcamalara ayrılmış bulunmaktadır. Burada dikkati çeken bir husus da, diğer harcamalar olarak verilen % 53,2`lik orandır. Sözkonusu rakamın % 40`dan fazlasını savunma harcamalarının oluşturduğu bilinmektedir.

Suudi Arabistan`ın 7. Beş Yıllık Kalkınma Planı ile ilgili bölümde de özellikle vurgulandığı gibi; Suudi Arabistan Hükümetinin en öncelikli gündem maddesini, devletin ekonomiye müdahalesini azaltmak ve özel sektörün ve özellikle de yabancı yatırımların ekonomide daha fazla ağırlık kazanmasına imkan sağlamak oluşturmaktadır.

Ancak, amaç bu olmakla birlikte hedefe ilerlemede önemli bir başarı sağlandığı gözlenememektedir. Bu konudaki en büyük engeli, Suudi özel sektörü kadar işlerini kaybetme endişesi taşıyan Suudlular oluşturmaktadır.

Bu konu ile ilgili olarak, özel sektör yatırımlarının arttırılması, yabancı sermayenin çekilmesi, ülkenin en büyük sorunu olan işsizlik sorununun çözülmesi konularında çalışmalar yapmak üzere 1999 Ağustos`unda �Yüksek Ekonomik Konsey� kurulmuş ve 2000 yılı başında yapılan mevzuat değişiklikleri ile yabancı yatırımcılara Suud vatandaşlarına tanınan bir kısım haklar tanınmış ve ayrıca yabancı yatırımcılara uygulanan vergi oranları düşürülmüştür.



2002 BÜTÇESİ

Yapılan açıklamalar göre, 2002 bütçe yılında GSMH`nın % 2,9 oranında artarak 178 milyar dolara yükselmesi beklenmektedir.

Daha önceki bölümde de belirtildiği üzere 2001 bütçesi gelir ve giderler denk olmak üzere 215 milyar SAR (57,3 milyar ABD Doları) olarak belirlenmiştir.

Ancak kesin hesaplara bakıldığında bütçe 215 milyar olarak tahmin edilen bütçe gelirleri % 7 fazlasıyla 230 milyar SAR (61,3 milyar dolar) olarak, yine 215 milyar SAR olarak hedeflenen bütçe giderleri ise % 18,6 artışla 255 milyar SAR (68 milyar dolar) olarak gerçekleşmiştir. Daha başka bir deyişle 2001 yılı bütçesi 25 milyar SAR (6,6 milyar dolar) çok vermiştir.

Bu arada, Suudi Arabistan hükümetinin Haziran ayı çaşında % 12`lik gümrük vergilerini % 5`e düşürmesi de yaklaşık 1,3 milyar dolarlık bir gelir kaybına neden olmuştur.

2001 bütçesinde harcama kalemlerinde 28 milyar dolarla maaş ve ücretler ilk sırayı almaktadır. Ayrıca 7,5 milyar dolarlık fazi ödemeleri, 2 milyar dolarlık subvansiyonlar, 8 milyar dolarlık sermaye harcamaları dikkat çekmektedir.

2002 yılı bütçesinde gelirler bir önceki yıla göre % 27 oranında bir azalma ile 42 milyar dolar olarak belirlenmiştir. Bütçe giderleri ise 54 milyar dolar olarak belirlenmiş olup aradaki 12 milyar dolarlık açık ise iç borçlanma yolu ile kapatılacaktır.

1999-2002 yılları Suudi Arabistan bütçesi giderlerinin dağılımı şu şekildedir.



HARCAMA KALEMLERİ
1999
2000
2001
2002
2002/2001 (%)

EĞİTİM
11,4
13,2
14,2
14,5
1,9

SAĞLIK ve SOSYAL HARCAMALAR
5,0
5,3
5,8
6,1
4,1

BELEDİYE HİZMETLERİ ve SU
1,8
1,9
2,3
2,5
9,2

ULAŞIM ve İLETİŞİM
1,4
1,5
1,5
1,7
12,1

ALT YAPI-TARIM-SANAYİ
2,3
2,4
3,0
2,7
-9,8

SUBVANSİYONLAR ve SOSYAL PROGRAM
1,3
1,5
1,6
1,7
4,9

SAVUNMA DAHİL DİĞER KALEMLER
20,9
23,6
28,8
24,6
-14,4








TOPLAM BÜTÇE HARCAMALARI
44,0
49,3
57,3
53,9
-6





2001 (KESİN)
2002 (TAHMİN)
DEĞİŞİM (%)

TOPLAM GELİR
61,3
41,9
-31,7

PETROL GELİRLERİ
49,3
30,1
-38,9

PETROL DIŞI GELİRLER
12,0
11,7
2,2

TOPLAM GİDER
68,0
53,9
-20,8

CARİ HARCAMALAR
60,3
46,4
-23

YATIRIM HARCAMALARI
7,7
7,5
-3,4






BÜTÇE AÇIĞI
-6,7
-12,0
80




SUUDLAŞTIRMA

Suudi Arabistan`ın en az iç borç stoku kadar hatta belki de ondan daha büyük sorunu işsizliktir.

