Teşekkür: 0
Offline
Mesaj Sayısı: 618
|
Endüstri Devriminin Türkiye’ye Yankıları XVIII. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de ortaya çıkan ve kabaca tarıma ve zanaate dayalı bir sistemden sanayinin ve makine üretiminin egemen olduğu bir ekonomiye geçiş süreci olarak tanımlanabilen endüstri devrimi, zamanla tüm Avrupa ve Amerika kıtasına yayılmıştı. O devrin dünya düzeni, her ne kadar bugünkü kadar bir globalizasyonu içermese de endüstri devrimi etkilerini biraz gecikmeyle de olsa zamanın Osmanlı İmparatorluğu’nda göstermeye başlamıştı.
Ancak o günkü şartlarda , Osmanlı İmparatorluğu kapitülasyonlar nedeniyle diğer ülkelere aşırı derecede bağlıydı ve bağımsız karar alma imkanını kaybetmiş durumdaydı. Aynı zamanda sahip olduğu geniş toprakların bir sonucu olarak, bu ülkeler için büyük bir hammadde kaynağı ve pazar olması dolayısıyla verimli ve yeterli bir sanayileşme çabasına girişilmesi de mümkün değildi. Diğer taraftan, özellikle Osmanlı İmparatorluğu himayesindeki ülkelerin XIX. yüzyılda başlayan bağımsızlık mücadelelerinin de etkisiyle, gündemi ağırlıklı olarak savaşlar ve askeri konuların oluşturması sanayileşmeyi ikinci plana itiyordu. Gene de öncelikli olarak tekstil alanında bir sanayileşmeden söz etmek mümkündü. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nda sermaye birikiminin istenilen düzeye ulaşamamış olması yanında teknik bilgi ve becerinin de kısıtlı olması nedeniyle sanayileşme faaliyetleri devlet desteğiyle yapılmak zorunda kalınmıştı.
Osmanlı döneminde Saray’ın ve Ordu’nun ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik olarak kurulan ve özellikle dokuma ve deri sektöründe yoğunlaşan Feshane, Basmahane , Hereke ve Beykoz fabrikaları doğrudan doğruya birer kamu işletmesi olarak faaliyet göstermişlerdi.
Tarıma dayalı geleneksel toplum yapısında üretimler, evlerde el tezgahlarında yapılırken, endüstri devrimi, üretimi kitle halinde gerçekleştiren fabrikalara taşımıştı. Merkezileşen fabrikalar daha büyük miktarda malın, daha ucuza üretimini gerçekleştirmekteydi. Fabrikaların buhar gücüyle çalışan makineleri karşısında rekabet edemeyen lonca sistemi ve ev üretimi işlevsiz hale gelmişti. Bu sistemin usta ve kalfaları da kendi tezgahlarını bırakarak fabrikalarda nitelikli işçiler olarak çalışmaya başlamışlardı. Onların yanında hiçbir mesleki bilgisi olmayan ve tarımdan gelen köylüler de fabrikaların niteliksiz işçileri olmuşlardı. Yıllardan beri süregelen “Usta - Kalfa - Çırak” ilişkisi, belirli üretim alanlarında zarar görse de, gene de kısmen ayakta kalmayı başarmıştı.
Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasının ardından, uygulanan kapitülasyonların da kalkmasıyla geç de olsa ciddi bir sanayileşme sürecinin temelleri atıldı. Çünkü Türkiye, milli mücadele ile elde ettiği siyasi bağımsızlığı ekonomik alanda da gerçekleştirmek zorundaydı. Bu nedenle yıllardan beri bir tarım devleti olan Türkiye’nin endüstrileşmesi ve ihtiyacı olan endüstriyel ürünleri kendisinin üretmesi gerekmekteydi. 1925"de Türkiye ve Sanayi Maadin Bankası kuruldu. 1934"den itibaren beş yıllık endüstri planı tatbik edilmeye başlandı. Öncelikle var olan fabrikaların korunması amaçlandı. Ancak bu fabrikalarda var olan üretimin ihtiyaçları karşılamaması nedeniyle yeni fabrikaların açılması amaçlandı, bu aşamada öncelik dokuma, maden, selüloz, seramik ve kimya endüstrilerine verildi.
Genel olarak bakıldığında, endüstri devriminin başlangıcından itibaren endüstriyel keşiflerde bulunmayan ve teknolojiyi transfer etmeyi seçen bir yönetim tarzına sahip olduğu için hem Osmanlı İmparatorluğu hem de Cumhuriyet Türkiyesi’nde “gerçek büyük devlet” olma yolunda önemli eksiklikler yaşanmış ve çoğu zaman dışa bağımlı bir yapı sürdürülmüştür. Bunun sonucu olarak hem teknik hem de yönetsel konularda bir altyapının oluşamaması nedeniyle, uygulanmaya çalışılan sistemler yeterli etkinliğe ulaşamamıştır.
Örneğin, özellikle cumhuriyet dönemindeki sanayileşme hamlesinin gerçekleşmesi ile birlikte, küçük işletmeler olarak nitelendirilen atölyeler, emek yoğun sistemlerinin bir sonucu olan yüksek maliyetler nedeniyle piyasayla rekabeti sağlayamamaları nedeniyle varlıklarını sürdürmekte zorlanmışlar ve çoğu ortadan kaybolmuştur. Bu aşamada gereken büyümenin ve teknolojinin sağlanamaması, aynı zamanda sadece tecrübeye dayalı bir işletme sisteminin uygulanması ve profesyonel yönetim kavramına geçilememesi, bu negatif sona ulaşmayı hızlandırmıştır. Günümüz şartlarında da çağdaş yönetim düşüncesinin uygulanması ve özellikle AR-GE faaliyetlerine öncelik verilmesi, bu sayede süregelen endüstriyel gelişnmelere ayak uydurulması, tarım ülkesi olmanın yanında endüstrinin de desteklenmesi bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.
|