21.8 milyon olan ülke nüfusunun 7.2 milyonluk kısmını ülkede yaşayan yabancılar oluşturmakta ve işgücünün de çok büyük kısmı da yine yabancılardan oluşmaktadır. % 3.55 gibi bir oranla artan ve nüfusunun % 50`sini 18 yaşın altındaki gençlerin oluşturduğu Suudi Arabistan`da işsizlik oranı erkeklerde % 27-35, kadınlarda ise % 95 oranındadır. Kadınların araba kullanmasının yasak olduğu S.Arabistan`da kadınlar sadece sağlık ve eğitim sektöründe çalışabilmektedirler.

7. Beş Yıllık Kalkınma Planında, 486.000`i Suud`lu olmayan işçilerin çıkarılması yoluyla olmak üzere dönem içerisinde 817.300 yeni iş imkanı yaratılarak halen % 44,2 olan Milli işgücünün toplam işgücü içindeki payının 2005 yılında % 53,2`ye çıkarılması hedeflenmiştir.

Gerek ekonomik gerek sosyal açılardan ülkenin en önemli konusunu teşkil eden işsizlik konusuna Suudi Arabistan hükümeti çok büyük önem atfetmektedir.

Bu nedenle, S.Arabistan hükümeti bazı işler dışındaki görevler için yeni çalışma vizesi vermeyi durdurmuş, yerli ve yabancı şirketlere belirli oranlarda Suudlu çalıştırma zorunluluğu getirmiştir.

Ancak, vurgulanması gereken bir husus da, S.Arabistan eğitim sisteminden kaynaklanan sorunlar nedeniyle özellikle teknik düzeyde Suud`lu eleman bulunmamasıdır.

Nitekim, hükümet bu sorunun üstesinden gelebilmek maksadıyla teknik eğitim okulları ve mesleki eğitim veren okulların açılmasına öncelik vermiştir.

S.Arabistan GSMH`nın % 40`nı oluşturan suudi özel sektörü, işgücünün de % 89`unu oluşturmakla birlikte bu işgücünün içinde suudi vatandaşlarının payı % 10`u geçmemektedir.

Nitekim, hükümet özel şirketlere çağrıda bulunarak çalıştırdıkları personelin en az % 25`inin suudlu olmasını ve bu rakamın her yıl % 5 arttırılmasını istemiştir.

Yerel yönetimler de suudlaştırma politikalarına tüm güçleri ile destek vermektedirler. Örneğin Cidde Valiliği; perakende sebze-meyve satışı sektörünün suudlaştırılmasını teminen yayınladığı bir emirle, toptancı halinde yabancılara 4 kg`nın üzerinde meyve ve sebze satışını yasaklamıştır.

Suudi Arabistan Köyişleri ve Belediye Bakanlığı`da yayınladığı bir genelge ile 400 m2`den küçük bakkallarda yalnız suudluların çalışabileceğini, 400 m2 üzerindeki bakkalların kasiyerlerinin suudlu olması gerektiğini belirlemiştir.

Ayrıca, butik ve kuyumcu dükkanı gibi kadın müşterilere yönelik işyerlerinde 40 yaşından genç yabancıların çalıştırılması yasaklanmıştır.
Alıntı ile Cevapla
211  Eğitim & Öğretim / KPSS Ders Notları / yanlış bağdaşytırma ve özelden özele akıl yürütmen : 13 Ağustos 2009, 12:37:40
 yanlış bağdaştırma dönemsel bir özellkik değildir. Yaşamın her döneminde görülebilir.Ancak özelden özele akıl yürütme sadece işlem öncesine ait bir özelliktir.

2)özelden özele akıl yürütmede yanlış bağlantı kurma, özelbir durum ile başka bir durum arasında sadece bu ikisine bakarak bağlantı kurulur. Kesinlikle genelleme yapma değildir.

ör: kahvaltıda süt içmemmiş olan emre kahvaltı yapmadığını söylüyor. Neden? Çünkü kahvaltı yapmayı süt ile eşleştirmiş.

ör: Küçük ayşe farelerin evcil hayvan olduğunu iddaa ediyor. Neden diye sorulduğunda, evcil hayvanlar evde yaşarlar da ondan diyor. Yani evcil hayvan= evde yaşamak diye yanlış bir bağlantı kuruyor.

ör: montunu giydiren annesine veli : Anne hava soğuk pikniğe niye gidiyoruz diyor. Neden çünkü pikniğe gitmek= montu giymek. Bir olayla birşeyi eşleştirip ona göre yüzeysel düşünüyor.

Yanlış bağdaştırma ise bambaşka bir şey... akıl yürütme yok BATIL İNANÇLAR gibi
212  Eğitim & Öğretim / KPSS Ders Notları / Her sene KPSS de çıkan banko konular : 13 Ağustos 2009, 12:36:24
kritik dönem

blişşsel davranışalr(bilgi kavarama uygulama analiz sentez.)

ölçme -ölçüt

eğitim durumu

izafi yada mutlak sıfır

programın temel öğeleri

pekiştirme

klasik koşuıllanma da uyarıcı türleri

vb..
213  Eğitim & Öğretim / KPSS Ders Notları / Türkiye'nin sınır kapıları listesi : 13 Ağustos 2009, 12:35:39


    * Kapıkule ve Dereköy (Edirne) ←→ Bulgaristan

    * İpsala (Edirne) ←→ Yunanistan
    * Sarp (Artvin) ←→ Gürcistan
    * Dilucu (Iğdır) ←→ Nahcivan
    * Gürbulak (Ağrı-Doğubeyazıt) ←→ İran
    * Habur ←→ Irak
    * Nusaybin (Mardin) ←→ Suriye
    * Cilvegözü(Hatay)←→ Suriye
    * Öncüpınar(Kilis)←→ Suriye
    * Akyaka ←→ Ermenistan

214  Eğitim & Öğretim / KPSS Ders Notları / paralar kod ;) : 13 Ağustos 2009, 12:34:58
arkadaşlar çoğumz ezberlemiştr artık ama ben yıne son dakıka paraları kendımce kodladım umarım işinize yarar
5-10 tl.halkın gördğu-göreceği en muhtemel paralar üstelık halk ordınaryus gorsun demışler 5e ord.aydın'ı
10tl ye ord.Cahıt arf (vagon-lı olayında protesto ederken öğrenci idi)
20tl.mımar kemalettın evımı 20lıra için mahvettın
yolda gderken 100tl bulduk şarkı söledık svınçten(ben sevnmem ama;))bestekar ıtrı
50tlsnı fakır komşu fatma hanıma verdık(babası mecelle>A.cevdet paşa)
200tl zaten yunus emre unutmak mumkun mu
215  Eğitim & Öğretim / KPSS Ders Notları / güncelde 3 te 3 tutturan kurs hocasından inciler : 13 Ağustos 2009, 12:34:20
1- nisan 2009 da nato güvenlik kpnseyi fransanın strasburg kentinde toplandı. bu toplantıda natoya en son arnavutluk ve hrvatistan üye oldu
2-nato genel sekterei danimarka eski başbakanı rasmussendir
3-ekim 2008 de türkiye bm güvenlik konseyinin geçici yeliğine seçildi (2009*2010)
4- unesco tarafından 2009 hacıbektaş- veli ve katip çelebi yılı ilan edildi.
5-G-8 genişletilmiş hali G-20 nisan 2009 da londra da toplandı. (bunu ösym bu yıl bir sınavda sordu)
6-kyoto 2012 de sona eriyor ve onun yerine bali konf. geçecek
7- kit e en son üye olan sırbistan
8-1 ocak 31 haziran 2009 ab dönem başkanı çek cumh
 1 temmuz 31 aralık isveç
9- şu anki baş müzakerecimiz Egemen bağış
10. 5. su forumu =ist
11-2010 avrupa kültür başkenti=ist
12 2. medeniyetler ittifakı=ist
                  türkiye ve ispanya eş başkan
13-28 0cak 1 şubat tarihleri arasında isviçrenin davos şehrinde dünya ekonomik forumu yapıldı. bu forumun yapıldığı zamanda belçikada da(belem şehrinde) dünya sosyal forumu düzenlendi
14-2008 de Rusyada 2009 da fransada türk yılı ikan edildi
15-2008de gürcistan ile rusyanın karşı karşıya gelmesine neden olan olay gürcülerin güney osyetyaya girmesi.
16-1 ocak 2009 da YTL deki Y harfi atıldı.
216  Eğitim & Öğretim / KPSS Ders Notları / çıkması muhtemel sorular : 13 Ağustos 2009, 12:33:24
Arkadaşlar bu başlıkta çıkması muhtemel olan konuları paylaşalım.
 
ben öğretmenlik görevinin mesleki rollerinin gelebileceğini düşünüyorum geçen sene etik standartlara uyum çıkmıştı bu senede diğer maddelerinden birisi gelebilir.
 
 
 
Öğretmenlik görevinin mesleki rolleri:
 
Mesleki Standartlara Uyum
Öğretmenin öğretim hizmetiniyerine getimede en üst düzeyde olmasını bununla birlikte bireysel ve sosyal ilişkilerinin niteliğini kapsar. Öğretmen etkili öğretme ve öğrenme süreçleri konusunda donanımlı olmalı.
 
Etik standartlara Uyum
İnsanlık onuruna saygı gösterme, öğrenme ve kişisel ilişkilerde eşitlik ilkesine uygun davranma gibi özelliklere sahip olma.
 
Kendine Yetme
Kişisel etkililik ve amaçlara ulaşma kapasitesidir. Öğretmen etkili öğretme öğrenme sürecini oluşturacağına ilişkin yeterliklerine inanmalıdır.
 
Analitik ve Yansıtmacı Stratejiler Geliştirme
Öğretmenler öğretme öğrenme süreçlerinde meydana g elen sorun durumlarında doğru kararları alabilmelidir. Etkinliklerin ve sonuçların eleştirisini ve değerlendirmesini yapabilmeli, gerektiğinde de değişimler yapabilmelidir.
 
Öğretilecek Konuda Üst  Düzey Yeterlik
Öğretmenler öğretecekleri ders konusunda üst düzey bilgi, beceri va anlayışa sahip olmalıdır.Öğretmen alanında uzman olmalıdır.
 
Üst Düzey Okur Yazarlık ve Matematik Bilgisi
Öğretmen öğrencileri için bir modeldir. Öğretmenin genel kültürü ve genel yetenek düzeyi yeterli olmalıdır.
 
217  Eğitim & Öğretim / KPSS Ders Notları / mehmet şahin güncel : 13 Ağustos 2009, 12:32:44
Türkiye’nin ilk Jeopark projesi Gökbel Vadisi Projesidir
Turquality dünyanın ilk ve tek devlet destekli markalaşma projesidir
Türkiye’nin petrol borsası Adana Ceyhan’da kurulacaktır
 Çocuk İşçiliğinin Sona Erdirilmesi Uluslararası Programı (IPEC) İLO tarafından desteklenmektedir
2008 yılını Türk yılı ilan eden devlet ise Rusyaydı.
Dünya Bankasının İnsan kaynaklarından sorumlu Başkan Yardımcılığına atanan ve 11 Mart 2008’de göreve başlayan Türk ekonomisti Hasan TULUY’du
r2009’da 5.Dünya Su Forumu toplantısı İstanbul’da geçekleştirildi. 6. ‘sı ise 2012’de Meksika’da yapılacaktır
TÜRKİYE son dönemlerinde en büyük gelişmeyi turizm alanında yaşamıştır.(Kongre Turizmi)
Dünya ekonomik krizi ABD’de konut sektöründe başladı (MORTGAGE)
218  Eğitim & Öğretim / KPSS Ders Notları / Norm : 13 Ağustos 2009, 12:32:04
Norm un tanımı:
Kural olarak benimsenmiş, yerleşmiş ilke veya kanuna uygun durum, düzgü
Yani gelenek görenek örf ve adetlerin toplum içinde kurallaşması.
bunlardan gözle görülebilenleri somut nom'u
sadece aklederek anlaşılabileni soyut norm'u oluşturur.
Örneğin: Kuran-ı Kerim okumak somut norm'a örnek teşkil ederken Allah Sevgisi Soyut Norm'a Örnek Teşkil eder.
 
Sayfa: 1 ... 9 10 [11]
Arsiv
Powered by SMF 1.1.8 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC
Bu Sayfa 0.25 Saniyede 20 Sorgu ile Oluşturuldu


DoguAkdeniz.Com
Sitemize üye olarak hizmetlerimizden en iyi şekilde yararlanabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.

kapat

Linkler: Girne Amerikan Üniversitesi | İstanbul Üniversitesi Forumu